30 Ağustos 2012

Tenis Emekçisi: Kim Clijsters


 ''O, kadınlar tenisindeki bütün oyuncuların takdir ettiği bir isimdir. Onun hakkında kötü konuşan tek bir meslektaşına dahi rastlamanız mümkün değildir.''

 Tenisin yaşayan efsanesi Martina Navratilova, dün aktif tenis yaşamına nokta koyan Kim Clijsters'ı bu şekilde tasvir ederken yalnızca herkese örnek teşkil edebilecek nitelikteki tenis kortlarının görüp görebileceği en mütevazı şampiyon karakterini tanımlamakla kalmıyor, aynı zamanda ona bundan sonra duyulacak özlemin ve taraflı ve yahut tarafsız her gerçek tenisseverin kendisine duyduğu saygı ve sevginin esbabımucibesini ortaya koyuyordu.

 Güler yüzlü bir tenis emekçisiydi Kim Clijsters ve her gerçek emekçi gibi o da tenis kariyeri boyunca büyük bir mücadele verdi. Onu diğer birçoklarından ayıran temel özelliği ise bu mücadeleyi verirken her daim alçakgönüllü kalmayı başarabilmesiydi pek tabii ki de.

 Futbol literatüründeki ''Üç puanlık sistemde her şey mümkündür.'' mottosunun kadınlar tenisindeki ilk temsilcisiydi Kimmy. 2003 yılında 1 numaraya yükselen ilk Belçikalı olduğunda tarih onu Grand Slam kazanamadan tahta çıkan ilk tenis melikesi olarak da yazacaktı; fakat kendisinden sonra aynı başarıya nail olanlarla onun arasında ciddi bir fark vardı: Eğer Clijsters Ivan Lendl ise Jankovic, Safina ve Wozniacki üçlüsü olsa olsa Marcelo Rios olabilirlerdi.

 Kusursuz bir teknik ve bitmek bilmez bir azimle harmanlanmış geri çizgi oyunu ile 18 yaşında bir Grand Slam finali görebilecek düzeydeki yeteneği sayesinde diğer üçü gibi saçma sapan bir tartışmadan ileri gelen hunharca eleştirilerin arasında kaybolup gitmedi Clijsters. 2001'deki o finali ilk seti 6-1 kazanmasına rağmen kaybettiğinde daha önünde uzun yılların olduğu gerçeği ilk bakışta kabul edilebilir bir teselli cümlesi gibi duruyordu; lâkin gelin görün ki o final şanssızlığını yenmek Belçikalı tenis emekçisi için göründüğü kadar kolay olmadı.

 2003'te Fransa Açık'ta yeniden finale çıktığında bu kez karşısında çok tanıdık bir isim vardı: Justine Henin. Belçika tenis projesinin en önemli iki ismi olarak daha çocukluktan itibaren aynı kortlarda ter döken ikili arasında büyük bir rekabet söz konusuydu. Kadınlar tenisinin gördüğü en muhteşem sanatçılardan olan Henin, o günkü finali kazandığında ülkesine de tarihindeki ilk Grand Slam şampiyonluğunu getiriyor ve çocukluk arkadaşı olan Kim'e bu alanda büyük bir çalım atıyordu.

 Aynı yılın Amerika Açık finalinde yine Juju'ya boyun eğen Clijsters, ertesi sezonun ilk büyük turnuvasındaki şampiyonluk maçını da vatandaşına karşı final setiyle yitirince üstündeki baskı giderek artıyordu. Zira çıktığı dört Grand Slam finalinde de ikincilik tepsisiyle yetinmiş, üstelik bu yenilgilerin üçü vatandaşının elinden gelmişti. Tenis tarihi, daha başarılı olan vatandaşının gölgesinde kalmış nice yetenekli raketle doluydu; fakat Kim'in hedefi kesinlikle bu kervandaki yerini almak olmamalıydı.

 Şeytanın bacağının kırıldığı yer ise Flushing Meadows'taki Amerika Açık kortlarından başkası değildi. 2005 yılındaki finalde Mary Pierce'ı adeta korttan silerek yendiği şampiyonluk maçı, makus talihinin kırıldığı an olmakla birlikte yepyeni bir serinin de başlangıcıydı. Ne var ki serinin devamını görebilmek için dört yıllık bir bekleyiş gerekiyordu. Zira 2006 Amerika Açık'ı sakatlığı sebebiyle pas geçen Kimmy, 2007 mayısında henüz 23 yaşındayken tenisi bıraktığını açıklayacak ve sebep olarak da aile kadını olup profesyonel basketbolcu olan eşi Brian Lynch ile vakit geçirmek istemesini gösterecekti.

 2009'daki geri dönüşündeyse bir değil birçok tarihi bir arada yazıyordu Flaman kızı. Dönüşünden sonra katıldığı henüz üçüncü turnuva olan sezonun son Grand Slam'ini, finalde, kısıtlı kapasitesi ile yalnızca kazanmaya dayalı, aşırı defansif ve tenis fukarası bir oyun oynayarak Rafael Nadal'ın ilk çıkış yaptığı yıllardaki görüntüsüne bile rahmet okutan Caroline Wozniacki'yi yenerek kazandığında sadece özel davetle katıldığı bir Grand Slam'i kazanan ilk kadın tenisçi olmuyor, aynı zamanda o zamana kadar son birkaç yıl içerisinde izlediğimiz mücadelenin ne kadar kalite yoksunu olduğunu oynadığı muhteşem tenisle ağızlara bir kaşık değil, bir kavanoz bal çalarak da olsa acı bir şekilde yüzümüze vuruyordu.

 Bir sonraki yıl son şampiyon olarak geldiği kortlarda yine finale yükselen ve bu sefer de sahip olduğu büyük zihinsel zaaflar sebebiyle böylesine önemli maçlarda adeta kendisini imha eden Vera Zvonareva'ya yalnızca üç oyun bırakarak unvanını koruyan Clijsters için yeni bir itiraz başlamıştı: Üç majör turnuva kazanmıştı ve hepsinin de rengi aynıydı. Kalan üç büyük turnuvada neden henüz bir zaferi yoktu ?

 Bu itiraza gerekli cevap, ertesi yılın ilk büyük organizasyonu olan Avustralya Açık'ta veriliyordu. Finale kadar set kaybetmeden gelen Clijsters, şampiyonluk maçında ise üç hafta evvel kendisi adına sinir krizine dönüşen maçta yenildiği Na Li'yi final seti sonucunda yenerek uzak kıtada zafere ulaşıyordu ve kariyerine bir de Avustralya Açık kupası ekliyordu. Sezonun devamında 1 haftalığına da olsa klasmanda zirveye yükselen Kimmy, geri dönüşündeki son parçayı da tamamlamış oluyordu.

 Dün Amerika Açık kortlarındaki 22 maçlık yenilmezlik serisini İngilizlerin çiçeği burnunda yeteneği Laura Robson karşısında kaybeden Belçikalı yıldız, jübilesini yaparak tenis kortlarına veda etti. Arkasında ise muhteşem bir kariyer ile tenisçi olmak isteyen her küçük kıza örnek teşkil etmesi gereken büyük bir sporculuk öyküsü bıraktı.

Hiç yorum yok: