28 Aralık 2011

Ah Benim Rus Fenomenim


 Bir varmış, bir yokmuş. Evvel zaman içinde, kalbur saman içinde, develer tellal iken, horozlar imam iken, annem kaşıkta, babam beşikte iken Wimbledon tenis turnuvasında üstündeki beyaz kıyafetleriyle tenis oynayan ve rakiplerini teker teker eleyiveren dünya güzeli bir Rus kızı varmış. Adı da Maria Sharapova'ymış. Kız, çok güzel olduğu gibi bir o kadar da karizmatikmiş. Karşısında hiç kimse duramazmış. O tatlı dili, güler yüzü inanın ki yürek hoplatıyormuş. Öyle ki tenisten bihaber olan veya tenis geçmişi çok olmayan insanları bile bir anda ekranlara kitlemeyi başarmış. Gazetelerde kendisinin güzelliği üzerine bir sürü yazı dönüyorken o da izleyenlerin başını güzelliğiyle döndürüyormuş ve bir yandan da şampiyonluğa yürüyormuş. Büyük gün gelmiş çatmış ve hem çok güzel hem de çok karizmatik olan bu Rus kızı 17 yaşında Wimbledon şampiyonu olmuş.

 O zamanlar ilkokulu yeni bitiren bir çocukta tenis, bu Rus kızın miladıyla bir tutkuya dönüşmüş. Tenis, artık sadece ataride oynadığı bir oyundan veya ara sıra izlediği maçlardan ibaret değilmiş. İçinden kendi kendine ''Acaba Sharapova'nın bir dahaki turnuvası ne zamana ?'' , ''Sharapova'nın bir sonraki maçı televizyondan yayınlanacak mı ?'' diye sormuş durmuş. Gazetelerde Sharapova adının geçtiği her haberi büyük bir ilgiyle okumaya, hatta bu haberleri kesip biriktirmeye başlamış. Süper Mario'dan daha çok oynadığı atarideki o efsane tenis oyununda bile kazandığı puanlardan sonra artık ''Agassi!'' diye değil, ''Sharapova!'' diye seviniyormuş. İnternet kullanmaya başladıktan sonra da fotoğraf koleksiyonu yapmaya başlamış.

 Güzel prensesin yolu 2007'de İstanbul'a ilk kez düşmüş ve turnuvayı yayınlayan kanalın spikeri onu ''Rus fenomen Maria Sharapova'' şeklinde anons etmiş. O çocuk, bu tabire bayılmış ve artık o da Maria Sharapova'ya Rus fenomen demeye başlamış. Rus fenomen, o yıl isteneni pek verememiş gerçi; ama 2008'in ilk grand slam turnuvası olan Avustralya Açık'ta izleyenleri adeta mest etmiş. Elena Dementieva, Lindsay Davenport, Justine Henin, Jelena Jankovic ve Ana Ivanovic gibi isimleri set bile vermeden yenerek şampiyon olmuş. Yine üstünde beyaz elbiseleri varmış. Kupa seramonisinde yüzünden gülücükler eksik olmamış.

 Ya sonra ? Sonrasında Rus fenomen, aynı yılın temmuz ayında omzundan sakatlandı ve hayranları dört yıldır kendisinden bir grand slam şampiyonluğu bekliyor. O şampiyonluğa bu yıl iki kez yaklaşıldı aslında; lakin mutlu son bu yıla nasip olmadı. Sakatlıktan sonraki yaklaşık on aylık bekleyişi ve umutların yavaş yavaş tükenmeye başladığı o kabus günleri düşündüğümüz zaman bu duruma yatıp kalkıp dua etmek gerekebilir belki; ama Rus fenomenin maç kaybetme konusunda bile bile lades ekolü olmaya başlaması, onu, benim gibi, çıktığı ilk yıldan beri takip eden hayranlarını çok ama çok üzüyor. Zira onun yapabilecekleri bunlardan ibaret değil, çok daha fazlası. Bunu da tenisi yakından takip eden herkes biliyor.

 Peki bu potansiyel, neden arzu edilen somut başarılara dönüşemiyor ? Cevabı basit. Çünkü Rus fenomen, eskisi gibi oynamıyor ya da oynayamıyor. Omuz sakatlığından sonra kortta eskisi gibi iyi hareket edemiyor ve eski gücünde değil; ama buna rağmen agresif oyununu sürdürmeye çalışıyor. Bu da aceleciliğe ve dolayısıyla da geçmişe oranla daha fazla basit hataya ve daha az puan vuruşuna sebebiyet veriyor. Servisindeki eski etkileyiciliğini kaybetmesiyse her maç rakibe fazladan sunulan servis kırma puanları ve maç ilerledikçe artmaya başlayan çift hatalar olarak geri dönüyor.

 Hâl böyleyken eskiden hele ki formundaysa çok büyük bir tutkuyla izlediğimiz Rus fenomenin maçları, artık hayranları nezdinde işkenceden farksız bir vaziyete büründü. En farklı kazandığı maçlar bile artık büyük bir tedirginlikle izleniyor; çünkü tenisi iyi bilen biri gidişatın her an tersine dönebileceğinin farkında. Bu yıl Roland Garros'ta 4. turda oynadığı Agnieszka Radwanska maçını gözümüzün önüne getirelim ki zaten o maç, Rus fenomenin tenise döndükten sonraki genel halet-i ruhiyesinin en bariz göstergelerinden biriydi. Ha kazanacak ha kaybedecek derken iki sette biten maçın sonundaki istatistiklerde 47 puan vuruşuna karşılık 44 basit hata yazıyordu ki bu istatistiklerle oynayan biri büyük ihtimalle maçı kaybeder, kaybetmese bile en az bir seti rakibine teslim eder. Bunun haricinde Jankovic karşısında rahat kazanması gereken Cincinnati finalini ani bir mental çöküş nedeniyle kaybetme noktasına getirmesi ve Amerika Açık'taki Pennetta maçına kadar oynadığı tüm üç setlik maçlardan galibiyetle ayrılması gibi hikayesi yazılabilecek diğer birçok maç, söz konusu durumun korttaki diğer tezahürleri.

 Her şeye rağmen bu sezon diğer birçok oyuncuya nazaran farklı bir statüde olduğunu sezon geneline yaydığı başarılı performans ve kazandığı iki önemli turnuvayla ortaya koyan ve Wimbledon'da finale yükselerek tenisin zirvesine geri dönen Rus fenomenden olimpiyatların da olduğu önümüzdeki sezon için beklentiler yine büyük olacak. Herkes, geride bıraktığımız sezondaki performansının ardından kendisinden gelecek sezon için daha umutlu. Rus fenomenin grand slam kazanarak gerçek geri dönüşüne imza atıp atamayacağını ya da başka bir deyişle kendi çıkmazında boğulmaya devam edip etmeyeceğini ise elbette zaman gösterecek; ama gönül, onun özlenen başarılara bir an evvel ulaşmasından yana.

Hiç yorum yok: