12 Ekim 2017

Zenginin Parası Çenemizi Yormasın


 Maria Sharapova'nın önümüzdeki ayın sonunda İstanbul'a Çağla Büyükakçay'la gösteri maçı yapmak için gelecek olması, hiç de yabancı olmadığımız bir kavramı yeniden gündeme getirdi. İngilizcesi "appearance fee", Türkçede de en yaygın karşılığı ayakbastı parası olan ve davet edilen yıldız sporculara ödenen yüklü meblağlar, öteden beri kimilerinin büyük tepkisini çekiyor. Ne var ki bu tepkilerde haklılık payının olduğunu söylemek pek mümkün değil.

 Evvela geçmişte ülkemize gelen pek çok yıldız sporcuya olduğu gibi Sharapova'ya ödenen para da özel sektörün kasasından çıkıyor. Bu yatırımı yapanlar, karşılığını alamayacaklarını düşünseler zaten böyle bir işe girişmezler. Nitekim hâlihazırda pazarlanabilirliği en yüksek kadın sporcu olan Sharapova'nın aldığı paradan daha fazlasını üretebilmesi de son derece olası. Yani ortada her iki tarafın da kazandığı bir "win-win" durumu söz konusu.

 Peki Maria'ya ödenen para ülke tenisine harcanamaz mıydı? Elbette böyle bir ihtimal var fakat amentüsü kâr olan özel sektörün böyle bir şeye tenezzül edeceğini düşünmek saflık olur. Kaldı ki bu, onların değil, devasa bütçesini ülke tenisi yerine yandaşlara akıtmakla meşgul olan federasyonun işi.

 Tüm bunlarla birlikte Sharapova gibi büyük bir yıldızı ölü sezonda Florida'daki malikanesinden kaldırıp saatler süren uçak yolculuğunun ardından
İstanbul'a getirebilmeniz için para ödemekten başka şansınız yok. Bu, sadece gösteri maçları için değil, katılım zorunluluğunun olmadığı düşük profilli resmi turnuvalar için de geçerli. Söz gelimi yıldız oyuncular, ellerindeki oynamakla yükümlü olmama kozunu gayet profesyonel bir şekilde paraya tahvil ediyor. Yoksa Roger Federer'in ATP 250 ve 500 seviyesindeki bazı turnuvalarla uzun süreli kontratlar yapması boşuna değil.

 Son tahlilde ayakbastı parası, tamamı ile oyuncu kaynaklı bir mevzu. Erkekler tenisinde öteden beri yasal olan bu uygulama, kadınlar turunda ise 2010 yılına kadar el altından yürütülüyordu. WTA de bu nedenle aynı yıl yasağı kaldırarak fiili durumu resmiyete döktü. 


 Velhasıl, bir Grand Slam ya da katılım zorunluluğu olan başka bir
prestijli turnuva düzenlemiyorsanız Sharapova ayarındaki yıldız isimleri ülkenize getirebilmek için kesenin ağzını açmak zorundasınız. Bu parayı da özel sektör ödediğine göre bizim gibi züğürtlerin çene yorması anlamsız.

20 Eylül 2017

Tenisimizin Sosyal Medya Çilesi


 Sosyal medyadaki hadsizlikler, günümüzde hemen herkesin şikayet ettiği bir konu. Bunlardan duyulan rahatsızlık artık öyle bir noktaya geldi ki insanlar, paylaşımlarını yoruma kapatmaya ve hatta belli ülkelerden profillerine erişimi engellemeye başladılar. Aynı dertten fazlasıyla muzdarip olan milli tenisçi Çağla Büyükakçay da geçtiğimiz günlerde Twitter hesabından yayımladığı mesajlarla isyan bayrağını çekmiş oldu.

 Söz konusu mesajlarda
Çağla'nın "aciz kumarbazlar" olarak tanımladığı bir kitle var ki bunlar, asla iflah olacak cinsten değil. Kuponunun yatmasına sebep olduğunu düşündüğü bir sporcuya galiz küfürler yağdırmayı kendine hak gören bu bahisçi tayfası, Twitter ve benzeri mecralardaki patolojik vakalar arasında durumu en ağır olanlardan. Dolayısıyla ben de bu yazıda onları değil, görece daha masum olan bazı 'akbabaları' ele alacağım.

 Twitter üzerinden tenisçilerimizi her fırsatta yerden yere vuranlar, evvela böyle bir hakları olmadığının farkına varmalılar. Buna hakları yok çünkü tenis, bireysel bir spor. Buradaki bireysel sözcüğüyle kastedilen, başarının da başarısızlığın da tüm sorumluluğuyla birlikte sporcunun kendisine ait olmasıdır. Söz gelimi bir tenisçi, elde ettiği herhangi bir sonuçtan ötürü kimseye hesap vermek zorunda değildir. Bu durum, elbette onları eleştiriden muaf tutmuyor lakin sosyal medyada bu sporcular hakkında yazılanları da eleştiri kapsamında değerlendirmek art niyetli bir yaklaşım olur.

 "Vasatsın.", "Zaten elenmesen şaşardık.", "Size verilen desteğe yazık günah!", "Ne başarısı var şu adamın/kadının Allah aşkına?" tarzı yorumlarda kullanılan dil, eleştiriden ziyade hesap sorma ve yargılamaya yönelik. Oysa Çağla ve diğer milli tenisçilerimizin sizin isterik milliyetçi duygularınızı okşamak gibi bir vazifesi yok. Kaldı ki eğer bu yorumları gerçekten milliyetçi saiklerle yapıyorsanız bu sivri dilinizden nasibini alması gereken sporcular değil, ülke sporunu yönetemeyenlerdir.

 Çağla'nın başarılarına burun kıvırıyorsanız buyurun, daha iyisini siz yetiştirin. Yok yetiştiremiyorsanız da bunun hıncını bu ülkeye rağmen yaptıklarıyla saygıda kusur etmemeniz gereken insanlardan çıkarmayın. Tepkinizi tırnaklarıyla kazıyarak bir yerlere gelenlere değil, sisteme yöneltin. Bu sporculara zaten ihsan olamıyorsunuz, bari gölge etmeyin.

31 Ağustos 2017

Garip Olan Ne?


 Amerika Açık başlayalı dört gün oldu ama tenis kamuoyu oynanan maçlardan ziyade Andy Murray'nin turnuvadan çekilmesini konuşuyor. İlk bakışta son derece sıradan bir olay gibi görünen bu durumun gündemi meşgul etme nedeniyse İskoç raketin ana tablo kuraları çekildikten sonra kararını açıklamamış olması. Nitekim dünya 1 numarası Rafael Nadal da ilk tur maçından sonra düzenlediği basın toplantısında "Zamanlama manidar." kabilinden bir yorumda bulundu konuyla ilgili.

 Açıkçası Nadal'ın neyi ima ettiğini tam çözemedim fakat anladığım kadarıyla Murray'e olan tepkilerin altında turnuvadan çekilme kararını ana tablo kuralarından önce açıklamayarak olası bir Federer-Nadal finalinin önüne geçmesi yatıyor. Farz edelim ki Murray hakikaten böyle bir hinlik düşünmüş olsun. Peki bunun İskoç tenisçiye ne gibi bir faydası olacak? Murray için bir Grand Slam'de yer alabilmek mi daha önemli yoksa rakiplerini finalden önce birbirine kırdırmak mı? Bu seviyedeki bir oyuncunun böylesine küçük hesapların peşine düşmesi sizce ne kadar mantıklı?

 Murray'nin turnuvadan neden cumartesi günü çekildiğinin çok basit bir izahı var ki aslında bunu en iyi bilenlerden birinin de Nadal olması lazım. Bir tenisçi daha önceden katılmayı düşündüğü bir turnuvada, hele ki o turnuva bir Grand Slam ise, oynayabilme ihtimalini sonuna dek kovalar. Şayet oynayabileceğine dair en ufak bir ümidi varsa sakatlığı tam iyileşmemiş olsa dahi korta çıkmayı yeğler. Öyle olmasaydı bugün Sharapova, her iki bileğine de kolluk geçirerek Amerika Açık'ta raket sallamazdı.

 Velhasıl, Murray'nin veya başka bir oyuncunun bireysel bir spor olan teniste herhangi bir rakibini düşünerek hareket etmesinin normal şartlar altında mümkünatı yok. Murray'i kendi kariyeri ve başarıları ilgilendirir, Federer ve Nadal'ın oynayacağı muhtemel finaller değil.

29 Ağustos 2017

Sabrın Sonu Selamet


 Hayatta bazen aksilikler birbirinin peşi sıra gelir. Sanki bütün terslikler sıraya dizilmiş de ortaya çıkmak için bir kıvılcım bekliyormuş gibi hissedersiniz kimi zaman. Sharapova da son iki yılda bu duyguyu çokça yaşamış olmalı.

 Rus yıldız, 15 aylık cezasının bitimiyle kortlara yeniden döndüğünde artık kendisini doya doya izler, ona olan özlemimizi gideririz diye düşünüyorduk. Ancak bu defa da başka şeyler girdi Masha'yla tenisin arasına. Roma Açık'ta uyluğunu sakatladığı gün, hem Roland Garros'a yaptığı wild card başvurusu reddedilmiş hem de Wimbledon'da ana tablo oynama şansını kaybetmişti. 24 saatten kısa bir süre içinde yaşanan bu kadar kabus, en sağlıklı bünyenin bile majör depresyona girmesi için kafiydi. Ne var ki Rus raketin başına gelenler bunlarla da sınırlı kalmayacaktı.

 Üç ayı da sakatlığa heba ettikten sonra Stanford'da yeniden işbaşı yaptı Sharapova. Beklenti, kötü günlerin geride kalacağı yönündeydi. Nitekim o da ilk tur maçını kazanarak turnuvaya güzel bir başlangıç yapmıştı. Fakat düşene bir darbe de sol ön kolundan geldi. Kendisini sevmeyenlerin bile sinirini yıpratacak raddeye gelen bu uğursuzluklar silsilesi Maria'yı dert babasına çevirmişti. Öyle ki Montreal ve Cincinnati'de de içine atmak zorunda kaldı. Pat diye patladığı yerse dün gece oynadığı Amerika Açık ilk tur maçı oldu. Uzun zamandır dolup taşan Rus tenisçi, 1 numara hesapları yapan Simona Halep'in üzerine gök gürültülü yağmur gibi yağdı.

 İki yıldır bunca derde gark eylemiş bir oyuncunun bu süreçte aklını çayıra salması da son derece kuvvetli bir ihtimaldi tabii. Nitekim bu gözler, bu sıkıntıların çeyreğini bile yaşamadıkları hâlde kariyerleri mahvolan Dinara Safina'ları, Ana Ivanovic'leri, Caroline Wozniacki'leri, Eugenie Bouchard'ları da gördü. Sharapova'yı bunlardan ayıransa yaptığı işe olan saygısı ve adanmışlığı elbette. Zaten bu hasletlere sahipseniz er ya da geç bütün zorlukları aşıyorsunuz. Dün geceki de bunun ihtişamlı bir örneğiydi sadece.

 Bundan sonra iş, Maria'nın raketinde bitiyor. Dünya 2 numarasını eleyebildiğine göre şampiyon olamaması için hiçbir sebep yok. Lakin bundan daha önemlisi, Halep'i devirdiği maçta 2008 öncesindeki hareket kabiliyetine kavuşmuş gibi görünmesi. Eski çabukluğuna kavuşan bir Sharapova'nın da şu anki kadınlar turunda terör estirmesi işten bile değil.

25 Ağustos 2017

Tek El Bitmez Sadece Azalır



 Tabiatta her şeyin zıttıyla kaim olduğu söylenir. Söz konusu tenis olduğunda da durum böyledir. Dahası, bu zıtlıklar arasında mutlak bir üstünlük de kurulamaz çoğu zaman. Örneğin uzun boyun kısa boydan daha avantajlı olduğunu söyleyemezsiniz teniste. Nitekim aynısı tersi için de geçerlidir. Çünkü iki durumun da kendine göre avantajları ve dezavantajları vardır. Teniste de başarının yolu, kendi avantajlarınızı mümkün olduğunca ön plana çıkararak rakiplerinize kabul ettirebilmekten geçer.

 Girizgahı bu şekilde yapmamın sebebi, tenisseverler nezdindeki yanlış bir algı. Bugün tenisi yakından takip edenlerin pek çoğu, tek el backhand’i bir zaafiyet göstergesi olarak yorumluyor. Bu vuruşun oyunculara hiçbir avantaj sağlamadığı ve backhand’in makbulünün çift el olduğuna dair yaygın bir kanı var. Bu görüşün temel dayanağı ise hiç kuşkusuz tek el kullananların neslinin giderek tükeniyor olması. Ne var ki tek elcilerin azınlıkta kalması, bu vuruşun efektif olmamasından kaynaklanmıyor.

 Evvela tenise başlama çağındaki bir çocuğun anatomik özellikleri itibarı ile çift el kullanmaya daha yatkın olduğunu söylemek lazım. Buna karşın tek el backhand’i istenilen güç ve tesirde vurabilmek içinse uzun bir zamana ihtiyaç vardır. Tek el backhand’i olgunlaştırmak için geçen bu sürede bir oyuncunun arzuladığı sonuçları alamaması da son derece olasıdır ki bu noktada tenisçi adaylarının büyük bir kısmı, kısa vadede başarıyı tercih ettiklerinden çift ele yönelirler. Söz gelimi, mağlubiyetlerin yaratabileceği zihinsel zorlukları göze alamazlar.

 Öte yandan tenisin yıllar içinde değişen kimyası da tek el kullananların sayısının azalmasında önemli bir etken oldu. Servis-volenin geçer akçe olduğu yıllarda oyunculara slice ve volede büyük kolaylık sağlayan tek el backhand revaçtaydı. Nitekim efsanevi raket Pete Sampras’ın backhand’inin antrenör telkiniyle çift elden tek ele dönüştürüldüğünü de biliyoruz. Ancak dip çizgi rallilerinin ağırlık kazandığı günümüzde tek el backhand’in bu cazibesi de ortadan kalkmış durumda.

 Tüm bunlara rağmen tenis dünyada oynanmaya devam ettiği müddetçe tek el backhand de hep var olacaktır. Uygulamadaki zorluk ve oyunun şu anki dinamikleri bu vuruşun önünde ciddi bir engel teşkil etse de tek el backhand’in oyuncuların vuruş portföyünü ne kadar genişlettiği de ortadadır. Tek tip, fabrikasyon tenisçilerin adeta kol gezdiği günümüz tenisinde tek el backhand, sağladığı avantajlarla fark yaratmaya devam edecektir.

14 Ağustos 2017

Marsel'in Tomic Sendromu


 http://www.tenisaktuel.com/marselin-tomic-sendromu/

 Bu satırlarda Marsel İlhan'a düzdüğüm methiyelerin haddi hesabı yoktur. Ancak geldiğimiz noktada Marsel'i övmek şöyle dursun, Twitter'da kendisiyle alay edenlere dahi tek laf edemez olduk. Çünkü Marsel, aradan geçen zamanda tıpkı o goygoycuların sürekli şikayet ettiği gibi devamlı ilk turlarda elenen bir oyuncuya dönüştü. Dahası, ilk 1000'de bile yer almayan oyunculara karşı üst üste maçlar kaybetti.

 Marsel'in son yıllardaki fecaat performansıyla Twitter'daki zevzeklerin değirmenine su taşıdığı bir gerçek olsa da aynı zevzeklerin ilk 100'e girdiğinde de bu adamla akılları sıra dalga geçtiklerini unutmamak lazım. Bunun altında da pek tabii ki söz konusu kitlenin cehalet ve şuursuzluğu yatıyor. Okumayan, kendisini geliştirmeyen, üretmeyen ve tüm bunlar yetmezmiş gibi bir de üretenlere küfreden bu utanmazların elbette kâle alınacak hiçbir tarafı yok.

 Gelgelelim Marsel'in şu anki içler acısı hâlinin sorumlusu da bizzat kendisi. Bir tenisçinin elbette formsuz dönemleri, düşüşleri olur fakat Marsel'in problemi çok daha başka. Onunkisi daha ziyade bir Bernard Tomic vakası. Belki Avustralyalı meslektaşı gibi dillendiremiyor ama Marsel de uzun bir süredir cebine giren paradan gayrısını umursamıyor. Yoksa kendisini yeniden vitrine çıkaran antrenörünü idman temposu yoğun diye kovmazdı herhalde! Hele ki o ayrılıktan sonra nasıl tepetaklak olduğu da ortadayken...

 Tenis, en nihayetinde bireysel bir spor ve Marsel de bu oyunu bizim milliyetçi duygularımızı kabartmak için oynamıyor. Ne var ki bu kafayla devam ettiği takdirde kendisini böylesi bir vurdumduymazlığa iten federasyon desteğini de günün birinde yitirebilir. Nitekim bu iş için gerekli dalavere ortamı da o çevrelerde fazlasıyla mevcuttur. Bu konuda kendisini çok geç olmadan uyarmak istedim.

10 Ağustos 2017

Maria'yla Basınımızın Rezillik Tarihi


 http://www.tenisaktuel.com/mariayla-basinimizin-rezillik-tarihi/

 Büyük sporcu yetiştirmek zordur, uzun zaman alır. Yıllardır iki ismin etrafında dönen kadın tenisinin üçüncü bir oyuncuya hâlâ kavuşamamasının altında yatan temel neden de budur. Yıldızlığın bir üst mertebesinde ise ünü sporun da dışına taşan ikonik karakterler yer alır. Yetişmesi için onlarca yıl beklemek gereken böylesi sporculardan biri de hiç kuşkusuz Maria Sharapova'dır.

 Tenis ve daha da genellersek spor dünyasında böylesine müstesna bir yeri olan Rus tenisçi, hiç kuşku yok ki tenise yatırım yapan bir kurum için yapılabilecek en doğru seçim. Değil tenis oynamak, konser vermeye bile gelse binlerce seyirciyi tribüne çekecek bir marka Sharapova. Dolayısıyla kendisine ödenen paranın karşılığını fazlasıyla verecektir.

 Masha'nın  Türkiye'ye gelecek olması iyi güzel de Rus yıldızın adı ülkemizle yan yana geldiğinde maalesef pek hoş şeyler çağrıştırmıyor. Bunun da yegane sebebi, ahlaksızlık konusunda master yapmış Türk basınından başkası değil.

 2011'de WTA Championships için yolu ülkemize düştüğünde İstanbul'a sakatlığına rağmen gelmişti Sharapova. Grupta ilk iki maçını kaybettikten sonra turnuvadan çekilme kararı alınca ellerini ovuşturan Türk medyası, eşine ancak İngiltere'nin rezil tabloid gazetelerinde rastlanabilecek türden deli saçması bir haber patlattı. Yetmedi, bir de bunu dönemin spor bakanına soru olarak yöneltti. Haşmetmeapları ise tepkisini Rus rakete çemkirerek verdi.

 Sharapova özelinde ülke gazeteciliği açısından bir diğer utanç vesikası ise Türk-Rus ilişkilerinin gerildiği döneme tekabül etti. O vakitler milliyetçiliğin altını nasıl harlasak diye düşünen birkaç işgüzar, bu sefer de Google Translate ve Photoshop yordamıyla Sharapova'ya Türkiye'yi kötületti. Fakat gözden kaçırdıkları bir nokta vardı: Rus tenisçi, sosyal medya paylaşımlarını İngilizce yapıyordu.

 Birkaç ay evvel sosyal medya aracılığıyla yayılan ve bugün hâlâ dolaşımda olan o iğrenç safsatadan ise hiç bahsetmiyorum zira midem kaldırmıyor. Son tahlilde eli kalem tutan üç beş şaklabanın ne yazdığının elbette bir önemi yok ancak yine de sinirlerimiz zıplamasın. Sharapova gelsin, oynasın ve kendisini Türk medyasının gazabından korusun.

8 Ağustos 2017

Tenisin Bitmeyen Tartışması



 Zemin meselesi, öteden beri tenisin en temel tartışma konularından biri olmuştur. Nitekim bu yılki Wimbledon'da da kortların yavaşlığı üzerine çokça konuşuldu. Aslına bakarsanız turnuva zeminleri son yıllarda gayet bilinçli bir şekilde yavaşlatılıyor. Bu uygulamanın altında da tüccar kafalı turnuva organizatörlerinin imzası var.

 Birçok tenisseveri yalnızca kortta olan biten ilgilendiriyor belki ama ekran karşısında izlediğimiz o turnuvaların bir de ekonomik boyutu var. Bugün uluslararası düzeyde herhangi bir turnuvanın varlığını devam ettirebilmesi, doğrudan kendini finanse edebilmesine bağlıdır. Bu noktada da organizasyona olan ilgiyi yüksek tutmak büyük önem arz eder. O ilgiyi yaratacak olanlarsa hiç şüphesiz sen, ben, yani tenisseverlerdir.

 Kortların yavaşlatılmasının az evvel anlattıklarımla olan münasebeti ise ralliler uzadıkça korttaki mücadelenin izleyicilere daha cazip geleceği yönündeki inanış. Doğrusu böyle düşünenler, pek de haksız değil. Zira bugün dünyada tenisi takip edenlerin önemli bir kısmı, korttaki oyunun kalitesini rallilerin uzunluğuna bakarak değerlendiriyor.

 Halbuki gerçek kalite, beceri ve maharet sonucunda ortaya çıkar. Önemli olan, bir rallide topun kaç kere gidip geldiği değil, yapılan vuruşların zorluk seviyesi ve kalitesidir. İki oyuncunun da hiç risk almadan devamlı birbirlerinin hatalarını kolladıkları bir oyun tenisten ziyade kör dövüşüdür. Bu nedenle tenis, ha babam top çevirmeyi değil, inisiyatif almayı teşvik eden bir spor olmalıdır.

 Tenisin teoriğine yönelik bu tartışmalar bir tarafa, ortada zemin karakteristiği denen bir olgu da var. Eğer siz bir turnuvayı sert zeminde düzenliyorsanız kortların hızını toprak zemininkiyle aynı düzeye indiremezsiniz. Aksi hâlde zemin kavramının tenis özelinde hiçbir kıymeti harbiyesi kalmaz.

7 Temmuz 2017

Tomic Demişken...


 Tenisin en prestijli turnuvası olan Wimbledon'ın devam ettiği şu günlerde gündemde yine tenisin haşarı çocuğu Bernard Tomic var. Vatandaşı Nick Kyrgios ile birlikte tenisin başına gelmiş en büyük belalardan biri olan bu post ergen arkadaş, Mischa Zverev'e set alamadan yenildiği ilk tur maçının ardından düzenlediği basın toplantısında malumun ilanı niteliğinde birtakım itiraflarda bulundu.

 Özetle laf olsun diye tenis oynadığını dile getiren Tomic, bununla birlikte hiçbir rahatsızlığı olmamasına rağmen sadece rakibinin ritmini bozmak için sağlık molası aldığını söyleyince turnuva yetkilileri tarafından ciddi bir para cezasına çarptırıldı. Hile yaptığını alenen beyan eden Tomic'in bu açıklamaları, raket sponsoru olan Head'in de haklı olarak kendisiyle yollarını ayırmasına sebebiyet verdi. Yani anlayacağınız, bizim Avustralyalı bir kez daha çenesinin kurbanı oldu!

 Tabii Tomic'in "Tenisi yalnızca para için oynuyorum." şeklindeki beyanatı, insanın aklına ister istemez bu arıza çocuğu birkaç yıl evvel 750 bin dolar karşılığında Türk vatandaşlığına geçirmeye çalışan aklıevvelleri getiriyor. Sahi tenis dünyasını göz ucuyla takip edenleri bile vaktiyle gülmekten yerlere yatıran bu aymazlar, Tomic'in şu sözlerinin üstüne ne düşünmüşlerdir acaba? Hoş, sokağa atmayı planladıkları para kendilerinin değil, memleketin parası olduğundan pek utandıklarını da zannetmiyorum.

 Bizimkiler kendi ikballeri uğruna devletin paralarını hunharca harcayıp sporcu devşirmekle meşgulken işini ahlakıyla yapan ülkeler o paraları altyapıya harcıyor. Örneğin nüfusu Türkiye'yle denk olan Almanya'da 9 bin kulüp, 47 bin tenis kortu ve 5 milyon 900 bin aktif tenisçi bulunuyor. Bizdeki aktif sporcu sayısıysa GSM verilerine göre 5 milyon 138 bin. Yani adamların aktif tenisçi sayısı, bizdeki aktif sporcu sayısını geçmiş durumda!

 Hâl böyleyken birileri de hâlâ egemen sınıfın yalanlarını afiyetle yemeye devam ediyor. Tabii bunu söylerken çıkarları gereği bu şekilde davranan köşebaşı tutucularını ayrı bir yere koyuyorum. Tüm bu başıbozukluğun içindeyse olan, yalnızca bu ülkenin gençliğine oluyor.