2 Mayıs 2026

Bozuk Düzenin Yeni Meyvesi: Tenisçi Göçleri

 Türkiye, Melisa Ercan'ın ardından Avustralya'ya bir tenisçi daha kaptırdı. 16 yaşındaki junior oyuncusu Mustafa Ege Şık, Uluslararası Tenis Federasyonu ITF'nin internet sitesindeki profilinde yer alan bilgilere göre Avustralya vatandaşlığına geçmiş durumda. Kariyerini bir yıldan daha uzun bir süredir Tennis Australia himayesi altında sürdüren genç tenisçinin böyle bir karar vermiş olması elbette şaşırtıcı değil.

 Bir tenisçinin vatandaşlık değiştirmesi, gittiği ülkede mutlaka büyük bir yıldıza dönüşeceği manasına gelmiyor. Nitekim Melisa Ercan, Avustralya adına yarışmaya başladığından bu yana kendisinden beklenen sıçramayı bir türlü gerçekleştiremedi. Bununla birlikte küçük yaşlardaki Türk tenisçilerin çareyi yurt dışında aramaları ülkemizdeki düzenin bozukluğuna dair çok şey söylüyor.

 12 Eylül 1980'deki faşist darbe ve ardından gelen Turgut Özal hükümetleri Türk ekonomisini piyasa mekanizmasının insafına terk etti. Mevcut AKP iktidarıyla şahikasına eren bu neoliberal sömürü düzeni ülkede sosyal devlet anlayışına dair ne varsa budadı. Söz konusu yıkımdan en çok etkilenen alanlardan biri de spor oldu.

 Bugün Türkiye'deki spor federasyonları, ellerindeki mali kaynakları kamu yararını önceleyen projeler yerine ranta akıtıyor. Bünyelerindeki sporculara ne maddi destek ne de kaliteli bir eğitim verebiliyor. Tüm bunlara rağmen başarıyı yakalayabilen sporcular ise iktidar tarafından siyasi propaganda malzemesi olarak kullanılıyor. Ülkeyi yönetenler, gelişimine hiçbir katkı sunmadıkları sporculardan siyasi rant devşirmekte beis görmüyor.

 Velhasıl Türkiye, kendi tenisçilerine Zeynep Sönmez gibi her türlü engeli aşabilecek kapasiteye sahip olmadıkları takdirde iyi bir gelecek sunmuyor. Tenisçi göçlerinden rahatsızlık duyanların hamasi nutuklar atmak yerine bu durumun değişmesi için çabalaması gerekiyor.

21 Nisan 2026

Tenisçi Öğüten Ebeveynler

 Ebeveyn zorbalığı, bir çocuğun başına gelebilecek en büyük felaket. Baskıcı ve aşırı kontrolcü bir tutuma sahip olan anne-babalar çocuklarına hayatı zehir edebiliyor. Bu durumun en net gözlemlenebildiği alanlardan biri de tenis dünyası.

 Ailesi tarafından mağdur edilen tenisçiler dendiğinde akla gelen ilk isim Mary Pierce. Eski Fransız tenisçi, kötü geçen antrenmanlar ve kaybettiği maçlar sonrası babası Jim'den fiziksel şiddet gördüğünü Sports Illustrated dergisine verdiği bir röportajda itiraf etmişti. Bu itiraf, Jim'in nasıl bir arıza olduğunu bilen tenis kamuoyu için hiç de şaşırtıcı değildi.

 Bir junior maçı esnasında kızına "O sürtüğü öldür." diye bağıracak kadar aklını kaçırmış olan Jim benzer bir taşkınlığa 1993 yılındaki Roland Garros'ta da imza atınca çok ağır bir bedel ödemek zorunda kaldı. Kadınlar Tenis Birliği WTA, korttan yaka paça çıkarılan Jim'i yıl sonuna kadarki bütün turnuvalardan men etti. Fakat kendisine asıl cezayı bizzat kızı kesecekti.

 Pierce, Roland Garros'taki skandalın ardından babasıyla olan bağını tamamen kopardı. Uzaklaştırma talebiyle mahkemeye başvuran başarılı tenisçi, babasının olası çılgınlıklarından sakınmak için korumalarla gezmeye başladı. İkilinin barışması ise ancak yedi yıl sonra mümkün olabildi.

 Pierce, babasının fiziksel istismarına uğrayan tek kadın tenisçi değil. Aynı kötülüğe Jelena Dokic ve Mirjana Lucic de maruz kalmıştı. Jennifer Capriati ve Steffi Graf ise baba kahrını daha farklı şekillerde çekmişlerdi.

 Diyeceğim odur ki tenisçi ebeveynleri, çocukların da özgür bireyler olduklarını unutmamalı ve kişisel hırslarını onlar üzerinden tatmin etme yoluna gitmemeli. Aksi hâlde ellerine geçecek tek şey, ileride çocukları tarafından nefretle anılmak olur.

31 Mart 2026

Tenisçiler Sakat Numarası Mı Yapıyor?

 Skor tabelasında gerideyken sakatlık gerekçesiyle sağlık molası kullanan tenisçiler bir kısım izleyici tarafından daima sportif ahlaksızlıkla suçlanır. Bu ezberci yaklaşıma göre kortta gördükleri tedavinin ardından performansı yükselen tenisçiler mutlaka sakat numarası yapmış ve rakiplerinin ritmini bozmak için mola almışlardır. Tedaviye rağmen maça devam edemeyenlerse yenileceklerini anlamış ve hezimetten kaçmışlardır.

 İstisnaları bir kenara bırakırsak tenisçiler, diğer tüm profesyonel sporcular gibi son derece rekabetçi insanlardır. Bu durumun doğal sonucu olarak sakatlık hâlinde bile yarışabilmenin yollarını ararlar. Dolayısıyla bir tenisçinin yenilgiyi kabul etmesi veya ağır bir skordan korktuğu için maçtan çekilmesi komik bir varsayımdan öteye geçmez. Böylesi bir anlayışın profesyonel teniste yeri yoktur. Çıktığı maça devam edemeyen bir tenisçi, ya oynayamayacak hâle gelmiştir ya da sakatlığının ciddi boyutlara ulaşmasından çekinmiştir.

 Öte yandan bir tenisçinin sakatlık şikayeti varken maç oynamaya ve kazanmaya devam etmesi ona sahtekar damgası vurmak için yeterli değildir. Çünkü günümüz sporunda son derece yaygın olan ağrı kesici palyatif tedaviler, bazı durumlarda sakatlığa rağmen üst seviyede performans göstermeyi mümkün kılmaktadır.

 Teniste sağlık molası hakkını suistimal eden oyuncular elbette vardır. Fakat yenik durumdayken korta fizyoterapist çağıran her tenisçiyi hilekar olarak yaftalamak abesle iştigaldir. Bu tip yorumlar genellikle taraftarlık güdüsüyle yapılır.

 Mevzubahis sakatlıklar olduğunda esas tepki, bunların gereğinden fazla medyatize edilmesine gösterilmelidir. Zira basın önünde sürekli sakatlıklarından bahseden tenisçiler, bir anlamda yenilgilerine kılıf hazırlamakta ve rakiplerinin emeklerine saygısızlık etmektedir.

15 Mart 2026

Djokovic Hakkındaki Şehir Efsanesi

 Hayatı komplo teorileri üzerinden anlamaya çalışmak bir tür kolaycılıktır. Meseleleri akılcı yöntemlerle çözümlemek için gerekli olan zihinsel eforu göze alamayanlar çare olarak komplo teorilerine sığınırlar. Söz gelimi dünyayı beş ailenin yönettiğini kabul ettiğiniz vakit bu gezegene dair her şeyi anladığınızı zannedersiniz.

 Yakın geçmişteki doping vakaları üzerine yapılan yorumlar komplo teorilerinin tenis dünyasında ciddi bir karşılık bulduğunu göstermişti. Nitekim Sırp tenisçi Novak Djokovic hakkında da son birkaç yıldır sıklıkla dillendirilen bir teori mevcut. 

 Djokovic, özellikle pandemi döneminde aldığı kararlar ve ödediği bedellerin ardından kimi çevrelerce tenisin müesses nizamına karşı savaşan bir kahraman olarak anlatılmaya başladı. Söz konusu anlatıya göre Djokovic'in bugüne kadar hak ettiği sevgiyi görememiş olmasının esas nedeni tenise hakim olan Batılı elitlerin bir Balkanlının tarihin en başarılı tenisçisine dönüşmesini bir türlü kabullenememesi. Daha önce Djokovic'in babası tarafından da savunulan bu görüş, Sırp tenisçiyi sevenler arasında bir hayli yaygın olsa da bir şehir efsanesinden öteye geçmiyor.

 Her şeyden önce tenisin Batılı elitlere ait bir spor olduğu düşüncesi bütünüyle hatalı. Evet, tenis 19. yüzyılda bir üst sınıf sporu olarak ortaya çıkmış olabilir ancak tarihsel süreç içerisinde kitleselleşmiştir. Bir zamanlar işçi sınıfının boş zaman eğlencesi olan futbol aradan geçen sürede nasıl devasa bir endüstriye dönüşmüşse tenis de doğduğu günkü hâliyle kalmamıştır. Nitekim bugünkü profesyonel tenisçilerin ekseriyeti alt ve orta gelir grubuna mensup ailelerden gelmektedir.

 Avrupa kıtasında yer alan Sırbistan'ı bir an için doğu ülkesi olarak kabul etsek bile Djokovic tarihin gördüğü ilk doğulu tenis yıldızı değil. Bugüne dek doğu ülkelerinden pek çok tenis şampiyonu çıktı ve içlerinden bazıları tenis seyircisinin büyük sevgisini kazandı. Kaldı ki o seyircinin yıllardır en çok sevdiği isim her hâliyle tam bir şarklı olan Mansour Bahrami'dir.

 Velhasıl Djokovic'i sevip sevmemek tenisseverlerin kendi tasarrufudur. Öte yandan Djokovic de kimseye kendisini beğendirmek zorunda değil. Dolayısıyla Sırp tenisçi hakkında konuşurken Samanyolu TV dizisi tadında fantastik kurgular üretmeye hiç gerek yok. 

25 Şubat 2026

Zeynep Sönmez'in Turnuva Seçimleri

 Zeynep Sönmez'in turnuva tercihleri, kendisinin Abu Dabi, Doha ve Dubai'de aldığı ilk tur yenilgilerinin ardından bir kez daha tartışmaya açıldı. Bir kısım tenissever ve basın mensubu, milli tenisçinin 1000 puanlık turnuvalar yerine daha alt seviyelerde yarışması gerektiğini savundu. Ne var ki bu tavsiye, tenisin gerçekleriyle bağdaşmıyor.

 Evvela şunu belirtmek gerekir ki tenisçiler, katılacakları turnuvaları alelade bir şekilde değil, kendi ekipleriyle yaptıkları sezon planlamasına göre seçerler. Bu seçim sırasında turnuvaların seviyelerinden coğrafi konumlarına kadar pek çok kriter göz önünde bulundurulur. Dolayısıyla Zeynep'in turnuva takvimi hakkında hakkaniyetli bir yorum yapabilmek için söz konusu detaylara vakıf olmak gerekir.

 Öte yandan teniste turnuvaların seviyeleriyle dağıttıkları para ödülleri doğru orantılıdır. Hâl böyleyken Zeynep'in önceliğini yüksek profilli turnuvalara vermesinin yadırganacak bir tarafı yok. Çünkü kendisi, her şeyden önce bir profesyonel ve dünya sıralamasındaki yeri itibarı ile maddi kaygıyı en çok hisseden tenisçiler arasında.

 Milli tenisçimize puan değeri 500 veya daha az olan turnuvalarda oynamasını salık verenlerin atladıkları bir gerçek daha var. Kadınlar Tenis Birliği WTA, sıralama puanlarını hesaplarken söz konusu turnuvalarla birlikte erkekler turunda karşılığı olmayan iki adet 1000'lik turnuvada elde edilmiş en iyi yedi sonucu dikkate alıyor. Yani yılda 10 tane 500'lük turnuva oynadığınızda bunların en iyi ihtimalle üçünden puan kazanamıyorsunuz.

 Zeynep, pek tabii ki eleştiriden muaf bir sporcu değil. Fakat bu topraklarda eleştiri çoğu zaman hadsizlik boyutuna varıyor. İnsanlar, Zeynep için uçuk kaçık hedefler belirliyor, bunlar gerçekleşmeyince de ondan hesap sormaya kalkıyor. Oyuncumuz medyada biraz görünür olsa onu işine odaklanmamakla suçluyor. Hatta bazıları işi iyice abartıp kendisine antrenman tüyoları veriyor. Tüm bu densizlikler Zeynep'i aşağı çekmekten başka bir şeye yaramıyor.

10 Şubat 2026

Dinara Safina'ya Ne Olmuştu?

 Rusların kadın tenisine damga vurdukları 2000'li yıllardaki en önemli yıldızlarından biri de Dinara Safina'ydı. Erkek tenisinin fenomen isimlerinden Marat Safin'in kız kardeşi olan Safina, kariyeri boyunca 12 tekler kupası kaldırdı, üç kez Grand Slam finali oynadı ve dünya 1 numarası oldu. Ne var ki bu başarılı kariyer, hiç kimsenin beklemediği bir şekilde sonlandı.

 Safina, Ağustos 2011'de sırtındaki kronik sakatlıktan ötürü sezonu kapattığını duyurdu. Aradan aylar, hatta yıllar geçmesine rağmen kortlara bir türlü dönemeyen Rus tenisçi 2014 yılında ise malumu ilam ederek emekliye ayrıldığını açıkladı. Kahramanımız, kariyerinin son maçını oynadığında henüz 25 yaşındaydı.

 Kaşla göz arasında sırra kadem basan Safina tenise erken veda etmesinin ardındaki gerçekleri yıllar sonra verdiği bir röportajda anlattı. Tennis.com'a konuşan eski dünya 1 numarası, geçirdiği sırt sakatlığının ardından yıllarca anksiyete ve yeme bozukluğuyla savaştığını söyledi. Bu dönemde aldığı 30 kilonun kortlara dönmesinin önündeki esas engel olduğunu belirtti.

 Safina'nın yaşadığı psikiyatrik rahatsızlıkların kökeni dünya 1 numarası olduğu döneme dayanıyordu. Rus tenisçi, söz konusu unvana Grand Slam kazanmadan ulaştığı için tenis dünyasının yoğun eleştirileri ve baskılarına maruz kalmıştı. Hatta en büyük rakibi Serena Williams, bir defasında "Bence Dinara, 1 numaraya ulaşmak için harika bir iş çıkardı. Roma ve Madrid'i kazandı." diyerek onunla alay etmişti.

 Bir türlü gelmeyen Grand Slam şampiyonluğu tenisi Safina için bir işkenceye dönüştürmüştü. Kendisi, bu gerçeği The Guardian gazetesine verdiği bir röportajda şu sözlerle itiraf edecekti:

 "Her gün, her röportajda 'İlk Grand Slam şampiyonluğunuzu ne zaman kazanacaksınız?' sorusunu duyuyordum. Ben de buna 'Grand Slam kazanmak istemediğimi mi düşünüyorsunuz?' yanıtını veriyordum. Daha sonra bu durum beni zorlamaya başladı çünkü bu, benim için gerçekten sinir bozucu ve çok acı verici bir şeydi. Grand Slam kazanmayı gerçekten istiyordum."

 Safina, Grand Slam kazanmadan 1 numara olan ne ilk ne de son tenisçiydi. Bu kategoriye ondan önce dahil olan Ivan Lendl ve Kim Clijsters ancak beşinci finallerinde ilk Grand Slam zaferlerine ulaşabilmişlerdi. Fakat tenis dünyası aynı sabrı Safina için göstermedi. Bir tenisçinin Grand Slam kazanmadan da dünya 1 numarası olabileceği gibi basit bir matematiksel gerçeği anlamamakta diretti.

27 Ocak 2026

Avustralya Açık'taki Türk Seyirciler Üzerine...

 Zeynep Sönmez'in üçüncü turda son bulan Avustralya Açık serüveni boyunca en çok tartışılan konulardan biri de kendisini desteklemeye gelen seyirciler oldu. Avustralya'da yaşayan Türkler, tenisçimizin turnuvada çıktığı her karşılaşmada milli maç atmosferi yarattı. Ne var ki bu durum, Zeynep'in turnuvaya veda ettiği maçta nahoş bir hadiseye yol açtı. Rakip oyuncu Yulia Putintseva, elde ettiği galibiyeti tribünlere nispet yaparak kutlayınca tenis adına son derece çirkin görüntüler ortaya çıktı.

 Putintseva'nın sergilediği tavrın ne kadar çiğ olduğunu söylemeye gerek yok. Gelgelelim tribünlerdeki Türklerin de tenis seyircisi olmadıkları su götürmez bir gerçek. Bunu üstlerindeki futbol formaları, molalarda üçlü çekmeleri ve "Vur, kır, parçala, bu maçın kazan." şeklindeki tezahüratlarından rahatlıkla anlayabiliyoruz. Bunlar, tenisle alakaları olmadığı hâlde milliyetçi duygularla maçları izlemeye gelen insanlar. Fakat aynı tanımlama, Avustralya Açık kortlarını dolduran diğer diaspora toplulukları için de geçerli. Üstelik onların çizdiği profil bizimkilerden çok daha kötü.

 Örneğin 2007 yılındaki turnuva sırasında Sırp ve Hırvat taraftarlar arasında büyük bir arbede çıkmış ve polis olaya müdahale etmek zorunda kalmıştı. Keza Avustralya'daki Yunan diasporasının kendi vatandaşlarının maçlarında yaptığı taşkınlıklar herkesin malumu.

 Öte yandan tenis seyircisindeki bozulma, tek bir ülkeyle sınırlı olmayan, global bir mesele. Bu alanda liderlik, öteden beri patolojik bir vaka olan Fransız seyircilerde. Onların hemen peşinden de Amerika Açık tribünleri geliyor. Gelenekselliğiyle nam salmış Wimbledon'da bile seyirci kalitesi giderek düşüyor. 

 Amacım, el alemin durumu üzerinden kendimizi aklamak değil. Bilakis Avustralya'daki Türk seyircilerin kendilerine çekidüzen vermeleri gerektiğini düşünüyorum. Çünkü niteliksiz seyirci, tenis kültüründe ciddi bir erozyona neden oluyor.