28 Aralık 2012

Safin Bizi Diskoya Götür !


 Hiç kuşku yok ki eğer Dinara Safina’ya ağabeyindeki yetenekler bahşedilmiş olsaydı kendisi uzun yıllar boyunca kadınlar tenisinin elit raketleri arasında yer alırdı. Bununla birlikte su götürmez bir gerçek daha var ki o da şu: Eğer Marat Safin’de de kız kardeşindeki azim olsaydı şu an Safin’i kullanılamaz hâle getirdiği 1055 raketle değil de tenis tarihinin en büyükleri arasındaki yeriyle anıyor olurduk.

 Aynı fabrikanın iki mahsulüydü Marat Safin ve Dinara Safina. İkisi de dünya sıralamasında 1 numaraya kadar yükselerek tenis dünyasında buna muvaffak olan ilk ve tek ağabey-kız kardeş tandemini oluşturdular. Fakat bir önceki paragrafta bahsettiğimiz o ironik farklılık, ikisinin de kariyerlerinde bir şeylerin hep eksik kalmasına sebebiyet verdi. Safina, haftalarca kadınlar turunun zirvesinde yer almasına karşın Grand Slam kazanabilme şerefine üç denemesinde de nail olamazken Safin ise bugün yeteneğine ihanet edenler başlığı altında incelenmesi gereken örneklerin başını çekiyor.

 Marat Safin, 27 Ocak 1980’de tenis antrenörü bir anne ile tenis kulübü işleten bir babanın ilk göz ağrısı olarak dünyaya geldiğinde zaten kaderi çoktan çizilmiş bir çocuktu. Babasının işlettiği tenis kulübünde Elena Dementieva ve Anastasia Myskina gibi ileride kadınlar tenisindeki Rus devrimini başlatacak isimlerle birlikte tenise başlayan Marat, daha sonra ülkesi Rusya’daki yetersizlikler nedeniyle İspanya’ya gidecek ve burada kendisini hızlı bir şekilde geliştirecekti. Sene 1997’ye geldiğindeyse Safin, artık profesyonel bir raket işçisiydi.

 Profesyonelliğe geçişinin hemen ertesi yılında gösterdiği performansla Atp tarafından yılın yeni geleni ödülüne layık görülen Safin, 2000 yılında o zamana kadar tarihin gördüğü en büyük tenisçi olan Pete Sampras’ı set bile vermeden yenerek Amerika Açık’ı kazandığında ise tarihte bu turnuvayı kazanan ilk Rus tenisçiydi. O yıl 1 numaraya kadar yükselen Rus yıldızın bundan sonraki kariyeriyse beklenenin aksine istikrarsızlıklarla dolu olacaktı. En verimli olması gereken zamanlarda sakatlıklarla boğuşan Marat, 2002 ve 2004’te finalde kaybettiği Avustralya Açık’ı 2005’te yarı finalde Roger Federer’i maç puanı çevirerek elediği efsanevi maçın ardından kazanacak ve bu, kendisine kupa getiren son başarısı olacaktı. Üç yıl boyunca hiçbir büyük turnuvada çeyrek final bile göremeyen Safin’in çim zeminde düzenlenmesi hasebiyle arasının pek de iyi olmadığı Wimbledon’da kariyerini bitirmenin arefesindeyken yarı final oynaması ise atlanmaması gereken başka bir detaydı.

 Üç yıl önce aktif tenis hayatına nokta koyan Safin, teniste başarılı olmak isteyen gençlere belki çok iyi bir örnek olamadı kariyeri boyunca. Çünkü o tenisi, Wimbledon’da Federer ile oynadığı yarı finalde tenis tarihinin en kötü itiraz hakkını kullanıp kortu kahkahaya boğarken, Roland Garros’ta kazandığı müthiş bir puan sonrası anlamsız bir şekilde şortunu indirirken ya da yine Roland Garros’ta kazanmaya yakın olduğu bir maç sırasında Dünya Kupası vesilesiyle tribünleri dolduran Brezilyalı futbolcuları selamlarken- ki o mücadeleyi kaybetti- ne kadar önemsediyse kariyeri boyunca da o kadar önemsedi. Kazanılacak hiçbir başarı onun için insanlıktan daha önemli değildi. Bu yüzden de adil oyunun ve centilmenliğin tenis kıyafeti giymiş hâliydi Safin. Onu başarı anlamında belki de kötü örnek yapan bu nokta, aslında onu karakter olarak en örnek alınması gereken tenisçi yapan noktaydı.

 “Ben kendimle savaşmıyorum. Ben olduğum gibiyim. Su aygırının hikayesini bilir misiniz ? Bir gün su aygırı, kendisini zebra gibi boyamış ve maymunun yanına gidip ona demiş ki “Dinle, ben su aygırı değilim.“ Fakat maymunun cevabı şu olmuş: “Kendine bir bak. Zebra gibi boyanmışsın ama hâlâ bir su aygırısın.” Ardından su aygırı, papağan olmak istemiş ve kendisini papağan gibi boyamış. Sonra da yeniden maymunu görmeye gitmiş fakat aldığı yanıt değişmemiş: “Üzgünüm ama hâlâ bir su aygırısın.“ Hikayenin sonunda su aygırı son kez maymunun yanına gittiğinde ise şunu söylemiş: “Su aygırı olmaktan mutluyum. Çünkü bu, benim gerçek kimliğim.“ Bu hikayeden hareketle ben de olduğum gibi davranmak zorundayım.” 

 Terkidiyarının üzerinden henüz üç yıl geçti belki ama yanlışlıkla kafasına top attığı file hakemini öpüp ondan özür dileyen bu güzel adamı her geçen gün daha çok arıyor bu gözler.

Hiç yorum yok: