16 Ocak 2025

Aynı Kötülükleri Zeynep Sönmez'e De Yapmayın

 Milli tenisçi Zeynep Sönmez, ana tablodan katıldığı Avustralya Açık'a ilk turda veda etti. Ev sahibi ülkeden Talia Gibson ile kozlarını paylaşan temsilcimiz, rakibine 3-6, 7-6 ve 6-1'lik setlerle mağlup oldu.

 Zeynep sürekli winner kovalayan, ofansif bir tenisçi. Vuruş repertuvarında vole ve kısa top da var. Servisleri ise belki de 1.70'lik boyunun doğal sonucu olarak oyunundaki en büyük zaaf gibi görünüyor. Saatte ortalama 150-160 km hıza ulaşan servislerini genelde topspin veya slice şeklinde kullanıyor.

 Zeynep'in Gibson ile oynadığı maç, gerek oyun stili gerekse de seviye itibarı ile birbirine denk iki tenisçinin mücadelesiydi. Oyuncumuz ilk seti daha fazla winner üreterek kazandı. Ancak ikinci setten itibaren bu alandaki üstünlük el değiştirince korttan boynu bükük ayrıldı.

 Aldığı yenilgi sonrası sosyal medyada Zeynep hakkında son derece haksız ve haddini aşan bazı eleştiriler okuduk. Oyuncumuzun Merida Açık'taki tarihi şampiyonluğunun ardından kanal kanal gezip tenisi boşladığı ve Hindistan'da özel turnuva oynayarak hata ettiği öne sürüldü.

 Evvela şunu hatırlatmak gerekir ki Zeynep'in Merida Açık zaferi Kasım ayında, yani WTA sezonunun sonunda geldi. WTA Turu oyuncuları, genellikle yılın bu döneminde dinlenmeye çekilir ve yeni sezon hazırlıklarına başlar. Nitekim Zeynep de aynı şeyi yaptı ve 2024 yılının devamında başka turnuvaya katılmadı. Bir tenisçiyi ölü sezon olarak adlandırılan bir dönemde resmi turnuva oynamamakla suçlamak cehaletten başka bir şey değil.

 Zeynep'in medyada daha sık görünmek istemesi ve Hindistan'da özel turnuva oynaması profesyonelliğinin bir gereğidir. Çünkü o da diğer tüm meslektaşları gibi mümkün olduğu kadar fazla para kazanarak geleceğini garanti altına almak istiyor. Bu doğrultuda reklam ve sponsorluk anlaşmaları ile yüksek para ödüllü özel turnuvaları değerlendirmesinden daha doğal bir şey olamaz. Kaldı ki kendisi, dünya sıralamasındaki konumu itibarı ile geçim kaygısını en çok hisseden ve dolayısıyla paraya en çok ihtiyaç duyan oyuncular arasında yer alıyor. 

 Günümüz tenisinde kort dışı faaliyetler lüks değil, zorunluluktur. Bunların bir tenisçiyi asıl işine konsantre olmaktan alıkoyması ise komik bir varsayımdan öteye geçmez. Zira hiçbir oyuncu, gününün tamamını tenise ayırmaz, ayıramaz.

 Demem o ki Zeynep'e akıl vermek ya da ondan hesap sormak hiçbirimizin haddine değil. Ayrıca kimsenin uçuk beklentilerle kendisini baskı altına almaya hakkı yok. Tenis bireysel bir spor ve Zeynep bu sporu bizim milli hislerimizi tatmin etmek için yapmıyor. Oyuncumuz şu ana kadarki başarılarıyla zaten ülke tarihine geçti. Bundan sonraki kariyeri de potansiyeliyle uyumlu olsun, yeter. Daha önce diğer tenisçilerimize yaptığınız kötülükleri bari Zeynep'e yapmayın.

5 Ocak 2025

Hıncal Uluç'un Evlere Şenlik Tenis Yorumları

 Hıncal Uluç dendiğinde akla ilk olarak Defne Joy Foster'ın ölümü üzerine kaleme aldığı insanlık dışı yazı geliyor. Ancak kendisinin tek günahı bu değildi. Acımasız bir medya baronu olarak gazetedeki köşesini operasyonel faaliyetler için kullanmaktan ve sevmediği kişileri hedef göstermekten asla çekinmezdi. Hâliyle kendisini kötü bilirdim. 

 Uluç spor yorumculuğunda ise bir internet trolünden halliceydi. Kıraathane üslubuyla yaptığı yorumlar son derece düzeysiz, yüzeysel, hamasi ve popülistti. Saplantı derecesinde bağlı olduğu bazı fikirleri vardı ve bunları sürekli tekrar ederdi. Nitekim kendisinin tenisle ilgili hemen her yazısının da aynı cümleler etrafında şekillendiğini görüyoruz. Bunları şu şekilde özetleyebiliriz:

 Günümüz tenisçileri korkak. Hiçbiri fileye çıkmıyor. Geri çizgiden topa vurmaktan başka bir şey yapmıyorlar. Bu yüzden uzun ve sıkıcı ralliler seyrediyoruz. Bu rallileri öven spikerler tenisi bilmiyor. Kazananlar winner vurarak değil, rakiplerinin basit hatalarıyla kazanıyor. Tenis bitmiş, tenis seyircisi de yozlaşmış. Eskiden basit hatayla alınan puanlar alkışlanmazdı, şimdiyse çılgınca alkışlanıyor.

 Uluç, özetlemeye çalıştığımız görüşlerinden de anlaşılacağı üzere kafa olarak 2000'li yılların öncesinde kalmış tipik bir servis-vole hayranıydı. Bunda herhangi bir beis yok. Bilakis ben de servis-volecileri izlemeyi çok severim. Üstelik servis-volenin günümüz tenisinde daha sık kullanılması gerektiğini savunurum. Buna karşın bütün geri çizgi tenisçilerini defansif veya korkak olarak nitelemek akılalmaz bir cehalet örneği. Keşke birileri hücum tenisinin geri çizgiden de oynanabildiğini rahmetliye söyleseydi.

 Peki Uluç'un bütün görüşleri mi hatalı? Elbette hayır. Örneğin tenis seyircisinin yozlaştığına yönelik değerlendirmesi bir malumun ilamı. Öte yandan kendisinin uzun süren puanlar konusunda da ciddi bir haklılık payı bulunuyor. Bu tip puanlar, genellikle iki oyuncunun da riskli vuruşlardan kaçınmasının bir sonucudur ve kalitesiz tenise işaret eder. Ne var ki modern tenis, oyunun kalitesini puanların uzunluğuna endeksleyen büyük bir kitle yarattı. 

 Son tahlilde Uluç, tenis yorumlarken de bozuk saat gibiydi ve ara sıra doğruyu gösterirdi. O yüzden Roger Federer'i "koyunun olmadığı yerdeki Abdurrahman Çelebi"ye benzetmesi gibi bilumum saçmalıklarına gülüp geçmek gerekir. 

27 Aralık 2024

Capriati Skandalı ve Kadın Tenisine Getirdikleri

 Jennifer Capriati, 2004 yılında emekliye ayrıldığında üç kez Grand Slam şampiyonu ve eski dünya 1 numarasıydı. Ancak onun bu başarılar dışında tenis dünyasına bıraktığı önemli bir miras daha var.

 Henüz 13 yıl 11 aylıkken profesyonelliğe adımını atan Capriati, WTA Turu'na sansasyonel bir giriş yapmış ve katıldığı ilk üç turnuvanın ikisinde final oynamıştı. Kariyerinin ilk senesinde dünya sıralamasının ilk 10'una girmeyi başaran bu harika çocuk, CV'sine Roland Garros, Wimbledon ve Amerika Açık yarı finallerini eklediğinde 16 yaşını bile doldurmamıştı. 1992 Barselona Olimpiyatı'nda da altın madalyayı boynuna takan Birleşik Amerikalının ilerleyen yıllarda kadın tenisinin efsaneleri arasına girmesine kesin gözüyle bakılıyordu. Ne var ki kahramanımızın düşüşü de yükselişi gibi ani oldu.

 Dirseğindeki sakatlık nedeniyle 1993 sezonunu Amerika Açık'taki ilk tur yenilgisinin ardından kapatan Capriati, aynı yılın son günlerindeyse utanç verici bir haberle gündeme geldi. Genç raket, alışveriş için girdiği bir mağazadan 15 dolar değerindeki bir yüzüğü çalmakla suçlanıyordu. Adı bir anda hırsıza çıkan başarılı tenisçi, olaydan birkaç hafta sonra yaptığı açıklamada lise eğitimini tamamlamak için tenise ara verdiğini duyurdu. Oysa gerçek sebep çok farklıydı ve kısa süre içinde ortaya çıkacaktı.

 1994'ün Mayıs ayında Florida'daki bir otel odasına giren polisler 18 yaşındaki Capriati'yi uyuşturucuyla yakaladı. Yaşanan bu büyük skandal, yıldız ismin zihinsel sağlığının yerinde olmadığını gösteriyordu. Nitekim kendisi de aylar sonra New York Times'a verdiği röportajda depresyona girdiğini ve intihar etmeyi düşündüğünü söyleyecekti. Erken gelen başarı ve şöhretin omuzlarına bindirdiği ağır yükü kaldıramamıştı. 

 Bir süre madde bağımlılığı tedavisi gören Capriati, 1994'ten 1996'ya kadarki iki yıllık süreçte yalnızca bir maç oynayabildi ve dünya sıralamasının dışına çıktı. Onun bu ibretlik düşüşü, WTA yönetimini küçük yaşlarda profesyonel olan sporcularla ilgili bir dizi önlem almaya sevk etti. Kamuoyunda "Capriati Kuralı" adıyla bilinen ve 1995 yılında yürürlüğe giren kararlar, 14 yaşını doldurmayanlara profesyonelliği yasaklarken 18 yaşından küçüklere de turnuva kotası getirdi. Ayrıca 18 yaş ve altındaki oyuncular için bir eğitim programı hazırlandı.

 Yapılan son düzenlemelerle birlikte 15, 16 ve 17 yaşındaki kızlar, sırasıyla 10, 12 ve 16 WTA turnuvasına katılabiliyor. Ancak başarı ve eğitim programını tamamlama durumlarına göre maksimum beş turnuva daha oynayabiliyorlar. 14 yaşındakilerse ancak özel davet aldıkları takdirde WTA Turu'nda yarışabiliyor. Yakın dönemde bu kısıtlamalara tabi olan tenisçiler arasında Coco Gauff ve Mirra Andreeva gibi önemli isimler de bulunuyor.

14 Aralık 2024

Vurun Dopingliye!

 Maria Sharapova'nın pozitif çıkan doping testini kamuoyuna duyurmasının ardından nasıl çarmıha gerildiği hepinizin hafızasındadır. Tenisin tüm aktörleri, o dönemde Rus tenisçiye nefret kusmak için sıraya girmiş gibiydi. Hatta iş öyle bir noktaya varmıştı ki bir zamanlar uyuşturucu bağımlısı olan Jennifer Capriati bile hiç utanmadan Sharapova'ya dil uzatmıştı. 

 Belki Sharapova kadar büyük bir lince maruz kalmadılar ama Jannik Sinner ve Iga Swiatek de geçirdikleri doping soruşturmaları nedeniyle bir süredir eleştiri oklarının hedefinde. Hatırlayacağınız üzere bu iki isim, yasaklı maddenin vücutlarına bulaşı sonucu girmiş olmasından ötürü sembolik cezalara çarptırılmışlardı. Sinner'in men cezası almadan, Swiatek'inse yalnızca bir aylık uzaklaştırmayla paçayı kurtarması, tenis dünyasında bir çifte standart tartışmasının fitilini ateşledi. Daha önce yine doping nedeniyle kortlardan uzun süre ayrı kalan Simona Halep ve Tara Moore, meslektaşlarının kayrıldığını, kendilerininse mağdur edildiğini öne sürerek tenisin yönetim organlarına sitem ettiler.

 Öncelikle Halep ve Moore'un ciddi birer mağduriyet yaşadıkları doğru. Dava süreçlerinin çok uzamasından ötürü ikisi de dönmeleri gereken zamandan çok sonra kortlara dönebildi. Ancak bu iki vakayı Sinner ve Swiatek vakalarıyla bir tutmak mümkün değil. Zira hem Sinner hem de Swiatek, yasaklı maddenin kendilerine nasıl bulaştığını kısa süre içerisinde ve çok net bulgularla ispatladı. Oysa Halep ve Moore bunu yapamadı. Üstelik Halep, yasaklı madde kullanımının yanı sıra biyolojik pasaportundaki dengesizlikten de yargılandı. Hâl böyleyken herhangi bir kayırma ya da çifte standarttan bahsedilemez. 

 Öte yandan doping soruşturması geçiren meslektaşları hakkında atıp tutan veya onlar üzerinden prim yapmaya çalışan tenisçiler son derece çiğ bir davranış sergiliyor. Bu kişilere her insanın hata yapabileceğini ve aynı şeyin yarın kendi başlarına da gelebileceğini hatırlatmak gerekiyor. Kaldı ki hiçbir hatanız olmasa bile elde olmayan sebeplerden ötürü de pekala dopingli çıkabilirsiniz. Ne var ki bazıları, salt menfaat odaklı bir yaklaşımla düşene bir tekme daha vurmaya çalışıyor. Bunlar arasında Nick Kyrgios adında yarı zamanlı tenisçi, tam zamanlı sosyal medya trolü olan bir arkadaş da var. Ancak böylelerini ciddiye alıp konuşmak bile zül. 

7 Aralık 2024

Mansour Bahrami 6-0 Molla Rejimi

 Mansour Bahrami, internette viral olan videoları sayesinde tenisle hiç ilgilenmeyenlerin bile tanıdığı bir kişi. Tenis topu ve raketle yaptığı cambazlıklarla kortların neşe kaynağı olan bu adamın hayat hikayesi ise hem trajik hem de ilham verici.

 1956'da İran'da dünyaya gelen Bahrami, tenisle babasının bahçıvanlık yaptığı bir spor kulübünde tanıştı. Kulüp yönetimi, o yıllarda yalnızca zenginlere özgü bir spor olan tenisi onun gibi yoksul çocuklarının oynamasına müsaade etmiyordu. Bunun yerine zenginlerin maçlarında top toplayıcılık yapan minik Mansour, bir yandan da eline geçirdiği tava, faraş ve benzeri aletlerle boş bir yüzme havuzunda toplara vuruyordu. İlk raketine 12 yaşındayken kavuşan bu fakir ama yetenekli çocuk, bundan bir yıl sonra da İran Tenis Federasyonu tarafından fark ediliyor ve tam teşekküllü bir tenisçiye dönüşüyordu.

 Bahrami'nin 1970'li yıllarda başlayan ve son derece mütevazı olan profesyonel tenis kariyeri ise İran'da gerçekleşen İslam Devrimi'nin ardından bitme noktasına geldi. Bu noktada devrimin öncesi ve sonrasında yaşananları ana hatlarıyla anlatmakta fayda var.

 Devrimden evvel monarşiyle yönetilen İran'ın başında Pehlevi Hanedanı'ndan Şah Muhammed Rıza bulunuyordu. İkinci Dünya Savaşı sırasında ülkeyi işgal eden Müttefik Devletler tarafından babasının yerine tahta çıkarılan bu adam tam bir Batı kuklasıydı. Hükümdarlığı döneminde yaşanan en önemli olaylardan biri, İran petrollerini millileştiren Başbakan Muhammed Musaddık'ın Ajax Operasyonu adı verilen, İngiliz-Amerikan yapımı bir darbe sonucu devrilmesiydi. Darbeden evvel Musaddık'ı başbakanlıktan almayı deneyen Şah, bu girişimi başarısızlıkla sonuçlanınca yurt dışına kaçmış, darbeden sonra ise yeniden tahta geçerek tüm yetkileri eline almıştı. Kendisinin emperyalizm iş birlikçiliği işte bu kadar korkunç bir boyuttaydı.

 Şah'ın baskıcı yönetimi ve derinleşen ekonomik sorunlar, 70'lerin sonunda kendisine yönelik kitlesel protestoların giderek tırmanmasına sebep oldu. En nihayetinde yolun sonuna geldiğini anlayan Şah, ülkesinden 16 Ocak 1979'da temelli ayrıldı. Sürgünde bulunduğu Fransa'dan İran'daki İslamcı muhalefeti yöneten Ayetullah Humeyni ise 1 Şubat 1979'da vatanına geri döndü ve aynı yıl İran İslam Cumhuriyeti'ni ilan etti. Yeni kurulan insanlık düşmanı molla rejimi, Batı kültürüne ait olduğunu düşündüğü her şeyi yasakladı. Bunlar arasında pek tabii ki tenis de vardı.

 Devrimle biten süreç, Bahrami'yi zorlu bir ikilemde bıraktı: Ya ülkesini terk edecek ya da raketini asacaktı. Her şeye rağmen İran'da kalmayı tercih eden Bahrami, 1978'den 1981'e kadar hiçbir profesyonel turnuvaya katılamadı ve zamanını tavla oynayarak geçirdi. 1980'de yasakların bir nebze hafifletilmesi sayesinde başkent Tahran'da özel bir tenis turnuvası düzenlendi. Şampiyonluk ödülü ise Atina'ya uçuş biletiydi. Turnuvayı kazanan Bahrami, aldığı bileti kız arkadaşına hediye etmek istedi. Ancak o, bunu reddetti ve kendisine tenis kariyerini sürdürebilmesi için Fransa'ya gitmesini tavsiye etti. Dış işlerinde çalışan bir arkadaşının yardımıyla biletini değiştiren İranlı raket, Fransa'nın Nice şehrine uçtu ve hayatının en çileli dönemine geçiş yaptı.

 Fransa'ya gittikten sonra cebindeki tüm parayı kumarda kaybeden Bahrami, kalacak yeri de olmadığı için sokaklarda uyumak zorunda kaldı. Vize süresinin dolmasının ardından kaçak statüsüne düşmüştü ve ne zaman polis görse yolunu değiştiriyordu. 1981 yılındaki Roland Garros ise onun için bir dönüm noktası oldu. Wild card ile katıldığı turnuvada üç eleme turunu geçtikten sonra ana tablodaki ilk tur maçını da kazanmayı başardı. Basının büyük ilgisini çeken bu başarı, vizesinin yenilenmesini sağladı. 1986'dan itibaren Fransa dışına çıkmasına da izin verilen kahramanımız, 30 yaşındayken yeniden tam zamanlı bir ATP oyuncusu oldu. Roland Garros'ta çiftler finali oynayarak kariyerinin en büyük başarısına imza attığı 1989 yılında Fransa'dan vatandaşlık aldı.

 Hikayenin geri kalan kısmını hepinizin malumu. Akrobatik vuruşları ve sempatik karakteriyle pek çok gösteri maçına davet edilen Bahrami, yıllar içinde tenis dünyasının en büyük şovmenine dönüştü. Hayatında hiç tenis dersi almamış olan bu adam, tenisi kazanmak için değil, insanları eğlendirmek için oynadı ve oynamaya devam ediyor.

24 Kasım 2024

Şafak Hanım Geldi Ama Dertler Bitmedi

 Bilgin Gökberk üstadımızın sıklıkla söylediği gibi AKP'nin yeni Türkiye'sinde seçim yok, "seçin" var. Bunun bir örneğini de yakın zamanda Türkiye Tenis Federasyonu'nda gördük. İktidarın desteğini arkasına alan Şafak Müderrisgil, tek aday olarak girdiği başkanlık seçiminin ardından Türk tenisinin yeni patronu oldu. Yani iktidar Şafak Hanım'ı seçin dedi, genel kurul da seçti. 

 Seçimden evvel son derece iddialı bir şekilde adaylıklarını duyuran Esat Tanık ve İsmail Geliç, tıpkı iktidar tarafından üstü çizilen bir önceki başkan Cengiz Durmuş gibi ilerleyen süreçte yarıştan çekildi. Bu da gösteriyor ki Türkiye, artık spor federasyonları düzeyinde bile demokrasinin d'sinin olmadığı bir ülke hâline geldi.

 Devrik başkan Cengiz Bey, dokuz yılı aşkın görev süresi boyunca Türk tenisinin tüm paydaşlarına illallah ettirmişti. Milli sporcular da dahil olmak üzere kendisinden şikayet eden herkese kin güden kahramanımız, koltuğunu koruyabilmek adına aklınıza gelebilecek her yola başvurdu. Tenis kulüplerine oy karşılığında organizasyon yağdırdı, federasyonun sosyal medya hesaplarını kişisel reklamı için kullandı ve sürekli medyada boy gösterdi. Fakat hiçbiri kaçınılmaz sonu engelleyemedi. Talimatla oturduğu makamdan talimatla ayrıldı.

 Şafak Hanım, muhtemelen Cengiz Bey kadar kötü bir yönetim sergilemeyecektir. Kendisinin gelişi, tenis camiasına bir nebze de olsa nefes aldıracaktır. Ancak çiçeği burnunda başkandan ülke tenisini ihya etmesini beklemek hayalcilik olur. 

 Türkiye'deki mevcut güç ilişkileri içerisinde herhangi bir spor federasyonunun görevini layıkıyla yerine getirebilmesi mümkün değil. Çünkü federasyonları arpalık olarak kullanma anlayışı, şu anki iktidar döneminde şahikasına ermiş vaziyette. Hâl böyleyken Şafak Hanım'ın göbekten bağlı olduğu iktidarın izni olmadan tek bir adım atma şansı yok. Zaten kendisinin de böyle bir niyeti olduğunu düşünmüyorum. Her federasyon başkanı gibi o da Türk sporuna hizmetten çok şahsi ikbalinin peşinde.

 Son tahlilde federasyonlar aracılığıyla yandaş besleyen zihniyet yok olmadığı müddetçe Türk sporu bir milim ileri gidemez. Ahmet gider, Mehmet gelir fakat günün sonunda değişen hiçbir şey olmaz.

7 Eylül 2024

Bahisçiler Tenisçilerin Başını Ağrıtıyor

 Bahisçilerin tenisçilere yönelik sosyal medya tacizleri, Caroline Garcia'nın Amerika Açık ilk turunda elendiği maçın ardından yaptığı paylaşımla bir kez daha gündeme geldi. Kendisine gelen tehdit ve hakaret mesajlarından birkaç örnek sunan Fransız raket, 30 yaşında olmasına karşın bu tip mesajlardan hâlâ etkilendiğini belirtti. Tenisin bahis şirketleriyle arasına mesafe koyması gerektiğini savunan Garcia, bahisçi tacizi konusunda yetkilileri daha ciddi tedbirler almaya davet etti.

 Garcia'nın açıklamasına iliştirdiği taciz mesajlarında "Kendini silahla vurmalısın.", "Sirke ait bir palyaço.", "Umarım annen yakında ölür." ve "Sen bir b.k parçasısın." yazıyor. Bahis sektörünün büyümesiyle birlikte pek çok tenisçi sosyal medya üzerinden işte böylesi alçaklıklara maruz kalıyor. Bunları yazanlar, kumarda kaybettikleri paranın hırsını oyunculardan çıkarmaya çalışan ruh hastaları.

 Tenisin yönetim organları, şimdiye dek bu sorunun çözümüne ilişkin bazı adımlar attı. Örneğin Roland Garros, geçtiğimiz yıldan itibaren Bodyguard isimli bir yapay zeka teknolojisini oyuncuların kullanımına sundu. Bu teknoloji sayesinde isteyen oyuncular; Facebook, Instagram, X, Youtube, Tiktok ve Discord'daki küfür, hakaret ve tehdit içerikli yorumları otomatik olarak filtreleyebiliyor. Uygulama, aynı zamanda bu tip mesajları ilgili birimlere rapor ediyor. Roland Garros'un bu hamlesinin ardından ITF, WTA, Wimbledon ve Amerika Açık da geçtiğimiz yılın sonunda Threat Matrix isimli benzer bir uygulamayı hayata geçirdi.

 Sözünü ettiğimiz girişimler, kıymetli olmakla birlikte maalesef sorunu kökünden çözmüyor. Nitekim Garcia da yapay zeka uygulamalarını kullandığı hâlde taciz mesajlarından kurtulamadığını söylüyor. Sosyal medya ve bahis oyunları tüm dünyada yasaklanamayacağına göre bu sorunu tamamen ortadan kaldırmak da mümkün değil. Söylemesi belki üzücü ama tenisçilerin mevcut durumu kabullenerek sosyal medya zorbalıklarıyla yaşamayı öğrenmeleri gerekiyor. Bu, özellikle genç tenisçiler için zihinsel anlamda çok meşakkatli bir süreç olabilir. Bu noktada da oyunculara gerekli eğitimlerin ve psikolojik desteklerin sağlanması şart.

10 Ağustos 2024

Tenisçilere Robot Muamelesi Yapılmamalı

 Teniste saygısızlığın ve terbiyesizliğin elbette yeri olmamalı. Çirkin davranışlar sergileyen oyuncular mutlaka ama mutlaka cezalandırılmalı. Aksi hâlde Nick Kyrgios gibi canavarlar yaratırsınız. Bununla birlikte cezaların da işlenen suçlarla orantılı bir şekilde verilmesi gerekiyor. Ne var ki geçtiğimiz hafta düzenlenen Citi Açık'ta kantarın topuzunun tamamen kaçtığı bir karara imza atıldı. 

 Denis Shapovalov, turnuvanın çeyrek finalinde Ben Shelton ile kozlarını paylaşıyordu. İlk seti 7-6(5) kaybeden Kanadalı raket, ikinci setin tie-break'inde 5-3 gerideyken oynanan puanda backhand'ini fileye taktı. Yaptığı hataya sinirlenen 25 yaşındaki tenisçi, önce raketini yere fırlattı, ardından da tribündeki bir seyirciyle diyaloğa girdi. Ağzından f ile başlayan malum küfrün çıktığı anlaşılan Shapovalov, korta çağrılan süpervizör tarafından diskalifiye edildi. 

 ATP kurallarına göre turnuvadan ihraçla cezalandırılan bir tenisçi, ilgili turnuvadan kazandığı puan ve para ödülünün tamamını kaybediyor. Ancak ATP, Shapovalov'dan gelen itiraz üzerine cezayı hafifletti ve oyuncunun kazandığı ödüllerinin tamamının korunmasına hükmetti. Bununla birlikte Shapovalov'a 36 bin 400 dolarlık bir para cezası kesti.

 Shapovalov'un başına gelenler, tenis dünyasından ciddi bir tepki gördü. Konuyla ilgili olarak özellikle Daniil Medvedev'in yaptığı şu yorumlar son derece isabetliydi:

 "Bana göre Denis diskalifiye edilmemeliydi. Televizyondan duyduklarımıza bakılırsa uyarıyı, belki de para cezasını hak ederdi ama hepsi bu. Dolayısıyla çıkan karara gerçekten çok şaşırdım. Şu anda ATP'nin yaptığı bazı şeylerin iyi, bazılarının ise pek iyi olmadığını görüyorum. Ancak nereye gittiklerini bilmedikleri izlenimine kapılıyorum. Formula 1 ve futbol gibi olmak istiyorlar. Ancak etraflarında sirk ve gösteri varken oyunculardan robot gibi sakin olmalarını isteyemezsiniz. Oyuncular ve seyirciler için her şeyin daha net olması gerekiyor."

 Tenisi gerçekten sevenler, kortların sirke dönüşmesine de oyunculara robot muamelesi yapılmasına da sonuna kadar karşı çıkmalı. Basit bir küfür hadisesinden dolayı bir tenisçiyi turnuvadan ihraç etmek asla adil olmadığı gibi son derece gayriinsani bir uygulama. Üstelik ATP'nin kural kitapçığında sözlü taciz durumunda doğrudan ihracı öngören bir madde de yok. Bu noktada takdir, tamamen süpervizörlere bırakılmış. Onların da bu yetkiyi kullanırken tenisçilerin birer insan olduğu gerçeğini unutmamaları gerekiyor.

2 Temmuz 2024

Çim Tenisin Asli Zeminidir

 "Çim, tenis değil, inekler içindir." Bu sözü, ilk defa İspanyol tenis efsanesi merhum Manolo Santana sarf etmişti. Daha sonrasında Ivan Lendl, Marcelo Rios ve Marat Safin gibi önemli oyuncular tarafından tekrarlanan bu aforizma, doğrudan doğruya çim kort karşıtı bir söylem olsa da aslında bu oyuncuların çimde arzuladıkları başarılara ulaşamamalarının yarattığı hayal kırıklığının dışavurumuydu. 

 Tenisçilerin çim korttan şikayet etmeleri bir yere kadar anlaşılabilir. Zira topun alçak sektiği, yüksek hızlı ve kaygan çim zeminlere uyum sağlamak gerçekten kolay değil. Hele ki taban tabana zıt özelliklere sahip toprak zeminden çok kısa bir süre içinde çime geçmek zorunda olmaları oyuncuların işini daha da güçleştiriyor. Tüm bunlara karşın çimde tenis oynanmaması gerektiğini savunmaksa bu oyunun tarihine dair derin bir cehalete tekabül ediyor. 

 Araştırmacılar, tenisin bugünkü formuyla ilk kez 19. yüzyılın sonlarında İngiltere'nin Birmingham şehrinde "lawn tennis", yani çim tenisi adıyla oynandığını düşünüyor. Nitekim ulusal ve uluslararası düzeyde kurulan ilk tenis federasyonlarında da bu ismin geçtiğini görüyoruz. Bugün USTA olarak bildiğimiz Birleşik Devletler Tenis Birliği'nin ilk adı USLTA'dır. Aynı şekilde Uluslararası Tenis Federasyonu da ITF değil, ILTF adıyla kurulmuştur. Bu iki kurumun daha sonrasında adlarından çıkardığı lawn (çim) ifadesini Büyük Britanya tenisinin en büyük yönetim organı olan Lawn Tennis Association ise hâlen koruyor. 

 Oyunun isminin çim tenisi olduğu dönemde dört Grand Slam'in üçü çim zeminde düzenleniyordu. Wimbledon'ın yanında Amerika Açık 1975'e, Avustralya Açık da 1988'e dek çim kortlarda oynanmıştı. Daha sonrasında Amerika Açık üç yıl toprak kort aktarmalı olarak, Avustralya Açık ise doğrudan sert zemine geçiş yaptı. 

 Tüm bunlardan da anlaşılacağı üzere çim, tenisin ilk ve geleneksel zeminidir. Tenisin adını aldığı zeminde oynanmamasını isteyenler bu sporun tarihini hiçe saymaktadır. Kaldı ki çim, tenisle olan varoluşsal ilişkisine rağmen profesyonel turda en az turnuvaya sahip zemin konumunda. Süresi bir ayı ancak geçen çim sezonunda ATP'nin dokuz Masters turnuvasından hiçbiri oynanmıyor. Hâl böyleyken çim tenisini lağvetmek, günümüz tenisinde zaten asgari düzeyde olan çeşitliliği ve seyir zevkini tamamen ortadan kaldıracaktır. 

19 Haziran 2024

Olimpik Tenise Doğru Şekilde Yaklaşmak

 Aryna Sabalenka ve Ons Jabeur gibi kadınlar tenisinin iki ağır topu, bu yıl Paris'te düzenlenecek olan Olimpiyat Oyunları'nda yer almayacaklarını duyurdu. Emma Raducanu da oyunlar için kendisine teklif edilen wild card'ı geri çevirdi. Organizasyonun başlamasına bir aydan fazla bir süre varken peş peşe gelen bu çekilme haberlerinde Paris 2024'teki tenis maçlarının toprak kortta oynanacak olmasının ciddi bir payı bulunuyor. Zira çim kort sezonunun bittiği, sert kort sezonunun sırada beklediği bir dönemde toprağa geri dönmek tenisçiler açısından oldukça riskli. Ancak en az bunun kadar üzerinde durulması gereken bir neden daha var ki o da Olimpiyat Oyunları'nın yaygın kanının aksine tenis nezdinde pek bir kıymetinin bulunmaması. 

 Olimpiyat Oyunları ile olan ilişkisi öteden beri çalkantılı olan tenis, 1924'ten sonra kaybettiği olimpik spor statüsünü ancak 1988'de geri alabildi. Rio 2016'dan bu yana ise Olimpiyat Oyunları tenisçilere sıralama puanı kazandırmıyor. ATP ve WTA'nın son kez puan verdiği Londra 2012'de tek erkeklerin altın madalyalı ismi 750, tek kadınlarınki de 685 puanı hanesine yazdırıyordu. En değerli hâliyle bile Masters'lar ile 500'lük turnuvalar arasında bir önem derecesine sahip olan Olimpiyat Oyunları'nın gerek geçmişte gerekse de bugün elit tenisçiler açısından bir hedef turnuva olduğunu söylemek çok güç.

 Tenisin son derece yoğun olan sezonluk takviminde oyuncular, form durumlarını Grand Slam'lerde en yüksek seviyeye çıkacak şekilde ayarlamaya çalışırlar. Çünkü tenisin zirvesi, bu dört büyük turnuvadır. Hâl böyleyken hiçbir elit tenisçiden Olimpiyat Oyunları'nı merkezine alan bir sezon planlaması bekleyemezsiniz. Böyle bir durum, ancak Novak Djokovic gibi olimpiyat altını hariç her şeyi kazanmış ve kariyerinin sonuna gelmiş biri için mantıklı olabilir. 

 Velhasıl, Olimpiyat Oyunları'nın kimi sporlar için taşıdığı anlam ve önem tenis özelinde geçerli değildir. Küçük tenisçi adayları, gelecekteki hedefleri sorulduğunda Grand Slam kazanmak ya da dünya 1 numarası olmak istediklerini söylerler. Hiçbirinden Olimpiyat lafını duyamazsınız.

 Tüm bu gerçeklere rağmen Türkiye'de Olimpiyat Oyunları'na öncelik veren bir tenis yönetimi mevcut. Nitekim Türkiye Tenis Federasyonu'nun mevcut başkanı, basına verdiği hemen her demeçte Olimpiyat Oyunları'na vurgu yapıyor. Üstelik yine kendisinin beyanlarından "Olimpiyat Oyunları'na hazırlık" kapsamında desteklenen tenisçiler olduğunu öğreniyoruz. Dünyada kendi oyuncularını Olimpiyat Oyunları'na hazırlayan ya da Olimpiyat Oyunları için destekleyen başka bir tenis federasyonu herhalde yoktur. Muhtemelen yalnızca Türkiye'ye özgü olan bu saçmalık, tenis federasyonumuzun göbeğinden bağlı bulunduğu siyasi iktidarın olimpik başarıları önemli bir propaganda malzemesi olarak görmesinden ileri geliyor. Bu kokuşmuş zihniyetin Türk olsalar Sabalenka, Jabeur ve Raducanu'ya neler yapacağını ise varın siz düşünün.