13 Haziran 2012

La Belle Maria


 2008 yılının ağustosundaki Rogers Kupası'yla başlıyordu her şey. İlk tur maçını üç sette kazanan Sharapova'nın sağ omzu artık iflas etmiş, Rus yıldızın ağlamaklı hâliyse adeta yaşanacak büyük felaketin tellallığını yapıyordu. Olimpiyatlar ve Amerika Açık'tan çekiliyor derken Masha sezonu da kapatıyor, dönüşünü ise yeni yılın ilk ayına erteliyordu. Ancak evdeki hesap yine çarşıya uymayacaktı. Ocak, şubat, mart... Günler, haftalar, aylar geçiyor; fakat Maria kortlara dönemiyordu. Rus fenomenin iflah olmaz hayranları ise artık ümidi kesme noktasına gelmiş, Levent Yüksel'in ''Sultanım'' şarkısı eşliğinde tüm haber sitelerinde destekledikleri oyuncunun kortlara döneceğine dair ufak bir ipucu arar hâle gelmişti. Fakat müjdeli haber, büyük şampiyonun tenisten ayrı kaldığı dönemde günlük hayattaki aktivitelerini sürekli paylaşarak her defasında sevenlerini hayal kırıklığına uğrattığı resmi sitesinden duyurulacaktı: Maria Sharapova, Varşova Açık'a katılarak en çok yakıştığı yere geri dönecekti.

 On aylık vedaya sebep olan sakatlığın yarattığı enkaz, ilk turnuvadan itibaren uzun bir süre boyunca etkisini gösterecekti. Fakat dünya sıralamasında 126. sıraya kadar gerilemiş tenis fenomeni, tenisin sadece forehand ya da backhand ile oynanan bir oyun olmadığını dönüşünden sonra katıldığı ikinci turnuva olan Roland Garros'ta gösterecek, her maç adeta bir seti hediye ettiği rakiplerini üç setlik maçlarla dize getirip çeyrek finale yükselecekti. İşin acı kısmı, aldığı bu neticeye iki yıl boyunca hiçbir Grand Slam turnuvasında bir daha ulaşamayacak olmasıydı. Buna rağmen sezonun son bölümünde Tokyo gibi prestijli bir turnuvayı müzesine götürerek yarısını pas geçtiği 2009 yılını da kupa kazanarak tamamlayacaktı.

 Evet, oyunu eskisinin çok çok uzağındaydı. Özellikle de servisleri, tenis dünyasında yeni yeni emeklemeye başladığı dönemlerde sürekli mukayese edildiği Anna Kournikova'nınkinden farksızdı. Her maç çift hata hanesi iki basamaklı sayılardan oluşuyor, buna bir de düzinelerce basit hata eklendiğinde önemli bir galibiyet almak mucizelere kalıyordu. Fakat tenis fenomeni, o hâliyle bile şu an kadınlar tenisinde yer alan ve benim diyen birçok oyuncudan daha başarılı sonuçlar alıyordu; çünkü birçoğunda olmayan şampiyon ruhu, iş ahlakı ve kazanma hırsı kendisinde fazlasıyla mevcuttu.

 2010 sezonu ise kelimenin tam anlamıyla bir hayal kırıklığı olacaktı Maria Sharapova için. Rod Laver Arena'daki ilk tur maçında vatandaşı, yakın arkadaşı ve aynı zamanda adaşı olan Kirilenko'ya final setiyle mağlup olacak ve karizmayı ciddi anlamda çizdirecekti. Daha da kötüsü olabilecek en kötü başlangıcı yaptığı sezonda Rus yıldız, bir türlü ritme giremeyecek ve iyi oynamaya başladığı zamanlarda da şanssız mağlubiyetler alacaktı. Bunların ilki, Fransa Açık üçüncü turunda o yıl tenise geri dönen bir başka büyük şampiyon Justine Henin'a final setinde 2-0, 40-0 öndeyken yenildiği mücadeleydi. Wimbledon dördüncü turunda daha sonra şampiyonluğa ulaşacak Serena Williams'a karşı o yılki en iyi tenislerinden birini oynayan Sharapova, açılış setinde iki set puanı kaçırdığı maçı yitirecek, Cincinnati finalinde ise Kim Clijsters önünde ikinci sette yakaladığı şampiyonluk puanlarını heba ederek ikinciliğe razı olacaktı. Amerika Açık'ta da son on altıda Caroline Wozniacki'ye elenen Maria, Asya'daki turnuvalarda da hiçbir varlık gösteremeyecekti. Sezon bittiğinde elde avuçta Memphis ve Strasbourg gibi düşük profilli turnuvalarda elde edilmiş iki şampiyonluktan başka bir şey yoktu.

 Thomas Hogstedt ile Yeniden Yükseliş

 Tenisin güzel yüzü, yeni sezon öncesi daha erken alınması gereken radikal bir karar almış ve İsveçli Thomas Hogstedt'i yeni koçu olarak açıklamıştı. Değişim faydalarını kısa sürede vermeye başladı ve Sharapova, büyük turnuvalarda çok daha istikrarlı sonuçlar almaya başladı. Indian Wells'te yarı final, Miami'de de final gören tenis fenomeni, Roma'da kariyerinin toprak korttaki ilk büyük şampiyonluğuna ulaşınca Paris'te koleksiyonun tamamlanıp tamamlanamayacağı konuşulmaya başlanmıştı. İki yıldır Grand Slamlerde çeyrek final göremeyen Maria, bu sefer yarı finale yükseliyor; fakat Na Li'nin geri çizgideki duvar gibi oyununa çare üretemeyerek amacına ulaşamıyordu. Wimbledon'da da finale kadar set vermeden gelen Sharapova, bu sefer de Petra Kvitova'nın güçlü vuruşlarından nasibini alıyor ve 2004'te tarih yazdığı kortta Venus Rosewater Dish'e bu kez uzaktan bakmakla yetiniyordu.

 Asya kıtasındaki turnuvaların oynandığı sırada Maria'nın klasman liderliği ihtimali belirmişti. Oldukça formsuz görünen Caroline Wozniacki'nin koruması gereken iki önemli şampiyonluk bulunurken Sharapova, bu turnuvalara bir önceki yıl çok erken veda etmişti. Ne var ki Tokyo'daki turnuvada tenisin zirvesinde yenildiği Petra Kvitova karşısında ayak bileğini burkan Rus yıldız için bu hayal de başka bir bahara erteleniyordu. Fakat işin daha da üzücü olan tarafı, İstanbul'daki Sezon Sonu Şampiyonası'nda yaşanacaklardı. İlk iki maçı set dahi alamadan kaybeden Maria, turnuvadan çekildiğini açıklayacak ve daha önce de olduğu gibi bir kısım medyayı ''uyuz'' edecekti. İstanbul'a günler öncesinden gelen Sharapova hakkında bir tane dişe dokunur haber yazamayan Türk basını, eşine benzerine ancak Zaytung'da rastlayabileceğiniz komiklikte ve saçmalıkta bir haber uydurarak bunun hıncını kendi çapında çıkarmaya çalışacaktı. Akıl melekelerini tamamı ile yitirmemiş insanların başlıktan itibaren saçmalık olduğunu rahatlıkla idrak edebileceği bu haberin de alıcıları maalesef olacaktı ve oldu da. Fakat Masha spekülasyonlara cevap dahi vermeyecek, üstelik haftalar sonra Rus yıldızın düğününü İstanbul Boğazı'nda yapacağı haberleri gururla yazılmaya başlanacaktı.

 Olimpik bir yıl olan 2012 ise arka arkaya kaybedilen finallerle başladı. Avustralya Açık, Indian Wells ve Miami'de aynı sezon içinde final oynayan ender isimlerden biri olmayı başaran Sharapova, bu finallerin tamamını kaybeden tek isim olarak da sevimsiz bir istatistiğe imza atacaktı. Avustralya Açık finalinde Azarenka'ya karşı alınan 6-3 / 6-0'lık acı mağlubiyet, hem 1 numaranın hem de büyük turnuva zaferinin kaçması demekti. Ama Tanrı, sanki bu iki büyük başarının daha anlamlı bir başka büyük zaferle taçlanmasını istiyor ve bunca yaralayıcı sonuca rağmen en güzel peri masalı filmini bizlere izlettirmek istiyordu.

 Sakatlık öncesi kariyerinde kendisini toprak kortta oynarken buz üstüneki inek gibi hissettiğini belirten Masha, aynı zeminde bu kez Evgeny Plushenko'ya dönüşecek ve adeta yeniden doğacaktı. Stuttgart'ta Azarenka'dan rövanşı alan Masha, Roma'da da Na Li'yi 6-4 / 4-0 geriden geldiği maçta bir de şampiyonluk puanı çevirip devirecek ve unvanını koruyacaktı. Sharapova, artık Paris'te hiç olmadığı kadar favoriydi ve daha ilk turlardan itibaren mutlu sonun ipuçları gelmeye başlıyordu. İlk üç turda rakiplerine sadece beş oyun bırakan Rus fenomen, en zorlu sınavını dördüncü turda Zakopalova karşısında veriyor; fakat bir önceki yıl yaptığı hatayı yapmayarak üç set sonunda rakibinin üstesinden geliyordu. Kanepi'yi de zorlanmadan geçen Maria'nın önünde kupa yolunda belki de tek büyük engel olarak Petra Kvitova kalmıştı. Bu sezon oynadıkları maçlarda Çek rakibi karşısında hep iyi servis atan Masha, yine aynı tarifeyi uygulayarak galip geliyor ve adını finale yazdırıyordu. Son iki yılda bir kez şampiyon olan bir kez de finalde yenilen Francesca Schiavone'nin izinden giden Sara Errani'nin finale gelene kadarki oyunu Sharapova'ya sökmüyor ve 6-3 / 6-2'lik setlerle maçı kazanan Sharapova, hem koleksiyonunu tamamlıyor hem de 126 numara olarak döndüğü teniste yeniden 1 numaraya yükselmenin sevincini ve haklı gururunu yaşıyordu.

 17 yaşındayken kazandığı Wimbledon tabağına oyuncağına yeniden kavuşmuş çocuk gibi sarılan Masha, Roland Garros'taki başarısıyla sporun çocuksu tarafını bir kez daha yaşatıyor ve kadınlar tenisinin son yıllarda kaybolmaya yüz tutmuş itibarını geri getiriyordu.

Hiç yorum yok: