13 Ekim 2018

Sen Harcını Sür, Oturur Taşlar


 Fotoğraf 2014 Madrid Masters'tan. O sıralar Atletico Madrid forması giyen Arda Turan, tribünden canlı izlediği Rafael Nadal'la maç sonu fotoğraf çektiriyor. Kaderin cilvesine bakın ki bu ikili, yıllar sonra eş zamanlı olarak spor dünyasının gündemine oturdu. Biri doğduğu şehir için yaptığı insanlıkla, öbürü ise tabancasından çıkan mermiyle...

 Arda'nın yeni bir skandalla manşetleri süslediği sırada Nadal'ın süpürgeyi eline alıp sel sonrası temizlik çalışmalarına katılmasının anlamı da ayrı oldu tabii. Nitekim sosyal medyada elalem ve biz temalı
bolca yorum okuduk. "Rafa'nın bu yaptığını bizim sporcular yapar mı?" diyerek cevabı belli olan bir soruyla ülke sporuna lanet okuduk. Fakat bir Allah'ın kulu da Nadal'ın kariyerine sahip olsak aynı şeyi biz yapar mıydık diye sormadı. Çünkü bunun da cevabı ilkiyle aynı: Yapmazdınız.

 Yapmazdınız çünkü siz; para, güç, mevki, makam, unvan gibi hayat içerisinde elde edilen kazanımlara tapılan bir ülkede büyüdünüz. Sizi yetiştirenler, size sosyal statünüz ne olursa olsun herkesin en başta insan olduğu için değer görmesi gerektiğini öğretmediler. Bu yüzden de hayatın size kazandırdığı her şeyi, insan olmanın önüne koydunuz.

 Nadal ise böyle bir kültürsüzlükten gelmiyor. O, herkesin kendi haklarına sımsıkı bağlı olduğu bir toplumda yetişti. Böyle bir ortamda da şöhretinin ona bir ayrıcalık sağlaması zaten düşünülemez. Buradaki hakim kanının aksine hiçbir yurttaşı da ona eline süpürge aldı diye budala gözüyle bakmaz.

 Velhasıl Nadal ile Arda arasındaki, eğitimliyle eğitimsizin farkı. Bu da kişisel değil, toplumsal bir mesele.

10 Ekim 2018

Bu Gençler Neden Olmuyor?


 Geçtiğimiz günlerde tenis portallarına düşen bir haber, modern tenisin yüzleşmekte olduğu en büyük sorunlardan birini tekrar gün yüzüne çıkardı. İçinde bulunduğumuz an itibarı ile aktif erkek tenisçiler arasında teklerde Grand Slam kazanma başarısı gösteren oyuncuların tamamı 30 yaşın üstünde. 141 yıllık Grand Slam tarihinde ilk kez rastlanan bu durumun manası şu: Erkek tenisi Roger Federer, Rafael Nadal ve Novak Djokovic'ten sonra bayrağı devralacak bir jenerasyona yıllardır sahip olamamış.

 Tenis dünyasının fenomen isimlerinden Marat Safin, yukarıda aktardığım vaziyeti her fırsatta "utanç" olarak nitelendiriyor ve Federer ve Nadal gibi oyuncuların hâlâ Grand Slam kazanabiliyor olmalarını genç tenisçilerin yetersizliğine bağlıyor. Elbette sözü edilen isimler, tenis tarihinin gördüğü en istisnai sporcular ve bu yüzden hangi yaşta olurlarsa olsunlar, bir büyük turnuva kazanmaları asla sürpriz sayılmaz. Ancak Safin'in yeni nesil tenisçilere yönelik eleştirilerinde ciddi bir haklılık payı olduğunu da söylemek lazım.

 Şimdiye dek gerek erkek gerekse de kadın tenisinde "geleceğin 1 numarası" etiketiyle pek çok oyuncu pazarlandı. Erkekler turu özelinde konuşacak olursak Grigor Dimitrov, Alexander Zverev ve Dominic Thiem, son dönemde bu oyuncular içerisinde en öne çıkanları. Fakat üçünün de ortak noktası, fiziksel manada çok iyi birer atlet olmalarına rağmen oyuna dair becerilerinin kendilerine atfedilen beklentiler ölçeğinde son derece eksik kalması. Tabii bir de kusursuz bir yeteneğe sahip olmasına karşın oyuna olan bakışından ötürü bunu bir türlü başarıya tahvil edemeyen Nick Kyrgiosgiller var.

 Peki bütüne bakıldığında ortaya çıkan tüm bu yetersizliklerin sebebi ne? Söz gelimi, bu gençler neden bir türlü olmuyor? İşte bu noktada Roger Federer'in babası Robert Federer'in çok çarpıcı tespitleri var. Basına nadiren demeç veren Baba Federer bakın genç raketlerin yetiştirilme tarzıyla ilgili neler söylüyor:

 "[...] Bir çocuk sevdiği şeyi yapmalı, para için korta sürülmemeli. Tenis dünyasında çocuğunun ilerideki muhtemel başarısızlığını asla kabul etmeyecek kadar hırslı aileler var. Oysa hem kendileri hem de çocuklarına karşı dürüst olmak zorundalar. 12 yaşındaki bir çocuk haftada 14 saat tenis oynamaya zorlanıyor. Bundan keyif almaları imkansız çünkü bu, bir tür emir. Pazartesiden cumaya kadar antrenman ve hafta sonu turnuva... Bu, bana aşırı geliyor. Örneğin Roger 12 yaşındayken tenisin yanı sıra futbol da oynuyordu. 16 yaşında Avrupa beşincisiydi. Peki neden başarılı oldu? Çünkü yetenekliydi."

 Robert Federer, bu sözleriyle aslında daha evvel bizim de vurguladığımız bir gerçeğin altını çiziyor. O da şu ki henüz gelişim çağındaki bir tenisçi adayını at misali yarıştırmaya kalktığınız vakit ona en büyük kötülüğü yapıyorsunuz. Velilerin ve antrenörlerin bazen cehalet bazen de işgüzarlıklarından kaynaklanan bu tutumu nedeniyle dünyada pek çok tenisçinin geleceği göz göre göre ipotek ettiriliyor. İşte bugün yaşadığımız genç yetenek kıtlığının altında yatan en önemli nedenlerden biri de bu.

13 Eylül 2018

DMAX'e Bravo Ama Yetmez!


 Yapılan araştırmalara göre dünyanın en popüler dördüncü sporu konumunda bulunan tenisin küresel ölçekte 1 milyarın üzerinde bir izleyici tabanı var. Böylesine kitlesel bir oyun, ister istemez kendi ekonomisini de yaratıyor. Nitekim dünyanın gelişmiş ülkelerinde profesyonel tenis gazeteciliği ve yorumculuğu çok ciddi bir iş kolu ve pek çok insan bu sektörden ekmek yiyor.

 Mediokrasi yani vasat egemen düzenin ana vatanı olan ülkemizde ise bırakın tenis gazeteciliği ya da yorumculuğunu, tenis yayını yapan tek bir açık kanal bile yok! Oysa gerek ATP gerekse de WTA Turu'nda yayın hakkı alınabilecek envai çeşit turnuva mevcut. Bırakın onları, her yıl düzenlenen 4 farklı Grand Slam turnuvası var. Yetmediyse Davis ve FED Kupası var. Ama heyhat! Böylesine geniş bir yayın yelpazesinin içinde şu saydığım turnuvaların hiçbiri şifresiz olarak ekranlara gelmiyor. Tek bir Grand Slam turnuvasını olsun baştan sona yayınlayan bir kanal çıkmıyor.

 Vaziyet böyle olunca ekonomik nedenlerden ötürü bu spora doğrudan ulaşması zaten imkansız olan kitleler tenisten tamamı ile elimine ediliyor. Bu durum, ülkenin mevcut tenisçi potansiyeline verdiği zararın yanında çok daha büyük bir vehamete daha neden oluyor ki o da memleketteki spor kültürünü çöle çevirmesi.

 Elbette bu çölün içinde de zaman zaman vahalara rastladığımız oluyor. Örneğin son Amerika Açık'ta tek erkekler yarı final ve final maçlarını şifresiz olarak ekranlara getiren DMAX adlı televizyon kanalı bunlardan bir tanesi. Haklarını verelim, bu sene Roland Garros tek erkekler finalini de canlı yayınladılar ama bu kadarı bizi kesmez. Tenisseverler olarak kendilerinden daha çok turnuva yayını ve hatta tenis programları bekliyoruz.

 Kamu yararı yerine yandaşların kesesini düşünen devlet televizyonlarının ülkesinde Sports TV ve DMAX gibi vizyoner kanalların artması dileğiyle...

11 Eylül 2018

Martina Hingis'in Günahı Neydi?


 Cumartesi gecesi oynanan ve bana göre tenis tarihinin en büyük skandalına sahne olan karşılaşmadan sonra Serena Williams'ı bırakıp mücadelenin hakemi Carlos Ramos'u hedef tahtasına oturtan bir güruha şahitlik ettik. Güya çifte standarttan dert yanan bu arkadaşlar sayesinde hakemin temel vazifesinin oyuncuların huyuna suyuna gitmek olduğunu da öğrenmiş olduk. Şaka değil, belli bir zümre kuralları uyguladığı için hakemi suçlu ilan etti.

 Serena'ya taktik veren koçu Patrick Mouratoglou başta olmak üzere birçokları aynı hadisenin hemen her maçta yaşandığından dem vurdu. Buram buram ezber kokan bu değerlendirme, pek tabii ki gerçekliği yansıtmıyor. Bir an için yansıttığını düşünsek bile bir hakemden diğer meslektaşlarına uyup suistimalde bulunmasını talep etmek hangi mantığa ve ahlaka sığar? Bir yanlış, başka bir yanlışla örtülebilir mi?

 Kaldı ki buradaki esas mesele, Serena'nın aldığı antrenör yardımı falan değil. Aynı şekilde, bağırıp çağırması, hakeme hakaret etmesi de belli ölçüde anlayışla karşılanabilir. Ancak kabul edilemeyecek başka bir şey var ki o da sebep olduğu her çirkinlikten sonra cinsiyeti ve ten rengi üzerinden mağduriyet yaratmaya çalışması. Bu iki hassas noktayı kariyeri boyunca o kadar çok istismar etti ki kendisini eleştiren herkes tıpkı bugün olduğu gibi ırkçı ve cinsiyetçi damgası yedi.

 Peki söz konusu Serena olduğunda kadın hakları havarisi kesilen bu malum koro, aynı hassasiyeti ahlaksız Fransız seyircisi Martina Hingis'i linç ederken neden göstermedi? Halbuki Hingis, kariyerine mal olan o maçta Serena'nın aksine ne tehdit ne de hakarete başvurmuştu. Üstelik kamera çekimlerinden de net bir şekilde görüldüğü üzere hakeme olan itirazında da haklıydı. O hâlde neydi Hingis'i şımarık ve ergen yapan? Güzelliği mi yoksa o gün karşısındaki oyuncunun Steffi Graf olması mı?

 Hani hep cinsiyetçilik ve çifte standarttan bahsediyorsunuz ya, peki sizin güzel kadınlar hakkındaki çirkin ön yargılarınızı ve her daim güçlüden yana olmanızı ne yapacağız?

9 Eylül 2018

Hem Güçlü Hem Mağdur


 Serena Williams, Türkiye'deki mevcut siyasi iktidarı hatırlatır hep bana. O da tıpkı ülkemizi yönetenler gibi çok büyük bir güce sahip ve tenis tarihinin gördüğü en kariyerli sporcu. Ancak bu ikisi arasındaki benzerlik yalnızca kudretlerinden ibaret değil. Nitekim tıpkı muktedirlerimiz gibi Serena da mağdur edebiyatı yapmak konusunda son derece mahir.

 Mağduriyet algısı, insanların büyük bir çoğunluğunun hassasiyet gösterdikleri konular üzerinden yaratılır. Serena ise bu iş için kadın-erkek ve siyah-beyaz çelişkisini kullandı yıllarca. Serena'ya göre kadınlığı ve siyahiliği, ona hem kort içi hem de kort dışında istediği gibi davranma hakkını veriyordu, vermeliydi. Bunlar, bugüne dek öznesi olduğu sayısız çirkinlik karşısında adeta bir koruma kalkanıydı.
 
 2001 yılında ablası Venus ile birlikte Indian Wells'i boykot etme kararı aldıklarında ileri sürdükleri gerekçe tribünlerin kendilerine gösterdiği ırkçı yaklaşımdı. Oysa seyircilerin Williamslara olan tepkisinin altında o dönem kendileri hakkında ortaya atılan şike iddiaları yatıyordu. Söz konusu turnuvada Williams kardeşler yarı finalde eşleşmişti ancak maça 4 dakika kala Venus'ün turnuvadan çekilmesi, Elena Dementieva'nın "Williamsların maçlarında sonucu babaları Richard belirler." şeklindeki sözlerinin üstüne büyük bir infiale neden olmuştu. Ancak meselenin adı bir defa ırkçılık olarak konulunca geriye kalan her şey anında halının altına süpürüldü.

 Dün geceki finalde yaşanan utanç dolu anlara ise biz aslında 2009 yılından aşinayız. Dün başhakemi hırsızlıkla suçlayan Serena, dokuz yıl önce de kendisine ayak hatası çalan çizgi hakemine "Bu topu senin boğazına sokarım." demişti. O gün Kim Clijsters kortta nasıl buz kestiyse dün de Naomi Osaka'nın suratında aynı ifade vardı. Genç raket, kariyerinin en mutlu gününde kazandığına kazanacağına pişman edildi.

 Sebep olduğu tüm bu kepazelikler karşısında Serena, yine kadınlığının arkasına sığındı. Bütünüyle haksız olduğu bir mevzuda Alize Cornet'ye yapılan açık seksizmi hatırlatarak üste çıkmaya çalıştı. Kendisini bir kez daha kadın haklarının yılmaz savunucusu olarak tanıttı. Doğrusu, onu bu şekilde tanımlayan sadece kendisi değil. Serena'nın istismarlarını afiyetle mideye indirip bilgi sahibi olmadan fikir sahibi olan entel takımı bu minvalde pek çok yazı döşendi bugüne kadar. Herhalde dün gece yaşananlardan sonra herkesten çok onlar utanmıştır.

22 Ağustos 2018

Övünç ve Utanç


 Sosyal medyanın kendilerine tanıdığı sınırsız özgürlük (!) sayesinde bu ülkenin genç tenisçileri hakkında ulu orta atıp tutan gafiller bilmez ama bu ülkede tenisçi olmak Don Kişotluğun dik âlâsıdır. Nitekim tenis camiası da son iki gündür yel değirmenlerine karşı savaşan bu kahramanlardan birini konuşuyor.

 Selin Övünç 17 yaşında. Anne ve babası, TRT'de çalışıyor ve başlangıçta tenisle hiçbir alakaları yok. Ne var ki vakit geçirsin diye tenis kursuna yolladıkları kızları yeteneğiyle sivrilince bu spor, bir anda hayatlarının en önemli parçası hâline geliyor. İdeallerinin peşinden koşan Övünç ailesi, bu uğurda ev, araba ne varsa satıyor ve bunların yetmediği yerde de kredi çekiyor. Bu arada baba da daha önce hiç bilmediği bu spordan antrenörlük belgesi alıyor. Kısacası bu topraklardan çıkan sınırlı sayıdaki her tenisçide olduğu gibi Selin'in macerasında da maddi ve manevi anlamda pek çok bedel ödeniyor. Çünkü memleketteki kokuşmuş düzen, başka türlü bir yolculuğa olanak tanımıyor.

 İşte bu yolculuk sırasında artık son derece alışık olduğumuz kazalardan biri yaşandı dün. Resmi Twitter hesabından bir açıklama yayımlayan Selin, sponsor bulamadığı için sezonun son Grand Slam turnuvası olan Amerika Açık'tan çekilmek zorunda kaldığını açıkladı. Bu açıklamadan sonra eleştiri okları pek tabii ki Türkiye Tenis Federasyonu'na çevrildi. Zira henüz junior aşamasındaki bir oyuncuya özel sektörden destek gelmemesi gayet normal ki zaten bu durum, federasyonların en önemli varlık sebebi.

 TTF ise konuyla ilgili paylaştığı bildiride Selin'in şimdiye dek "Gençlik Olimpiyatı" kotasında yer aldığını ve söz konusu organizasyona katılma hakkı kazanamadığı için maddi destekten yararlanamadığını belirtti. Özrü kabahatinden beter bu açıklamadan sonra insanın aklına direkt şu sorular geliyor: Dünya tenisi için hiçbir kıymeti harbiyesi bulunmayan Gençlik Olimpiyatı, hangi gerekçeyle bakanlık ve federasyon nezdinde bir ödenek kriteri olabiliyor? Bakanlık ve federasyon, tenisteki esas organizasyonların Grand Slam turnuvaları olduğundan bihaber mi yoksa işin içinde başka hesaplar mı var?

 Ne hesabı diye soracak olanlar varsa aynı federasyonun ülke tarihinin en kariyerli tenisçisini vaktiyle Wimbledon'dan feraget ettirerek sırf siyasi rant uğruna Akdeniz Oyunları'na sürdüğünü peşinen hatırlatalım.

 Her şey bir tarafa, hâlihazırda Grand Slam oynayabilecek düzeydeki 3-5 tenisçisinden birine bile maddi destek sağlayamayan bir federasyon, hangi yüzle tenisin zengin sporu olduğu yönündeki algıyı (!) kırmaktan bahsedebilir? Siz herkesi kör, alemi sersem mi sanırsınız?

17 Temmuz 2018

Yankı Erel ve Junior Tenisi


 İpek Soylu'nun 2014 Amerika Açık'ta elde ettiği çift kızlar zaferinin ardından Türk tenisi yeni bir Grand Slam şampiyonu daha kazandı. 2000 doğumlu milli tenisçimiz Yankı Erel, Wimbledon genç erkeklerde çiftler kupasını kaldırarak bu ülke ölçeğinde tarihi bir başarıya imza attı. Yankı'yı yürekten tebrik ederken bu vesileyle junior tenisi üzerine de birkaç kelam etmekte fayda var. Zira tenis dünyasının önemli bir bölümü, profesyonellikten önceki bu aşamaya son derece yanlış bir perspektiften bakıyor.

 Her şeyden evvel junior turnuvalarının birer amaç değil, araç olduklarının idrakına varmak lazım. Genç tenisçi adaylarının kariyerlerinin bu safhasında oyunlarını bina etmek yerine skor tabelasına odaklanmaları ileride telafisi mümkün olmayan sonuçlar doğuruyor. Junior Turu'nu bir rekabet alanı olarak algılayan oyuncular, farkında olmadan gelişimlerine en büyük baltayı vuruyor ve hünerlerini asıl sergilemeleri gereken yer olan profesyonel tura tükenmiş ve oyununu olgunlaştıramamış bir şekilde geliyor.

 Bu itibarla bir tenisçinin junior kariyerini referans alarak o oyuncu hakkında geleceğe dönük yorumlar yapmak ciddi bir hata. Zira gençlerde alınan sonuçlarla profesyonel turdakiler yukarıda anlatmaya çalıştığım nedenden ötürü çoğu zaman birbirine paralel gitmiyor. Ne var ki tenis kamuoyu bu yanılgıya sıklıkla düşüyor ve "genç yetenek" diye addedilen pek çok isim daha sonra düş kırıklığı olarak geri dönüyor.

 İşte tam da bu noktada üzerinde durmamız gereken son derece zihin açıcı bir örnek mevcut. Uluslararası Tenis Federasyonu ITF'in resmi sitesine girip junior oyuncu arama bölümünde Serena Williams ve Venus Williams isimlerini tarattığınızda karşınıza hiçbir sonucun çıkmadığını göreceksiniz. Çünkü tenisin son 20 yılına damgasını vuran Williams kardeşler, ITF Junior Turu'nda hiçbir turnuvaya katılmamışlardır. Bunun da nedeni, babaları Richard Williams'ın yalnızca yerel junior turnuvalarına gönderdiği kızlarını bir süre sonra bu arenadan tamamı ile çekmesidir.

 Richard, neden böyle bir karar aldığı sorulduğunda iki gerekçeyi öne sürmüştü: Birincisi kızlarını çocuk yaşta baskıdan uzak tutmak, ikincisi ve en önemlisiyse zamanlarını lüzumsuz bir rekabet yerine onları gelecekte dünya 1 numarası yapacak oyunu inşa etmeye harcamalarını sağlamak. Gelinen noktada baba Williams'ın izlediği bu stratejinin ne kadar isabetli olduğunu söylemeye lüzum yok herhalde. Öyle ki Serena ve Venus, dünya 1 numarası olmakla kalmadı, tenis tarihine adlarını altın harflerle yazdırdı.

 Öte tarafta ise Williamslar ile taban tabana zıt bir kariyer öyküsüne sahip olan Gael Monfils duruyor. Junior kariyerine Avustralya Açık, Roland Garros ve Wimbledon şampiyonlukları sığdıran La Monf'un ATP Turu'ndaki en yüksek profilli kupasına ise 500 puanlık bir turnuvada ulaştığını görüyoruz. Peki bu ele avuca sığmaz Fransızın kort içinde ciddiyetten uzak ve tamamı ile şova dönük bir oyun sergilemesi tesadüf mü? Yoksa bunun da altında en başta altını çizdiğimiz "tükenmişlik sendromu" mu yatıyor?
 
 Velhasıl, antrenör ve oyuncuların günlük başarılar uğruna geleceği karartmamaları ve asıl hedefe giden yolda sabırlı davranmaları gerekiyor. Çünkü tenis tarihi Monfilsleri değil, Williamsları yazıyor.

3 Temmuz 2018

Vole Sadece Filede Vurulmaz!


 Yaklaşık bir aydır kamuoyunda dillendirilen iddialar gerçek oldu ve Roger Federer, 24 yıldır kıyafet tedarikçisi olan Nike ile yollarını resmen ayırdı. Bugün tenisin Kabe'si olarak kabul gören Wimbledon'da adetten olduğu üzere son şampiyon olarak merkez kortun ilk maçına çıktığında üzerinde Uniqlo markalı bir tişörtle arzıendam eyledi.

 Efsanenin senesi 30 milyon dolardan 10 yıllık bir sözleşmeye imza attığı söyleniyor ki bu, gerçekten korkunç bir meblağ. Böylesi astronomik bir sponsorluk anlaşmasının zaten teniste eşi benzeri yok ve hikayemizin kahramanı gelecek ay 37 yaşını dolduracak! Tenisteki sponsorluk akitlerini bambaşka bir boyuta taşıması kesin olan bu mukavele, Ekselansları açısından amiyane tabirle "voleyi vurmak" anlamına geliyor.

 Peki emekliliği eli kulağında görünen bir rakete böyle bir para nasıl teklif edilir? Sözgelimi Nike akıllı da Uniqlo budala mı? İşte bu noktada her iki marka da kendi açısından haklı. Çünkü bu iki firmanın spor sektöründeki pazar payları arasında büyük bir fark var.

 Nike, artık doğal sınırlarına ulaşmış bir marka. Dolayısıyla her an raketini asabilecek bir oyuncu için Federer'in tabiriyle "gönüllü olmamaları", kâr kaygısı sebebiyle anlaşılabilir bir durum. Oysa Uniqlo, yeni pazarlara açılmayı ve büyümeyi hedefliyor. Bu gayelerine de spor tarihinin en büyük isimlerinden birine sponsor olarak ulaşmayı denemeleri gayet makul.

 Velhasıl, ortada tam bir "kazan-kazan" durumu mevcut. E biz züğürtler de zengilerin malları için çenemizi daha fazla yormayalım o hâlde.

23 Nisan 2018

Yerli Sharapova ve Gayrimilli Yöneticiler


 Teniste uluslararası bir turnuvanın ev sahipliği alınırken hedeflenen en önemli unsurlardan biri de hiç kuşkusuz turnuvayı düzenleyecek olan ülkenin tenisçilerine daha çok maç oynama fırsatı sunmaktır. Bu da ITF, ATP ya da WTA'in organizatörlere tanıdığı wild card (özel davet) kontenjanıyla sağlanır. Ana tablo veya eleme oynamak için yeterli sıralamaya sahip olmayan tenisçilerin turnuvaya doğrudan katılmasına imkan veren wild card'larda her ülke önceliği kendi oyuncusuna tanır.

 Örneğin bu hafta İstanbul Cup'la eş zamanlı olarak düzenlenen WTA Stuttgart'ta eleme tablosundaki 4 wild card'ın tamamı Alman oyunculara verildi. Üstelik bu organizasyon, İstanbul Cup'tan çok daha prestijli. Yani o 4 kontenjan için başvuran oyuncular arasında kim bilir hangi ünlü isimler vardı? Ama organizatörler, buradaki takdir haklarını daha çok popülarite sağlayacak oyuncular yerine tamamı ile kendi vatandaşlarından yana kullandılar.

 Çok değil, geçtiğimiz sezonun sonlarında Kremlin Kupası'nda yaşanan hadiseyi hatırlayalım. Turnuva yönetimi, o dönem Singapur'daki WTA Finalleri'ne katılma mücadelesi veren Caroline Garcia'nın özel davet başvurusunu reddetmiş ve tercihini kendi vatandaşları olan Maria Sharapova'dan yana kullanmıştı. Bu kararı verirken nasıl bir tutum sergilediklerini de gayet net ifade etmişlerdi: "Rusya Tenis Federasyonu, kendi oyuncularını tercih eder ve bu nedenle Caroline Garcia'ya wild card veremez."

 Uluslararası çaptaki tenis turnuvalarında organizatörlerin takındığı milliyetçi duruş, sadece wild card meselesinde değil, maç saatleri ve mücadelelerin oynanacağı kortların seçiminde dahi zuhur etmektedir. Koskoca Grand Slam turnuvaları bile kendilerine yöneltilen sayısız eleştirilere rağmen dünya 1 numarasının yerine kendi vatandaşlarının oynayacağı sıradan bir maçı merkez korta almakta hiçbir beis görmez.

 Dünyada genel vaziyet bu iken yerli ve milli laflarını ağzından düşürmeyen tenis efradımız ise İstanbul Cup'taki 4 eleme wild card'ının 3'ünü yabancı tenisçilere vermiş. Bu turnuvada daha önce çiftler şampiyonluğu yaşayarak tarihi bir başarıya imza atan ve hâlihazırda ülke tarihinin en önemli tenisçilerinden biri olan İpek Soylu'ya ve Berfu Cengiz gibi genç ve başarıya aç bir isme reva görülmeyen wild card'lar Avustralyalı ve Hırvat raketlere peşkeş çekilmiş. Bunun adı, Türk tenisine köstek olmaktan başka bir şey değildir.

 Altyapıyı boşverip ülkeyi turnuva ve tesise boğmanın memleket sporuna hiçbir katkı sağlamayacağı aklı başında herkesin malumu ki bunu bu sütunlarda defalarca yazdık. Peki bunun tersini iddia eden mugalatacı korosu, şekil A'da görüldüğü üzere o turnuva ve tesislerin Türk oyunculara kapatılmasını nasıl savunacak? İşte asıl sorulması gereken budur.

11 Mart 2018

Ayrılıklar Da Sevdaya Dahil Midir?



 Maria Sharapova, dört yıldır antrenörlüğünü yapan Sven Groeneveld ile yollarını ayırdığını açıkladı. Doğrusunu isterseniz Groeneveld'in Sharapova'nın koçu olmasına ne kadar sevindiysem bu ayrılığa da bir o kadar üzüldüm. Çünkü Hollandalı çalıştırıcı, hem tenis bilgisi hem de kişiliğiyle sadece Sharapova değil, hemen her tenisçinin başına gelebilecek en güzel şey.

 Groeneveld, tenis dünyasındaki her oyuncunun gıptayla baktığı ve keşke ekibimde olsa dediği bir isimdir. Zaten Sharapova'yla anlaşmadan önce de bir markanın oyuncu geliştirme grubunda çalışıyordu. Yani onu yeniden profesyonel turda çalıştırmaya iten, Rus yıldızın marka değerinden başka bir şey değildi. 


 Hollandalı antrenörün güdümünde Maria, adeta yoktan var edilen 2014 Roland Garros şampiyonluğu başta olmak üzere pek çok kupa kazandı. Ancak tüm bu başarılardan daha önemlisi, Groeneveld'in Sharapova gibi vuruş yelpazesi son derece sınırlı ve teknik açıdan dümdüz bir tenisçiye 27-28 yaşlarında kısa top atmayı öğretmiş olmasıydı. İşin insani boyutunu ise anlatacak kelime yok.

 Örneğin Sharapova'nın meldonyum nedeniyle başına büyük bir çorabın örüldüğü malum süreçte kim olsa Rus tenisçinin antrenörlüğünü bırakırdı. Ama böylesine zorlu bir dönemde bile her daim oyuncusunun arkasında durdu Groeneveld. Nitekim Twitter'daki resmi hesabına bakarsanız kendisini "Proud coach of Maria Sharapova", yani "Maria Sharapova'nın gururlu koçu" olarak tanımladığını göreceksiniz. İşte Groeneveld böylesine büyük bir değerdir ki onun yokluğu çok büyük bir kayıp olacak.


 EĞER SHARAPOVA İSTEDİYSE...

 Deneyimli çalıştırıcı, tüm bu anlattıklarımdan ötürü Sharapova'yı kariyeri bitene kadar çalıştırabilecek krediye fazlasıyla sahipti bence. Şayet görevden ayrılmayı kendisi istediyse buna elbette hiç kimsenin itirazı olamaz. Zira son iki yılda ne kadar yıpranmış olabileceğini herhalde söylemeye gerek yoktur. Fakat bu karar, şu sıralar son derece formsuz bir dönemden geçen Sharapova tarafından alındıysa büyük bir yanlış ve ciddi bir risk. Çünkü Rus raketin son zamanlarda aldığı kötü sonuçların Groeneveld ile uzaktan yakından alakası yok.

 Sharapova, geçtiğimiz nisan ayında kortlara döndüğünden bu yana sakatlığı nedeniyle pek çok turnuvada yer alamadı ve bu yüzden de eski oyun ritmini bir türlü yakalayamadı. Maria'nın oyun stili, hak ettiği yerlere yeniden dönebilmesi için zaten ciddi bir zamanı gerektiriyor. Arka arkaya geçirdiği sakatlıklarsa bu süreyi daha da uzatmaktan başka bir işe yaramadı.


 PEKİ ŞİMDİ NE OLACAK?

 Rus yıldız, oyununu alt üst eden omuz sakatlığının ardından 2009'da yeniden tenis oynamaya başladığında tablo şimdikinden çok daha karanlıktı ve hiç kimse Maria'nın bir daha eski günlerine dönebileceğine ihtimal vermiyordu. Ancak aradan geçen zamanda Rus fenomen, 2 Grand Slam kazandı ve yeniden 1 numaraya yükseldi. O yüzden şu an içinde bulunduğu durum, kendisi için yeni bir şey değil. Zaten Indian Wells'te ilk turda elendikten sonra o da aynen bunları söyledi.

 Ne var ki Groeneveld'in yerine kimin geçeceği şu an için ciddi bir soru işareti. Kabul edelim ki Sharapova, ne kadar çok sevsek de karakter olarak herkesin idare edebileceği biri değil. Nitekim Groeneveld'den önce göreve getirdiği Jimmy Connors'ı 1 maç sonra kapının önüne koymak zorunda kalmıştı. O yüzden yeni gelen antrenörün de tıpkı Groeneveld gibi Sharapova ile kimyaları uyuşacak bir kişi olması gerekiyor.

 Bu noktada akla gelen birkaç isim var kuşkusuz. Mesela Roger Federer'in eski antrenörü Stefan Edberg tam da Maria'nın aradığı karakterde bir koç. Yine Sharapova'yla aynı dönemde tenis oynamış ve onu yakından tanıyan Lindsay Davenport da çok iyi bir seçim olabilir. Tenis oynadığı dönemde özellikle güçlü servisleriyle tanınan Davenport, Ivan Ljubicic'in Federer üzerinde yarattığı etkinin bir benzerini yaratabilir.