2 Haziran 2026

Zeynep Sönmez'i Spor Kapitalizmi Sakatladı

 Tenis turnuvaları, gelirlerinin büyük bölümünü yayın ve sponsorluk anlaşmalarından elde ediyor. Hâl böyle olunca turnuva organizatörleri, televizyon kanalları ve sponsor firmaların bazı dayatmalarına boyun eğmek zorunda kalıyor. Parayı verenin düdüğü çaldığı bu ilişki biçimi, son birkaç gündür Roland Garros'ta meydana gelen iş kazalarıyla yeniden gün yüzüne çıktı.

 Britanyalı tenisçi Katie Boulter, turnuvadan elendiği ikinci tur maçı esnasında rakibinin gönderdiği bir topu karşılamaya çalışırken kortun gerisindeki reklam panosuna takıldı. 29 yaşındaki raket, dengesini kaybedip yere kapaklansa da kendisini sakatlamadı. Fakat ertesi gün gerçekleşen benzer bir kazanın faturası çok daha ağır oldu.

 Milli tenisçi Zeynep Sönmez, çiftler ana tablosunda partneri Tatjana Maria ile çıktığı ikinci tur maçında henüz iki oyun geride kalmışken reklam panosunun azizliğine uğrayarak dizini sakatladı. Karşılaşmadan çekilmek zorunda kalan temsilcimize kort içinde iki dikiş atıldı.

 Oyun alanı içerisine reklam panosu yerleştirmenin sporcu sağlığını tehlikeye atacağını aklı başında olan herkes öngörebilir. Nitekim bu yazıda bahsettiğimiz kazalar Roland Garros'ta senelerdir yaşanıyor. Ne var ki turnuvayı yönetenler, sırf sponsor firmayı tatmin etme uğruna kazalara davetiye çıkarmaktan vazgeçmiyor. Bu aşamada tenisçiler için tek çıkar yol turnuvaya dava açmak gibi görünüyor.

 2015 yılındaki Amerika Açık sırasında fizyoterapi odasında kayarak düşen ve beyin sarsıntısı geçiren Eugenie Bouchard bu olayın ardından turnuva yönetimini tazminat ödemeye mahkum ettirmişti. Öyle tahmin ediyorum ki Roland Garros organizatörleri de aynı akıbete uğramadan akıllanmayacak.

19 Mayıs 2026

İtalya'da Tenisi Patlatan Kanal: Super Tennis

 İtalya, dünya tenisinin son yıllardaki en başarılı ülkesi konumunda. Erkekler tenisinin iki süperstarından biri olan Jannik Sinner ile birlikte Matteo Berrettini, Lorenzo Musetti ve Jasmine Paolini gibi elit tenisçilere sahip olan İtalyanlar üç yıldır Davis Kupası'nı, iki yıldır da Billie Jean King Kupası'nı kimseye bırakmıyor. Bu hegemonyanın kurulmasına katkı sunanlar arasında Super Tennis adlı ulusal bir televizyon kanalı da bulunuyor.

 Her yıl onlarca ATP ve WTA turnuvasını izleyiciyle buluşturan Super Tennis iki özelliğinden ötürü benzersiz bir kanal. Bunlardan biri hiçbir abonelik gerektirmeden şifresiz olarak seyredilebilmesi, diğeri de İtalya Tenis ve Padel Federasyonu'na ait olması. Kanalın fikir babası ise 25 yıldır federasyon başkanı olan Angelo Binaghi.

 Binaghi, Super Tennis projesini İtalyan medyasının tenise neredeyse hiç yer vermediği bir dönemde hayata geçirdi. Kasım 2008'de yayın hayatına başlayan kanalın günlük seyirci ortalaması aradan geçen zamanda bir milyon bandına oturdu. Super Tennis'in bu başarısı, İtalya'daki lisanslı tenisçi sayısının on üç yılda iki katına çıkmasını sağladı.

 Tenisteki İtalyan rönesansı, pek tabii ki bir televizyon kanalının eseri değil. İtalyan tenisi, bugünkü konumuna hem tesisleşme hem de oyuncu ve antrenör eğitimine yapılan yatırımlar sayesinde ulaştı. Yine de bu durum, Super Tennis'in üstlendiği misyonu değersizleştirmiyor. Kanalın yaptığı yayınlar, tenisin tabana yayılması ve dolayısıyla oyuncu havuzunun genişlemesinde önemli bir rol oynadı.

 Super Tennis, dünyadaki kamucu spor politikası uygulamalarına verilebilecek nadide örneklerden bir tanesi. Bir spor federasyonunun televizyon kanalı kurması kimilerine tuhaf gelebilir. Lakin bir ülkenin sporda ilerlemesinin yegane yolu iktisadi devletçilikten geçiyor.

2 Mayıs 2026

Bozuk Düzenin Yeni Meyvesi: Tenisçi Göçleri

 Türkiye, Melisa Ercan'ın ardından Avustralya'ya bir tenisçi daha kaptırdı. 16 yaşındaki junior oyuncusu Mustafa Ege Şık, Uluslararası Tenis Federasyonu ITF'nin internet sitesindeki profilinde yer alan bilgilere göre Avustralya vatandaşlığına geçmiş durumda. Kariyerini bir yıldan daha uzun bir süredir Tennis Australia himayesi altında sürdüren genç tenisçinin böyle bir karar vermiş olması elbette şaşırtıcı değil.

 Bir tenisçinin vatandaşlık değiştirmesi, gittiği ülkede mutlaka büyük bir yıldıza dönüşeceği manasına gelmiyor. Nitekim Melisa Ercan, Avustralya adına yarışmaya başladığından bu yana kendisinden beklenen sıçramayı bir türlü gerçekleştiremedi. Bununla birlikte küçük yaşlardaki Türk tenisçilerin çareyi yurt dışında aramaları ülkemizdeki düzenin bozukluğuna dair çok şey söylüyor.

 12 Eylül 1980'deki faşist darbe ve ardından gelen Turgut Özal hükümetleri Türk ekonomisini piyasa mekanizmasının insafına terk etti. Mevcut AKP iktidarıyla şahikasına eren bu neoliberal sömürü düzeni ülkede sosyal devlet anlayışına dair ne varsa budadı. Söz konusu yıkımdan en çok etkilenen alanlardan biri de spor oldu.

 Bugün Türkiye'deki spor federasyonları, ellerindeki mali kaynakları kamu yararını önceleyen projeler yerine ranta akıtıyor. Bünyelerindeki sporculara ne maddi destek ne de kaliteli bir eğitim verebiliyor. Tüm bunlara rağmen başarıyı yakalayabilen sporcular ise iktidar tarafından siyasi propaganda malzemesi olarak kullanılıyor. Ülkeyi yönetenler, gelişimine hiçbir katkı sunmadıkları sporculardan siyasi rant devşirmekte beis görmüyor.

 Velhasıl Türkiye, kendi tenisçilerine Zeynep Sönmez gibi her türlü engeli aşabilecek kapasiteye sahip olmadıkları takdirde iyi bir gelecek sunmuyor. Tenisçi göçlerinden rahatsızlık duyanların hamasi nutuklar atmak yerine bu durumun değişmesi için çabalaması gerekiyor.

21 Nisan 2026

Tenisçi Öğüten Ebeveynler

 Ebeveyn zorbalığı, bir çocuğun başına gelebilecek en büyük felaket. Baskıcı ve aşırı kontrolcü bir tutuma sahip olan anne-babalar çocuklarına hayatı zehir edebiliyor. Bu durumun en net gözlemlenebildiği alanlardan biri de tenis dünyası.

 Ailesi tarafından mağdur edilen tenisçiler dendiğinde akla gelen ilk isim Mary Pierce. Eski Fransız tenisçi, kötü geçen antrenmanlar ve kaybettiği maçlar sonrası babası Jim'den fiziksel şiddet gördüğünü Sports Illustrated dergisine verdiği bir röportajda itiraf etmişti. Bu itiraf, Jim'in nasıl bir arıza olduğunu bilen tenis kamuoyu için hiç de şaşırtıcı değildi.

 Bir junior maçı esnasında kızına "O sürtüğü öldür." diye bağıracak kadar aklını kaçırmış olan Jim benzer bir taşkınlığa 1993 yılındaki Roland Garros'ta da imza atınca çok ağır bir bedel ödemek zorunda kaldı. Kadınlar Tenis Birliği WTA, korttan yaka paça çıkarılan Jim'i yıl sonuna kadarki bütün turnuvalardan men etti. Fakat kendisine asıl cezayı bizzat kızı kesecekti.

 Pierce, Roland Garros'taki skandalın ardından babasıyla olan bağını tamamen kopardı. Uzaklaştırma talebiyle mahkemeye başvuran başarılı tenisçi, babasının olası çılgınlıklarından sakınmak için korumalarla gezmeye başladı. İkilinin barışması ise ancak yedi yıl sonra mümkün olabildi.

 Pierce, babasının fiziksel istismarına uğrayan tek kadın tenisçi değil. Aynı kötülüğe Jelena Dokic ve Mirjana Lucic de maruz kalmıştı. Jennifer Capriati ve Steffi Graf ise baba kahrını daha farklı şekillerde çekmişlerdi.

 Diyeceğim odur ki tenisçi ebeveynleri, çocukların da özgür bireyler olduklarını unutmamalı ve kişisel hırslarını onlar üzerinden tatmin etme yoluna gitmemeli. Aksi hâlde ellerine geçecek tek şey, ileride çocukları tarafından nefretle anılmak olur.

31 Mart 2026

Tenisçiler Sakat Numarası Mı Yapıyor?

 Skor tabelasında gerideyken sakatlık gerekçesiyle sağlık molası kullanan tenisçiler bir kısım izleyici tarafından daima sportif ahlaksızlıkla suçlanır. Bu ezberci yaklaşıma göre kortta gördükleri tedavinin ardından performansı yükselen tenisçiler mutlaka sakat numarası yapmış ve rakiplerinin ritmini bozmak için mola almışlardır. Tedaviye rağmen maça devam edemeyenlerse yenileceklerini anlamış ve hezimetten kaçmışlardır.

 İstisnaları bir kenara bırakırsak tenisçiler, diğer tüm profesyonel sporcular gibi son derece rekabetçi insanlardır. Bu durumun doğal sonucu olarak sakatlık hâlinde bile yarışabilmenin yollarını ararlar. Dolayısıyla bir tenisçinin yenilgiyi kabul etmesi veya ağır bir skordan korktuğu için maçtan çekilmesi komik bir varsayımdan öteye geçmez. Böylesi bir anlayışın profesyonel teniste yeri yoktur. Çıktığı maça devam edemeyen bir tenisçi, ya oynayamayacak hâle gelmiştir ya da sakatlığının ciddi boyutlara ulaşmasından çekinmiştir.

 Öte yandan bir tenisçinin sakatlık şikayeti varken maç oynamaya ve kazanmaya devam etmesi ona sahtekar damgası vurmak için yeterli değildir. Çünkü günümüz sporunda son derece yaygın olan ağrı kesici palyatif tedaviler, bazı durumlarda sakatlığa rağmen üst seviyede performans göstermeyi mümkün kılmaktadır.

 Teniste sağlık molası hakkını suistimal eden oyuncular elbette vardır. Fakat yenik durumdayken korta fizyoterapist çağıran her tenisçiyi hilekar olarak yaftalamak abesle iştigaldir. Bu tip yorumlar genellikle taraftarlık güdüsüyle yapılır.

 Mevzubahis sakatlıklar olduğunda esas tepki, bunların gereğinden fazla medyatize edilmesine gösterilmelidir. Zira basın önünde sürekli sakatlıklarından bahseden tenisçiler, bir anlamda yenilgilerine kılıf hazırlamakta ve rakiplerinin emeklerine saygısızlık etmektedir.

15 Mart 2026

Djokovic Hakkındaki Şehir Efsanesi

 Hayatı komplo teorileri üzerinden anlamaya çalışmak bir tür kolaycılıktır. Meseleleri akılcı yöntemlerle çözümlemek için gerekli olan zihinsel eforu göze alamayanlar çare olarak komplo teorilerine sığınırlar. Söz gelimi dünyayı beş ailenin yönettiğini kabul ettiğiniz vakit bu gezegene dair her şeyi anladığınızı zannedersiniz.

 Yakın geçmişteki doping vakaları üzerine yapılan yorumlar komplo teorilerinin tenis dünyasında ciddi bir karşılık bulduğunu göstermişti. Nitekim Sırp tenisçi Novak Djokovic hakkında da son birkaç yıldır sıklıkla dillendirilen bir teori mevcut. 

 Djokovic, özellikle pandemi döneminde aldığı kararlar ve ödediği bedellerin ardından kimi çevrelerce tenisin müesses nizamına karşı savaşan bir kahraman olarak anlatılmaya başladı. Söz konusu anlatıya göre Djokovic'in bugüne kadar hak ettiği sevgiyi görememiş olmasının esas nedeni tenise hakim olan Batılı elitlerin bir Balkanlının tarihin en başarılı tenisçisine dönüşmesini bir türlü kabullenememesi. Daha önce Djokovic'in babası tarafından da savunulan bu görüş, Sırp tenisçiyi sevenler arasında bir hayli yaygın olsa da bir şehir efsanesinden öteye geçmiyor.

 Her şeyden önce tenisin Batılı elitlere ait bir spor olduğu düşüncesi bütünüyle hatalı. Evet, tenis 19. yüzyılda bir üst sınıf sporu olarak ortaya çıkmış olabilir ancak tarihsel süreç içerisinde kitleselleşmiştir. Bir zamanlar işçi sınıfının boş zaman eğlencesi olan futbol aradan geçen sürede nasıl devasa bir endüstriye dönüşmüşse tenis de doğduğu günkü hâliyle kalmamıştır. Nitekim bugünkü profesyonel tenisçilerin ekseriyeti alt ve orta gelir grubuna mensup ailelerden gelmektedir.

 Avrupa kıtasında yer alan Sırbistan'ı bir an için doğu ülkesi olarak kabul etsek bile Djokovic tarihin gördüğü ilk doğulu tenis yıldızı değil. Bugüne dek doğu ülkelerinden pek çok tenis şampiyonu çıktı ve içlerinden bazıları tenis seyircisinin büyük sevgisini kazandı. Kaldı ki o seyircinin yıllardır en çok sevdiği isim her hâliyle tam bir şarklı olan Mansour Bahrami'dir.

 Velhasıl Djokovic'i sevip sevmemek tenisseverlerin kendi tasarrufudur. Öte yandan Djokovic de kimseye kendisini beğendirmek zorunda değil. Dolayısıyla Sırp tenisçi hakkında konuşurken Samanyolu TV dizisi tadında fantastik kurgular üretmeye hiç gerek yok. 

25 Şubat 2026

Zeynep Sönmez'in Turnuva Seçimleri

 Zeynep Sönmez'in turnuva tercihleri, kendisinin Abu Dabi, Doha ve Dubai'de aldığı ilk tur yenilgilerinin ardından bir kez daha tartışmaya açıldı. Bir kısım tenissever ve basın mensubu, milli tenisçinin 1000 puanlık turnuvalar yerine daha alt seviyelerde yarışması gerektiğini savundu. Ne var ki bu tavsiye, tenisin gerçekleriyle bağdaşmıyor.

 Evvela şunu belirtmek gerekir ki tenisçiler, katılacakları turnuvaları alelade bir şekilde değil, kendi ekipleriyle yaptıkları sezon planlamasına göre seçerler. Bu seçim sırasında turnuvaların seviyelerinden coğrafi konumlarına kadar pek çok kriter göz önünde bulundurulur. Dolayısıyla Zeynep'in turnuva takvimi hakkında hakkaniyetli bir yorum yapabilmek için söz konusu detaylara vakıf olmak gerekir.

 Öte yandan teniste turnuvaların seviyeleriyle dağıttıkları para ödülleri doğru orantılıdır. Hâl böyleyken Zeynep'in önceliğini yüksek profilli turnuvalara vermesinin yadırganacak bir tarafı yok. Çünkü kendisi, her şeyden önce bir profesyonel ve dünya sıralamasındaki yeri itibarı ile maddi kaygıyı en çok hisseden tenisçiler arasında.

 Milli tenisçimize puan değeri 500 veya daha az olan turnuvalarda oynamasını salık verenlerin atladıkları bir gerçek daha var. Kadınlar Tenis Birliği WTA, sıralama puanlarını hesaplarken söz konusu turnuvalarla birlikte erkekler turunda karşılığı olmayan iki adet 1000'lik turnuvada elde edilmiş en iyi yedi sonucu dikkate alıyor. Yani yılda 10 tane 500'lük turnuva oynadığınızda bunların en iyi ihtimalle üçünden puan kazanamıyorsunuz.

 Zeynep, pek tabii ki eleştiriden muaf bir sporcu değil. Fakat bu topraklarda eleştiri çoğu zaman hadsizlik boyutuna varıyor. İnsanlar, Zeynep için uçuk kaçık hedefler belirliyor, bunlar gerçekleşmeyince de ondan hesap sormaya kalkıyor. Oyuncumuz medyada biraz görünür olsa onu işine odaklanmamakla suçluyor. Hatta bazıları işi iyice abartıp kendisine antrenman tüyoları veriyor. Tüm bu densizlikler Zeynep'i aşağı çekmekten başka bir şeye yaramıyor.

10 Şubat 2026

Dinara Safina'ya Ne Olmuştu?

 Rusların kadın tenisine damga vurdukları 2000'li yıllardaki en önemli yıldızlarından biri de Dinara Safina'ydı. Erkek tenisinin fenomen isimlerinden Marat Safin'in kız kardeşi olan Safina, kariyeri boyunca 12 tekler kupası kaldırdı, üç kez Grand Slam finali oynadı ve dünya 1 numarası oldu. Ne var ki bu başarılı kariyer, hiç kimsenin beklemediği bir şekilde sonlandı.

 Safina, Ağustos 2011'de sırtındaki kronik sakatlıktan ötürü sezonu kapattığını duyurdu. Aradan aylar, hatta yıllar geçmesine rağmen kortlara bir türlü dönemeyen Rus tenisçi 2014 yılında ise malumu ilam ederek emekliye ayrıldığını açıkladı. Kahramanımız, kariyerinin son maçını oynadığında henüz 25 yaşındaydı.

 Kaşla göz arasında sırra kadem basan Safina tenise erken veda etmesinin ardındaki gerçekleri yıllar sonra verdiği bir röportajda anlattı. Tennis.com'a konuşan eski dünya 1 numarası, geçirdiği sırt sakatlığının ardından yıllarca anksiyete ve yeme bozukluğuyla savaştığını söyledi. Bu dönemde aldığı 30 kilonun kortlara dönmesinin önündeki esas engel olduğunu belirtti.

 Safina'nın yaşadığı psikiyatrik rahatsızlıkların kökeni dünya 1 numarası olduğu döneme dayanıyordu. Rus tenisçi, söz konusu unvana Grand Slam kazanmadan ulaştığı için tenis dünyasının yoğun eleştirileri ve baskılarına maruz kalmıştı. Hatta en büyük rakibi Serena Williams, bir defasında "Bence Dinara, 1 numaraya ulaşmak için harika bir iş çıkardı. Roma ve Madrid'i kazandı." diyerek onunla alay etmişti.

 Bir türlü gelmeyen Grand Slam şampiyonluğu tenisi Safina için bir işkenceye dönüştürmüştü. Kendisi, bu gerçeği The Guardian gazetesine verdiği bir röportajda şu sözlerle itiraf edecekti:

 "Her gün, her röportajda 'İlk Grand Slam şampiyonluğunuzu ne zaman kazanacaksınız?' sorusunu duyuyordum. Ben de buna 'Grand Slam kazanmak istemediğimi mi düşünüyorsunuz?' yanıtını veriyordum. Daha sonra bu durum beni zorlamaya başladı çünkü bu, benim için gerçekten sinir bozucu ve çok acı verici bir şeydi. Grand Slam kazanmayı gerçekten istiyordum."

 Safina, Grand Slam kazanmadan 1 numara olan ne ilk ne de son tenisçiydi. Bu kategoriye ondan önce dahil olan Ivan Lendl ve Kim Clijsters ancak beşinci finallerinde ilk Grand Slam zaferlerine ulaşabilmişlerdi. Fakat tenis dünyası aynı sabrı Safina için göstermedi. Bir tenisçinin Grand Slam kazanmadan da dünya 1 numarası olabileceği gibi basit bir matematiksel gerçeği anlamamakta diretti.

27 Ocak 2026

Avustralya Açık'taki Türk Seyirciler Üzerine...

 Zeynep Sönmez'in üçüncü turda son bulan Avustralya Açık serüveni boyunca en çok tartışılan konulardan biri de kendisini desteklemeye gelen seyirciler oldu. Avustralya'da yaşayan Türkler, tenisçimizin turnuvada çıktığı her karşılaşmada milli maç atmosferi yarattı. Ne var ki bu durum, Zeynep'in turnuvaya veda ettiği maçta nahoş bir hadiseye yol açtı. Rakip oyuncu Yulia Putintseva, elde ettiği galibiyeti tribünlere nispet yaparak kutlayınca tenis adına son derece çirkin görüntüler ortaya çıktı.

 Putintseva'nın sergilediği tavrın ne kadar çiğ olduğunu söylemeye gerek yok. Gelgelelim tribünlerdeki Türklerin de tenis seyircisi olmadıkları su götürmez bir gerçek. Bunu üstlerindeki futbol formaları, molalarda üçlü çekmeleri ve "Vur, kır, parçala, bu maçın kazan." şeklindeki tezahüratlarından rahatlıkla anlayabiliyoruz. Bunlar, tenisle alakaları olmadığı hâlde milliyetçi duygularla maçları izlemeye gelen insanlar. Fakat aynı tanımlama, Avustralya Açık kortlarını dolduran diğer diaspora toplulukları için de geçerli. Üstelik onların çizdiği profil bizimkilerden çok daha kötü.

 Örneğin 2007 yılındaki turnuva sırasında Sırp ve Hırvat taraftarlar arasında büyük bir arbede çıkmış ve polis olaya müdahale etmek zorunda kalmıştı. Keza Avustralya'daki Yunan diasporasının kendi vatandaşlarının maçlarında yaptığı taşkınlıklar herkesin malumu.

 Öte yandan tenis seyircisindeki bozulma, tek bir ülkeyle sınırlı olmayan, global bir mesele. Bu alanda liderlik, öteden beri patolojik bir vaka olan Fransız seyircilerde. Onların hemen peşinden de Amerika Açık tribünleri geliyor. Gelenekselliğiyle nam salmış Wimbledon'da bile seyirci kalitesi giderek düşüyor. 

 Amacım, el alemin durumu üzerinden kendimizi aklamak değil. Bilakis Avustralya'daki Türk seyircilerin kendilerine çekidüzen vermeleri gerektiğini düşünüyorum. Çünkü niteliksiz seyirci, tenis kültüründe ciddi bir erozyona neden oluyor. 

28 Aralık 2025

Servis-Vole Gerçekten İşlevsiz Mi?

 Profesyonel teniste bir dönemin geçer akçesi olan servis-vole, milenyumun başından itibaren nesli tükenen bir oyun stili hâline geldi. Pek çokları bu durumu raket teknolojisindeki gelişim ve geçmişe göre daha yavaş olan kort zeminleriyle ilişkilendiriyor. Bense bu değerlendirmeye katılmıyorum.

 Tenisçilerin yeni nesil raketlerle daha güçlü return'ler ürettiklerine şüphe yok. Fakat aynı durumun servisler için de geçerli olduğunu unutmamak gerekiyor. Kort zeminlerinin giderek yavaşlaması ise pek tabii ki servis-volenin efektifliğini düşüren bir etken. Ancak bu da söz konusu oyun stilinin marjinalize olmasını açıklamıyor.

 Strateji koçu Craig O'Shannessy'nin yaptığı bir çalışmaya göre Wimbledon'da ilk servisin ardından fileye çıkma yüzdesi 1997 senesinde %66 iken 2017'de %10'a kadar gerilemiş (*). Buna karşın aynı taktikle puan kazanma oranı 20 yıl boyunca %70'ler düzeyinde seyretmiş. Yani servis-volenin başarı yüzdesinde anlamlı bir değişim gözlenmemiş. Bu da servis-volenin efektifliğini kaybettiğine yönelik iddianın doğru olmadığını ispatlıyor.

 O'Shannessy'nin ortaya koyduğu verilerden de anlaşılacağı üzere servis-vole, yıllar içinde daimi bir oyun stili olmaktan çıkarak ara sıra başvurulan bir taktiğe indirgenmiş. Peki bu durumun altında yatan sebep ne? Servis-vole hâlâ efektif olduğu hâlde niçin tenisçiler tarafından benimsenen bir oyun stili değil?

 Gerçek şu ki servis-vole, uygulaması son derece meşakkatli olan bir oyun stili. Bu stilde uzmanlaşabilmek için uzun yıllara ihtiyaç var. Oysa tenisçi adayları ve velilerinin bu kadar beklemeye tahammülü yok. Bilakis onlar kısa vadede sonuç görmek istiyor. Hâl böyle olunca da servis-voleci yetiştirmenin imkanı kalmıyor.

 (*) https://braingametennis.com/25-golden-rules-of-singles-strategy/4-serve-volley-part-2/

28 Kasım 2025

İsmet Paşa'nın Tenis Sevgisi

  Ulu Önder Atatürk'ün 1928 yılında çekilmiş bir fotoğrafı vardır. Fotoğrafta tebessüm ederken görülen Atatürk, o anı ölümsüzleştiren Cemal Işıksel'ın anlatımına göre Afgan Kralı Emanullah Han ile İsmet İnönü arasındaki tenis maçını seyretmektedir. Gelgelelim İsmet Paşa'nın tenisle olan ilişkisi bu diplomatik maçın çok ötesindedir.

 İsmet Paşa'nın 1919'dan vefat ettiği yıl olan 1973'e kadarki kişisel notları Yapı Kredi Yayınları'ndan çıkan Defterler isimli kitapta yayımlanmıştı. Kitabı incelediğimizde yedi farklı yerde tenis kelimesinin geçtiğini görüyoruz. Türkiye Cumhuriyeti'nin ikinci adamının tenis içerikli notlarında sırasıyla şunlar yazıyor:

 "3 Temmuz 1922 Pazartesi

 Akşam tenis. Mösyö Laport bana raket ve top göndermiş.

 7 Temmuz 1922 Cuma

 Akşam tayyare mektebinde tenis.

 9 Temmuz 1922 Pazar

 Akşama tenis.

 21 Temmuz 1922 Cuma

 Akşam tenis.

 24 Temmuz 1922 Pazartesi

 Akşam muvaffakiyetli tenis. İki parti.

 4 Ağustos 1922 Perşembe

 Akşam tenis. Tevfik Bey'le beraber.

 31 Mayıs 1941 Cumartesi

 Tenis maçları."

 Görüldüğü üzere İsmet Paşa, Kurtuluş Savaşı'nın en kritik evresinde bile tenisi ihmal etmemiş. Kendisi, Büyük Taarruz'un hemen öncesindeki boş vakitlerini tenis oynayarak değerlendirmiş. Bu da tenisin Türkiye'ye birilerinin zannettiği gibi Hülya Avşar veya Kemal Derviş'le gelmediğini gösteriyor. Oyunun bu topraklardaki geçmişi 100 yıldan daha uzun bir süreye dayanıyor.

9 Kasım 2025

TTF'nin Dahiyane İcadı

 Geçtiğimiz yıl Türkiye Tenis Federasyonu'nun yeni başkanı olduğunda Şafak Müderrisgil ile ilgili genel bir değerlendirme yapmıştım. Kendisinin federasyon başkanlığına tenise hizmet etmek için gelmediğini, siyasi iktidarın güdümünde kalacağını ve dolayısıyla Türk tenisinin hiçbir yapısal sorununu çözemeyeceğini söylemiştim. Nitekim aradan geçen zaman, öngörülerimin tamamını haklı çıkardı.

 Şafak Hanım'ın bir yıllık görev süresindeki icraatı, saray rejiminin kendisine tanıdığı sınırlı alanda attığı bazı müspet adımlardan ibaret. Bunların haricinde yaptığı bir iş var ki günümüz Türkiye'sinin düzenini çok iyi yansıtıyor.

 Mevcut TTF yönetimi, ülkemizde düzenlenen astronomik sayıdaki tenis turnuvasına yakın zamanda bir de Cumhurbaşkanlığı Kupası'nı ekledi. İsminden de anlaşılacağı üzere bizzat Cumhurbaşkanlığı tarafından himaye edilen bu turnuva geride bıraktığımız ekim ayında ilk kez düzenlendi.

 Cumhurbaşkanlığı Kupası'nın hangi maksatla icat edildiği çok açık. Kişisel ikbal peşinde koşan Şafak Hanım, bu hamlesiyle kendisini TTF'ye başkan seçtiren iradeye bağlılığını bildirmiş oldu. Keşke elini korkak alıştırmasaydı da turnuvanın ismini Recep Tayyip Erdoğan Kupası koysaydı.

 TTF'nin bir önceki başkanı olan Cengiz Durmuş'un görevi bırakma nedeni siyasi iktidar tarafından üstünün çizilmesiydi. Eminim ki kendisi, Cumhurbaşkanlığı Kupası'nı duyunca "Bunu nasıl akıl edemedim?" diye hayıflanmıştır.

24 Ekim 2025

Sovyetlerden Günümüze Rus Tenisi


 Tenis, sosyalist rejimle yönetilen Sovyetler Birliği'nde uzun yıllar boyunca burjuva sporu olarak görüldüğü için dışlandı. Sovyetler, teniste hiçbir varlık gösterememelerine neden olan bu yaklaşımlarını Grand Slam turnuvalarının 1968'de tamamen profesyonelleşmesiyle terk ettiler.

 Sovyetlerin devlet eliyle yönetilen spor sistemi tenisteki ilk meyvelerini 1970'li yıllarda verdi. Gürcü Alex Metreveli ve Rus Olga Morozova Grand Slam finali oynayan ilk Sovyet tenisçiler oldular. Aynı başarı 80'lerde bir başka Rus tenisçi Natasha Zvereva tarafından tekrarlandı. Rusların tenisteki asıl büyük atılımı ise Sovyetler Birliği'nin dağılışını takip eden yıllarda gerçekleşti. Bunda en büyük paylardan biri de Boris Yeltsin'e aitti.

 Rusya Federasyonu'nun ilk devlet başkanı olan Yeltsin, Sovyetlerin dağılmasına giden süreçteki baş aktörlerden biriydi. Alkol bağımlılığından ötürü "sarhoş çar" lakabıyla anılan Yeltsin'in hayattaki en büyük zevklerinden biri de tenisti. Amatör olarak oynadığı tenise büyük bir ilgi duyan sarhoş çarımız, büyük turnuvaları yerinde takip ediyor ve Rus tenisçilere tavsiyelerde bulunuyordu. Yeltsin'in bu tutkusu, Rusya'da tenise büyük bir popülarite ve ciddi yatırımlar kazandırdı.

 Yeltsin döneminde Rusya, tarihinin ilk Grand Slam şampiyonluğuna kavuştu. 1996'da Roland Garros'u, 1999'da da Avustralya Açık'ı kazanan Yevgeny Kafelnikov dünya sıralamasında zirveye çıkan ilk Rus tenisçi oldu. Onu 2000 Amerika Açık ve 2005 Avustralya Açık'taki zaferleriyle Marat Safin takip etti. Ne var ki kortlardaki Rus fırtınasından en çok kadın tenisi etkilendi.

 2004 yılında oynanan dört Grand Slam'in üçü Rus kadın tenisçilerin şampiyonluğuyla sonuçlandı. O sene Roland Garros'u Anastasia Myskina, Wimbledon'ı Maria Sharapova, Amerika Açık'ı da Svetlana Kuznetsova kazandı. Fed Kupası'nı 2004'den 2009'a kadarki beş yıllık sürede dört kez müzesine götüren Ruslar 2008 Pekin Olimpiyatı'nda da madalyalara ambargo koydu. Altın, gümüş ve bronz madalyanın sahipleri sırasıyla Elena Dementieva, Dinara Safina ve Vera Zvonareva oldu.

 Ruslar, 90'lardan bu yana damgalarını vurdukları tenis dünyasına büyük ikonlar armağan ettiler. Özellikle Sharapova ve Safin, doğal karizmaları sayesinde geniş kitleleri peşlerinden sürükledi. Bu isimler kadar parlak bir kariyere sahip olmayan Anna Kournikova ise bir zamanların en büyük seks sembollerinden biriydi. 

 Bugün Rus tenisinin bayraktarlığını Daniil Medvedev ve Mirra Andreeva üstleniyor. Medvedev, Grand Slam şampiyonu ve dünya 1 numarası apoletlerini çok önceden takmış bir oyuncu. Henüz 18 yaşındaki Andreeva da aynı başarılara ulaşacağına dair ciddi sinyaller veriyor.

4 Ekim 2025

WTA Turu'ndaki Sömürü Düzeni

 Polonyalı tenisçi Iga Swiatek, Çin Açık sırasında düzenlendiği bir basın toplantısında tenis sezonunun uzun ve yoğun olmasından şikayet etti. 24 yaşındaki raket, önümüzdeki yıllarda sakatlık riskini azaltabilmek adına katılım zorunluluğu bulunan bazı turnuvalarda yarışmamayı düşündüğünü söyledi.

 Kadınlar Tenis Birliği WTA'nın 2024 sezonunda yürürlüğe giren yeni düzenlemesi, Swiatek seviyesindeki tenisçilerin her yıl dört Grand Slam, on WTA 1000 ve altı WTA 500 turnuvasına katılımını zorunlu kılıyor. Yani sıralaması yeten her oyuncudan bir sezonda WTA Finalleri hariç 20 turnuvada yer alması isteniyor. WTA'nın bu uygulaması, dünya sıralamasının ilk 30'unda yer alan erkek tenisçilerin bile 17 turnuvayla yükümlü olduğu bir ortamda büyük bir çılgınlığa tekabül ediyor.

 Elit tenisçilere senede 20 turnuva oynamayı dayatan WTA, buna karşın sıralama puanlarını en iyi 18 turnuva sonucu üzerinden hesaplıyor. Bu da izahı olmayan, gülünç bir durum yaratıyor. Zira katılımın zorunlu olduğu turnuvalardan ikisi sıralama puanı açısından boşa oynanmış oluyor.

 WTA'nın daha fazla kâr elde etme amacıyla bünyesindeki en iyi tenisçilere sürekli turnuva oynatması sporcu sağlığını hiçe sayan bir karar. Üstelik kurum, bu tip kararları kimseye danışmadan alıyor. Hâl böyleyken tenisçilerin sömürü düzenini değiştirebilmeleri için karar süreçlerinde aktif rol almanın yollarını aramaları gerekiyor.

18 Eylül 2025

Tenisi Zirvede Bırakma Safsatası

  Pete Sampras, profesyonel kariyerini 2002 Amerika Açık'ta Grand Slam şampiyonu olarak tamamlamıştı. Bir başka büyük yıldız Justine Henin ise 2008 yılında dünya 1 numarasıyken kortlara veda etmişti. Keza Ashleigh Barty de 2022 Avustralya Açık'ı kazandıktan hemen sonra raketini astığında dünya 1 numarasıydı. İşte bu üç oyuncu, tenisi zirvedeyken bırakmanın istisnai örnekleri olarak karşımızda duruyor.

 Gerçek şu ki Sampras, Henin ve Barty'nin tenisi zirvede bırakmaları kariyerlerini kusursuz bir şekilde planlamış olmalarının doğurduğu bir sonuç değildi. Zaten Henin ve Barty kortlara veda ettiklerinde henüz 26 yaşını bile doldurmamışlardı. Sampras'ın emekliliği ise Amerika Açık'taki zaferinden aylar sonra kesinleşmişti.

 Tenisçiler, kariyerlerini sürdürüp sürdürmeyeceklerine fiziksel ve zihinsel durumlarını göz önünde bulundurarak karar verirler. Bu da demek oluyor ki teniste sakatlık ya da motivasyon kaybı dışında herhangi bir emeklilik faktöründen söz edilemez. Öte yandan bir tenisçi, kendisi için mümkün olan en uzun kariyeri hedefler. Dolayısıyla sağlığı ve motivasyonu yerinde olduğu müddetçe kortlardaki mücadelesine devam eder.

 Örneğin Novak Djokovic, sırf gösterişli bir veda uğruna 2023 Amerika Açık'taki şampiyonluğunun hemen ardından tenisi bıraksaydı aptalca bir iş yapmış olurdu. Çünkü vücudu ve zihni tenis oynamasına izin veriyorken hâlâ yeni kupalar kazanma şansı vardı. Nitekim kendisi, bu sezonki performansıyla Grand Slam turnuvalarında favori olma özelliğini henüz yitirmediğini gösterdi.

 Sonuç olarak tenisi zirvede bırakmak, sonradan üretilmiş ve pratikte geçerliliği olmayan bir idealdir. Hiçbir tenisçi, sürdürebileceği bir kariyeri insanlar zirvede bıraktı desin diye sonlandırmaz.

24 Ağustos 2025

Amerika Açık Fakiri Değil Zengini Doyurdu


 Profesyonel tenis, sınırlı sayıda insanın para kazanabildiği bir meslek. Daha somut konuşmak gerekirse dünya sıralamasında ilk 150'nin dışında yer alan bir tenisçinin turnuvalardan elde ettiği gelirle seyahat, konaklama ve ekipman masraflarını karşılaması mümkün değil. Üstelik ilk 150 tenisçi arasında da geçim kaygısı taşıyanların sayısı bir hayli fazla.

 Görece daha mütevazı kariyerlere sahip olan tenisçiler kazançlarını maksimize edebilmek adına çeşitli yollara başvuruyor. Bunlardan biri de çiftler kategorisinde yarışmak. Tekler kariyerlerine yoğunlaşan elit tenisçilerin genellikle rağbet göstermedikleri çiftler turnuvaları alt sıralardaki oyuncuların ceplerine az da olsa para girmesini sağlıyor. Ne var ki son dönemde bu fırsatı da budayan bir girişime tanıklık ettik.

 Sezonun son Grand Slam'i olan Amerika Açık, bu yılki karışık çiftler turnuvasında birtakım düzenlemelere gitti. Normalden bir hafta öne çekilen turnuvada takım sayısı 32'den 16'ya düşürülürken şampiyon takıma verilecek para ödülü beş katına çıkarıldı. Tüm bu yenilikler, karışık çiftler turnuvasına tenisin yıldızlarını çekmeye yönelikti ve en nihayetinde amaç hasıl oldu.

 Novak Djokovic, Iga Swiatek ve Carlos Alcaraz gibi yıldızların akın ettiği karışık çiftler turnuvasında pek çok gerçek çift oyuncusu kendisine yer bulamadı. Öyle ki turnuvayı üst üste ikinci kez şampiyonlukla tamamlayan Sara Errani-Andrea Vavassori çifti ancak wild card ile ana tabloya girebildi. Errani, ödül seremonisinde yaptığı konuşmada şampiyonluğu turnuvaya katılamayan çift oyuncularına armağan ettiğini söyleyerek yeni formattan duyduğu memnuniyetsizliği dile getirdi.

 Errani, gösterdiği tepkide sonuna kadar haklı. Çünkü Amerika Açık organizatörleri, hem çiftler tenisinin içini boşaltan hem de tenisteki gelir adaletsizliğini derinleştiren bir uygulamaya imza attı. Son tahlilde dünya, reytingi yüksek süperstarlar ve bunları daha çok izlemek isteyen tenisseverlerin etrafında dönmüyor. Madalyonun öteki yüzünde tenisten ekmek yemeye çalışan yüzlerce oyuncu daha bulunuyor.

9 Ağustos 2025

Roger Federer'in Eşsiz Tenis Stili

 Profesyonel tenis, 1990'ların sonu ve 2000'lerin başında büyük bir dönüşüm geçirdi. Söz konusu dönemde daimi servis-vole stili yavaş yavaş tedavülden kalkarken geri çizgi oyunu yeni norm hâline geliyordu. Roger Federer'in 1998 yılında tenis sahnesine çıkışı da işte böyle bir konjonktüre rastladı.

 Kariyerinin başlarında tipik bir servis-voleci olan Federer ilerleyen yıllarda oyun tarzını güncelledi. Servis-volecilerin sahip olduğu teknik becerileri milenyum tenisinin dinamikleriyle harmanladı ve ortaya seyrine doyum olmayan bir oyuncu çıktı.

 Federer, tenis literatüründeki istisnasız her tekniği büyük bir ustalıkla uyguluyordu. Tek el backhand kullanıyor oluşu, vuruşlarını çok rahat bir şekilde çeşitlendirmesini sağlıyordu. Ralli esnasında aniden kısa top veya slice'a dönebiliyordu ki bu şekilde rakiplerini hareketsiz bıraktığı çok puan vardır. Eski bir servis-voleci olarak file önündeki refleksleri ve dokunuşları da muazzamdı. Volenin her türlüsünü alabiliyordu. 

 Kortun her bölgesinden her vuruşu çıkarabilecek kapasiteye sahip olan Federer geri çizgiden bile voleyle puan kazanabilen bir tenisçiydi. Olağanüstü vuruş repertuvarı, zaman zaman şapkadan tavşan çıkarmasına da imkan tanıyordu. Meşhur bacak arası vuruşları bunun en sembolik örneğiydi. 

 En zor vuruşları bile kolaymış gibi gösteren Federer'in tenis topu ve raketle yapabileceklerinin sınırı yok gibiydi. Nitekim kendisi, 2015 Amerika Açık öncesinde tenis literatürüne SABR kısaltmasıyla geçen yeni bir return tekniği geliştirdi. Uzun adı "Sneaky Attack by Roger", yani Roger'ın sinsi atağı olan bu teknik servis kutusunun hemen gerisinde return yapmaya dayanıyordu.

 Martina Navratilova'nın da dediği gibi Federer'i en iyi seviyesindeyken izlemek usta bir piyanisti Mozart konçertosu çalarken dinlemeye benziyordu. Onun tenisi, işte bu kadar sanatsal ve estetikti.

 Spor, istatistiklerden ibaret bir olgu değildir. Federer, tenis tarihinin en başarılı oyuncusu olmayabilir ama bana göre en iyisidir. Çünkü o, kazanırken izleyenlere keyif vermiştir. Kendisinin tenis oynarken izlediği yol, tüm başarılarını olduğundan daha değerli kılmaktadır.

22 Temmuz 2025

Peng Shuai Olayı ve Çin'in Sefaleti

 Her şey, Çinli tenisçi Peng Shuai'ın 2 Kasım 2021 tarihinde Weibo hesabından yaptığı bir paylaşımla başladı. Çiftler klasmanının eski 1 numarası, söz konusu paylaşımında Çin'in eski başbakan yardımcılarından Zhang Gaoli ile yaşadığı gayrimeşru ilişki üzerine birtakım ifşalarda bulunuyordu. Batı basını, bu gelişmeyi haberleştirirken Shuai'ın Gaoli'yi cinsel saldırıyla suçladığını yazdı ama bu doğru değildi. Shuai, Gaoli ile ilişkiye girdiğini belirtse de bunun kendi rızasıyla gerçekleştiğini yazıyordu. Nitekim daha sonra verdiği demeçlerde yazdıklarının yanlış anlaşıldığını ve cinsel saldırıya uğramadığını söyleyecekti. Kendisi, esas olarak partnerinden gördüğü kötü muameleden şikayet ediyordu.

 Patlak veren skandalın ardından Çinli yetkililerin devreye girmesi gecikmedi. İnternetin kontrolünü elinde bulunduran hükümet Shuai'ın paylaşımını dakikalar içinde kaldırdı. Takip eden günlerde Shuai'dan haber alınamayınca bütün dünya ayağa kalktı. İnsanlar, hep bir ağızdan "Peng Shuai nerede?" diye sormaya başladı. Zira Çin diktatörlükle yönetilen bir ülkeydi ve deneyimli tenisçinin başına her türlü musibet gelebilirdi.

 Meselenin dünya gündemine oturmasının ardından Shuai'ın güvende olduğuna dair emareler ortaya çıktı. Çin medyası, kahramanımızın yeni görüntülerini servis etti. Uluslararası Olimpiyat Komitesi de oyuncuyla iki kez görüntülü görüşme yaptığını duyurdu. Ne var ki bunların hiçbiri tatmin edici değildi. Shuai, ne yurt dışına çıkabiliyor ne de herkesin erişebileceği bir kanaldan sesini duyurabiliyordu. Kendisiyle ancak dolaylı yoldan temas kurulabiliyordu. Bunun üzerine Kadınlar Tenis Birliği WTA, 2022 sezonunda Çin'de düzenleyeceği bütün turnuvaları iptal etme kararı aldı. WTA'nın bu ambargosu, bir yıl sonra kaldırılmış olsa da spor kapitalizminin geldiği noktada takdire şayan bir hamleydi.

 Aradan geçen yıllarda konuyla ilgili yeni bir gelişme yaşanmadı. Ancak Shuai vakası, 2020'lerin dünyasında bir utanç vesikası olarak hafızalara kazındı.

 Soğuk Savaş'ın ardından Amerika Birleşik Devletleri'nin dünyada kurduğu kapitalist-emperyalist hegemonyanın Çin tarafından tehdit ediliyor oluşu insanlık açısından son derece olumlu. Bununla birlikte Çin'i bir tür kurtarıcı melek gibi sunmak büyük bir akıl tutulması. Kendi tenisçisinin dünyayla iletişimini kesebilen bir ülkeden yeryüzüne huzur gelmez.

2 Temmuz 2025

Soğuk Savaş'ta Tenis: Navratilova'nın İlticası

  Dünya, ikinci büyük savaşın ardından Amerika Birleşik Devletleri'nin önderlik ettiği kapitalist Batı Bloku ve Sovyetler Birliği'nin güdümündeki sosyalist Doğu Bloku olmak üzere iki kutba ayrılmıştı. Bu ayrışmada Doğu Bloku'nda yer alan Çekoslovakya, tıpkı diğer müttefikleri gibi tam bir Sovyet uydusuydu.

 Sovyetler ile Çekoslovakya arasındaki bağımlılık ilişkisini anlayabilmek için 1968'deki Prag Baharı sürecini incelemek yeterli olacaktır. O yılın başında Çekoslovakya'da iktidara gelen Alexander Dubcek, daha özgür ve demokratik bir ülke yaratmak adına bazı reformlar yapmış ancak bunlar Sovyetler Birliği yönetimini fazlasıyla rahatsız etmişti. Dubcek'in liberalleşme hamlelerinin diğer Doğu Bloku ülkelerine yayılmasından korkan Sovyetler, en nihayetinde binlerce tankıyla Çekoslovakya'yı işgal etmiş ve Dubcek'i görevinden uzaklaştırmıştı.

 Çekoslovakya'ya Sovyetler tarafından dayatılan totaliter rejimin izleri ülkenin tenisinde de rahatlıkla görülebiliyordu. Örneğin Çekoslovak tenisçilerin yurt dışındaki turnuvalara katılmaları federasyon iznine tabiydi. Tenisçilerin hangi ülkelere gidecekleri, gittikleri ülkelerde ne kadar kalacakları ve nasıl davranacakları federasyon tarafından belirleniyordu. Yurt dışına çıkan tenisçilere rejime sadık görevliler eşlik ediyor, böylece kurallara uyulması sağlanıyordu.

 Bir tenisçinin Çekoslovakya'daki baskıcı rejim altında sahip olabileceği kariyerin sınırları vardı. Rejimin kurallarına uyarak Grand Slam kazanabilir veya dünya 1 numarası olabilirdiniz ama tenisin efsaneleri arasına asla giremezdiniz. Çünkü istediğiniz turnuvada oynama özgürlüğünüz yoktu. İşte bu durum, Martina Navratilova'nın Soğuk Savaş'ın gerilimli yıllarında Çekoslovakya'dan ABD'ye iltica etmesine neden oldu.

 Navratilova, 1975 Amerika Açık'ta Chris Evert'a elendiği yarı final maçı sonrası ABD'li yetkililere başvurarak siyasi sığınma talebinde bulundu ve geçici oturum izni aldı. 1981'de ABD vatandaşlığına geçen kahramanımız, kariyeri boyunca teklerde 18 Grand Slam şampiyonluğu elde etti ve adını tenisin efsaneleri arasına yazdırdı. Böyle bir ismi elinden kaçırarak büyük bir prestij kaybına uğrayan Çekoslovakya ise bir daha benzer bir hadiseyi yaşamamak için tenisçilere yönelik kurallarını gevşetti. Onların dünyayı serbestçe dolaşabilmelerine, yabancı ülkelerde ikamet edebilmelerine ve kazançlarının büyük kısmını ellerinde tutabilmelerine imkan tanıdı.

 Bir rejim, insanlara özgür ve adil bir düzen sunabildiği ölçüde başarılıdır. Profesyonel bir tenisçinin yurt dışına çıkışlarını kısıtlamak gibi akıl dışı uygulamalara başvuran rejimlerinse kalıcı olma şansı yoktur. Dolayısıyla Navratilova vakası, bize reel sosyalizmin niçin çöktüğünü de anlatıyor.

9 Haziran 2025

Keramet Tenisin Kendisinde

 Teniste uzun süren ve mücadele yoğunluğu yüksek olan maçlardan pek hoşlanmadığımı daha önce pek çok kez ifade etmiştim. Dün Carlos Alcaraz ile Jannik Sinner arasında oynanan Roland Garros finali de tam olarak böyle bir maça sahne oldu. Ne var ki dördüncü setin sonlarından itibaren yaşananlar bu finale tarihi bir nitelik kazandırdı.

 Sinner, dördüncü sette 5-3'lük skor avantajına sahipken rakibinin servis kullandığı oyunda üst üste üç şampiyonluk puanından faydalanamadı. Daha sonrasında hem şampiyonluk için servis attığı oyunu hem de seti kaybeden İtalyan raket final setine de servisini kırdırarak başladı. Rüzgarı arkasına alan Alcaraz, son sette 5-4 öndeyken şampiyonluk için servis kullandı. Ancak bu defa da Sinner'den bir geri dönüş geldi. En nihayetinde bu epik maçın galibini 10 puan üzerinden oynanan tie-break belirledi ve kazanan taraf Alcaraz oldu.

 Alcaraz ve Sinner, tenis tarihinin drama ve heyecan dozu en yüksek maçlarından birine imza attı. İki oyuncu, yabancıların deyimiyle tam bir "rollercoaster" gösterisi sundu. Daha önce böylesi bir çekişmeye yalnızca 2008 ve 2019 Wimbledon finallerinde tanıklık etmiştim.

 Dünkü final bir kez daha gösterdi ki tenis, maç içinde iniş çıkışların fazlaca yaşandığı bir spor dalı. Dolayısıyla galibiyet veya mağlubiyet senaryoları üzerinden tenisçilere zihinsel güç tayin etmek son derece hatalı bir yaklaşım. Nitekim çelik gibi sinirlere sahip olan Sinner bile şekil A'da görüldüğü üzere avuçlarının içindeki bir maçı kaybedebiliyor.