23 Nisan 2018

Yerli Sharapova ve Gayrimilli Yöneticiler


 Teniste uluslararası bir turnuvanın ev sahipliği alınırken hedeflenen en önemli unsurlardan biri de hiç kuşkusuz turnuvayı düzenleyecek olan ülkenin tenisçilerine daha çok maç oynama fırsatı sunmaktır. Bu da ITF, ATP ya da WTA'in organizatörlere tanıdığı wild card (özel davet) kontenjanıyla sağlanır. Ana tablo veya eleme oynamak için yeterli sıralamaya sahip olmayan tenisçilerin turnuvaya doğrudan katılmasına imkan veren wild card'larda her ülke önceliği kendi oyuncusuna tanır.

 Örneğin bu hafta İstanbul Cup'la eş zamanlı olarak düzenlenen WTA Stuttgart'ta eleme tablosundaki 4 wild card'ın tamamı Alman oyunculara verildi. Üstelik bu organizasyon, İstanbul Cup'tan çok daha prestijli. Yani o 4 kontenjan için başvuran oyuncular arasında kim bilir hangi ünlü isimler vardı? Ama organizatörler, buradaki takdir haklarını daha çok popülarite sağlayacak oyuncular yerine tamamı ile kendi vatandaşlarından yana kullandılar.

 Çok değil, geçtiğimiz sezonun sonlarında Kremlin Kupası'nda yaşanan hadiseyi hatırlayalım. Turnuva yönetimi, o dönem Singapur'daki WTA Finalleri'ne katılma mücadelesi veren Caroline Garcia'nın özel davet başvurusunu reddetmiş ve tercihini kendi vatandaşları olan Maria Sharapova'dan yana kullanmıştı. Bu kararı verirken nasıl bir tutum sergilediklerini de gayet net ifade etmişlerdi: "Rusya Tenis Federasyonu, kendi oyuncularını tercih eder ve bu nedenle Caroline Garcia'ya wild card veremez."

 Uluslararası çaptaki tenis turnuvalarında organizatörlerin takındığı milliyetçi duruş, sadece wild card meselesinde değil, maç saatleri ve mücadelelerin oynanacağı kortların seçiminde dahi zuhur etmektedir. Koskoca Grand Slam turnuvaları bile kendilerine yöneltilen sayısız eleştirilere rağmen dünya 1 numarasının yerine kendi vatandaşlarının oynayacakları sıradan bir maçı merkez korta almakta hiçbir beis görmez.

 Dünyada genel vaziyet bu iken yerli ve milli laflarını ağzından düşürmeyen tenis efradımız ise İstanbul Cup'taki 4 eleme wild card'ının 3'ünü yabancı tenisçilere vermiş. Bu turnuvada daha önce çiftler şampiyonluğu yaşayarak tarihi bir başarıya imza atan ve hâlihazırda ülke tarihinin en önemli tenisçilerinden biri olan İpek Soylu'ya ve Berfu Cengiz gibi genç ve başarıya aç bir isme reva görülmeyen wild card'lar Avustralyalı ve Hırvat raketlere peşkeş çekilmiş. Bunun adı, Türk tenisine köstek olmaktan başka bir şey değildir.

 Altyapıyı boşverip ülkeyi turnuva ve tesise boğmanın memleket sporuna hiçbir katkı sağlamayacağı aklı başında herkesin malumu ki bunu bu sütunlarda defalarca yazdık. Peki bunun tersini iddia eden mugalatacı korosu, şekil A'da görüldüğü üzere o turnuva ve tesislerin Türk oyunculara kapatılmasını nasıl savunacak? İşte asıl sorulması gereken budur.

11 Mart 2018

Ayrılıklar Da Sevdaya Dahil Midir?



 Maria Sharapova, dört yıldır antrenörlüğünü yapan Sven Groeneveld ile yollarını ayırdığını açıkladı. Doğrusunu isterseniz Groeneveld'in Sharapova'nın koçu olmasına ne kadar sevindiysem bu ayrılığa da bir o kadar üzüldüm. Çünkü Hollandalı çalıştırıcı, hem tenis bilgisi hem de kişiliğiyle sadece Sharapova değil, hemen her tenisçinin başına gelebilecek en güzel şey.

 Groeneveld, tenis dünyasındaki her oyuncunun gıptayla baktığı ve keşke ekibimde olsa dediği bir isimdir. Zaten Sharapova'yla anlaşmadan önce de bir markanın oyuncu geliştirme grubunda çalışıyordu. Yani onu yeniden profesyonel turda çalıştırmaya iten, Rus yıldızın marka değerinden başka bir şey değildi. 


 Hollandalı antrenörün güdümünde Maria, adeta yoktan var edilen 2014 Roland Garros şampiyonluğu başta olmak üzere pek çok kupa kazandı. Ancak tüm bu başarılardan daha önemlisi, Groeneveld'in Sharapova gibi vuruş yelpazesi son derece sınırlı ve teknik açıdan dümdüz bir tenisçiye 27-28 yaşlarında kısa top atmayı öğretmiş olmasıydı. İşin insani boyutunu ise anlatacak kelime yok.

 Örneğin Sharapova'nın meldonyum nedeniyle başına büyük bir çorabın örüldüğü malum süreçte kim olsa Rus tenisçinin antrenörlüğünü bırakırdı. Ama böylesine zorlu bir dönemde bile her daim oyuncusunun arkasında durdu Groeneveld. Nitekim Twitter'daki resmi hesabına bakarsanız kendisini "Proud coach of Maria Sharapova", yani "Maria Sharapova'nın gururlu koçu" olarak tanımladığını göreceksiniz. İşte Groeneveld böylesine büyük bir değerdir ki onun yokluğu çok büyük bir kayıp olacak.


 EĞER SHARAPOVA İSTEDİYSE...

 Deneyimli çalıştırıcı, tüm bu anlattıklarımdan ötürü Sharapova'yı kariyeri bitene kadar çalıştırabilecek krediye fazlasıyla sahipti bence. Şayet görevden ayrılmayı kendisi istediyse buna elbette hiç kimsenin itirazı olamaz. Zira son iki yılda ne kadar yıpranmış olabileceğini herhalde söylemeye gerek yoktur. Fakat bu karar, şu sıralar son derece formsuz bir dönemden geçen Sharapova tarafından alındıysa büyük bir yanlış ve ciddi bir risk. Çünkü Rus raketin son zamanlarda aldığı kötü sonuçların Groeneveld ile uzaktan yakından alakası yok.

 Sharapova, geçtiğimiz nisan ayında kortlara döndüğünden bu yana sakatlığı nedeniyle pek çok turnuvada yer alamadı ve bu yüzden de eski oyun ritmini bir türlü yakalayamadı. Maria'nın oyun stili, hak ettiği yerlere yeniden dönebilmesi için zaten ciddi bir zamanı gerektiriyor. Arka arkaya geçirdiği sakatlıklarsa bu süreyi daha da uzatmaktan başka bir işe yaramadı.


 PEKİ ŞİMDİ NE OLACAK?

 Rus yıldız, oyununu alt üst eden omuz sakatlığının ardından 2009'da yeniden tenis oynamaya başladığında tablo şimdikinden çok daha karanlıktı ve hiç kimse Maria'nın bir daha eski günlerine dönebileceğine ihtimal vermiyordu. Ancak aradan geçen zamanda Rus fenomen, 2 Grand Slam kazandı ve yeniden 1 numaraya yükseldi. O yüzden şu an içinde bulunduğu durum, kendisi için yeni bir şey değil. Zaten Indian Wells'te ilk turda elendikten sonra o da aynen bunları söyledi.

 Ne var ki Groeneveld'in yerine kimin geçeceği şu an için ciddi bir soru işareti. Kabul edelim ki Sharapova, ne kadar çok sevsek de karakter olarak herkesin idare edebileceği biri değil. Nitekim Groeneveld'den önce göreve getirdiği Jimmy Connors'ı 1 maç sonra kapının önüne koymak zorunda kalmıştı. O yüzden yeni gelen antrenörün de tıpkı Groeneveld gibi Sharapova ile kimyaları uyuşacak bir kişi olması gerekiyor.

 Bu noktada akla gelen birkaç isim var kuşkusuz. Mesela Roger Federer'in eski antrenörü Stefan Edberg tam da Maria'nın aradığı karakterde bir koç. Yine Sharapova'yla aynı dönemde tenis oynamış ve onu yakından tanıyan Lindsay Davenport da çok iyi bir seçim olabilir. Tenis oynadığı dönemde özellikle güçlü servisleriyle tanınan Davenport, Ivan Ljubicic'in Federer üzerinde yarattığı etkinin bir benzerini yaratabilir.

 

14 Şubat 2018

Simona Halep ve Sponsor Meselesi


 http://www.fanatik.com.tr/2018/02/14/simona-halep-ve-sponsor-meselesi-1350520

 Simona Halep, 2018'e kadınlar tenisinin 1 numarası olarak başlamıştı. Geçtiğimiz sezonun bitiminden son Avustralya Açık finalinde Caroline Wozniacki'ye mağlup olup koltuğunu kaptırana kadar markasız kıyafetlerle çıktı maçlara. Zira Adidas ile olan sözleşmesi bitmiş ve bu sürede kendisine yeni bir kıyafet sponsoru bulamamıştı.

 Yaklaşık 2 ay boyunca kıyafetlerini internetten sipariş ettiği söylenen Rumen raket, en nihayetinde Nike ile anlaştı ama yaşadığı bu süreç, ortaya gerçekten trajikomik bir durum çıkardı. Kısa bir süre öncesine kadar 1 numara, şimdi de 2 numara olan Halep'in Adidas ile kontratı biter bitmez başka bir marka tarafından kapılması gerekmez miydi?


 YA ALTTAKİLER N'APSIN?

 Tabii Halep özelinde değindiğimiz sponsorluk mevzuunun ne kadar büyük önem arz ettiğinin farkında olmayan büyük bir kitle var maalesef. Oysa pek çok masraf kaleminin olduğu teniste bu mefhumun özellikle sıralamada ilk 100'ün dışında yer alan oyuncular açısından son derece hayati bir öneme sahip olduğunu söylemeye gerek bile yok. Söylesenize bir tenisçi turnuvalardan elde ettiği gelirin tamamını, hatta bazen daha fazlasını turnuvada oynayabilmek için harcarsa nasıl başarılı olabilir? Daha doğrusu bu şartlar altında kariyerini nasıl sürdürebilir?


 Kıyafet, ekipman, uçak bileti ve konaklama gibi çok ciddi gider kalemlerinin olduğu bu sporda dünya sıralamasında ilk 100'ün dışında yer alan bir raketin para kazanması, federasyon desteği olmadan neredeyse imkansız. Çünkü hiçbir kıyafet ve raket markası, bu sıralamadaki bir isme sponsor olmak istemez. Bunun da nedeni, sponsorluk denen kavramın bir "kazan-kazan" durumundan ibaret olmasıdır. Nitekim İpek Şenoğlu, federasyondan destek alamadığı bir dönemde bazı turnuvalara banka kredisi çekerek gittiğini bizzat kendisi söylemiştir. Şu anda da adını bildiğiniz pek çok Türk tenisçisi, Türkiye Tenis Federasyonu tarafından maddi destek görmektedir.

 GRAND SLAM GELİŞTİRME FONU

 Tüm bunlardan hareketle küresel kapitalizmin temel mantığı olan "Altta kalanın canı çıksın." yaklaşımının teniste de zuhur ettiğini rahatlıkla söyleyebiliriz. Bu açmazın ortadan kaldırılmasında en büyük rolü bir önceki paragrafta da belirttiğimiz üzere yerel federasyonlar üstlense de artık Grand Slam turnuvalarının da bu meseleye el attığını görmekteyiz.


 Geçtiğimiz yıldan itibaren faaliyet göstermeye başlayan Grand Slam Geliştirme Fonu, dünya üzerinde her yıl belli sayıda tenisçiye maddi destek sağlıyor. Bu yıl 29 oyuncuya toplam 650 bin dolar dağıtan fonun yardım ettiği isimler arasında milli tenisçi İpek Soylu da var. İpek tam 25 bin dolarlık bir hibe alacak ki bu gayet iyi bir para. Ne diyelim, güle güle kullansın tenisçimiz.

2 Şubat 2018

Tomic Türk Olmalıymış Meğer!


 Hatırlarsınız, Türkiye Tenis Federasyonu'nun Bernard Tomic'i milyon dolarlar karşılığında Türk vatandaşlığına geçirme girişimini pek çok defa yermiştik bu sütunda. Ama düşündüm de o zamanlar hata yapmışız. Çünkü Tomic, tam bize göre bir sporcuymuş esasında. Niye mi dersiniz?

 Bu post ergen tenisçi kılıklı arkadaş, ülkemizde de yayınlanan Survivor adlı yarışmanın Avustralya'daki muadilinde boy göstermekte şu sıralar. Son olarak kendi evindeki Grand Slam turnuvasında elemeleri bile geçemeyen Tomic için Tennis World USA şunu sordu dün okuyucularına: Sizce Tomic, artık gerçekten tenisçi mi?

 Kendisini eleştiren basın mensuplarına sürekli tenisin kendisine kazandırdığı maddi varlıklar üzerinden hava atan bu vatandaşın halet-i ruhiyesini düşündükçe insanın aklına ister istemez bazı Türk sporcular geliyor.

 O sporcular ki para uğruna dopingle anılmayı bile göze alan ve siyasi iktidarın borazanlığını yapmaktan çekinmeyenler... Ve yine onlar ki tek gayesi "köşeyi dönmek" olup bunu gerçekleştirdiklerinde de sporla alakalarını kesen, profesyonelliği banka hesabına yatan paradan ibaret görenler...

 E söyleyin o zaman ne farkı var Tomic efendinin bizim topraklarda sporcu geçinen bazılarından? Bilakis tipolojileri birebir aynı değil mi? Zamanında çok eleştirsek de Tomic, şu ülkeye cuk diye oturan bir figür olmaz mıydı?

 Son olarak ben yakın bir zamanda sevgili Marsel İlhan'ı da Acun'un Survivor'ında yarışırken göreceğimizi düşünüyorum. Buna gülmek ya da ağlamaksa sizin bileceğiniz bir iş.

26 Ocak 2018

Halının Altında Yer Kalmadı


 Daniel Evans, Sara Errani, Thomaz Bellucci ve şimdi de Alize Cornet... Bunlar bir yıldan kısa bir süre içinde teniste gündeme gelen doping olayları. Belki arada benim atladığım başka isimler de olabilir ama meselemiz bu değil. Buradaki esas sorun şu: N'oldu da tenisle dopingin adı daha önce hiç alışık olmadığımız kadar yan yana gelmeye başladı?

 İşte bu sorunun yanıtını verebilmek için filmi ta Maria Sharapova'nın meldonyum vakasına kadar geri sarmak gerekiyor. Çünkü o olayla birlikte tenis için Pandora'nın kutusu resmen açılmış oldu.

 Sharapova, doping testinin pozitif çıktığını kamuoyuyla paylaştıktan birkaç gün sonra medyadaki dezenformasyonları yalanlamak için yayımladığı Facebook mesajının sonlarına doğru şöyle bir cümle kullanmıştı: "Ben dürüst ve açık biriyim. Sakat olduğumu iddia ederek gerçekleri gizleme yolunu seçmeyeceğim." (*)

 Yıllardır en üst seviyede tenis oynayan Rus raketin son derece kayda değer olan bu ifadesi, aslında büyük bir itham içeriyordu. Demek ki birileri, geçmişte sakatlık ve benzeri kılıflarla dopinge bulaştıklarını kamuoyundan gizlemişti. İşin daha vahim tarafıysa Sharapova'nın ortaya attığı bu iddia, bizzat ITF tarafından teyit edilecekti.

 Aynı yılın ağustos ayında doping yönetmeliğini değiştirdiğini duyuran ITF, resmi sitesi aracılığıyla herkesin aklıyla alan eden, skandal bir açıklamaya imza attı. Tenisin uluslararası seviyedeki en büyük yönetim organı, söz konusu duyuruda hem Sharapova'nın ima ettiği şeyin adını koyuyor (silent ban) hem de bu uygulamayı kaldırdığını ilan ediyordu. Bu, geçmişte yapılan usulsüzlüklerin açık bir itirafıydı. (**)

 
 Şimdi önümüzde böylesine somut iki gerçek dururken birbiri ardına çıkan doping haberlerine şaşırmamak gerekir. Gördüğümüz kadarıyla ITF'in -bilhassa Sharapova olayından sonra- bu zamana kadar tüm pislikleri süpürdüğü halının altında artık yer kalmadı. Peki geçmişte işlenen suçlar n'olacak diyorsanız onları da ancak Andre Agassi gibilerin ileride yapacakları itiraflarla öğrenebileceğiz.

 (*) https://www.facebook.com/sharapova/posts/10153282306932680
 (**) http://www.itftennis.com/news/237420.aspx

10 Ocak 2018

"Marsel İlhan Elendi" Haberciliği


 Şu gerçeği en baştan belirtmekte fayda var, Türkiye'de spor gazeteciliğiyle iştigal eden insanlar arasında tenis ve benzeri dallarla ilgili temel bilgilere sahip birilerini bulma ihtimaliniz çölde kutup ayısına rastlamakla eş değer. Zaten spor basınında ana öğünün neredeyse tamamı ile futbola tekabül ettiği, aklı başında herkesin malumu olsa gerek.

 Tabii yukarıda anlattığım durumun esas suçlusu, medya organları değil. Burada çuvaldızı bu mediokratik sistemi yaratan ve bundan nemalanan hükümetlere batırmak gerekiyor ki bu, apayrı bir yazının konusu.

 Böylesi vasat egemen bir ortamda da hasbelkader önümüze konulan tenis haberlerinin tadı epey kekremiş oluyor hâliyle. Sözde spor basınımızdaki tenis haberleri tamamı ile ajanslardan kopyalanıyor ki o ajansların ürettiği tenis metinleri kelimenin tam anlamıyla evlere şenlik. Bu haberleri incelediğimiz zaman set skorlarıyla verilmesi gereken tenis maç sonuçlarının adeta bir futbol maçı edasıyla 2-0, 2-1, 3-1 şeklinde yazıldığını görüyoruz.

 Ancak haksızlık etmeyelim, medyamızın tenise olan ilgisi sadece ajanslardan gelen haberleri kopyalamaktan ibaret değil. Zira Marsel İlhan'a karşı da çok özel bir sempati(!) besledikleri kesin. O sözde sempatinin altında da Marsel'in sosyal medya zevzevkleri tarafından müthiş bir etkileşim almasından başka bir şey yatmıyor elbette. Malumunuz, ne kadar çok etkileşim, o kadar çok para. Ha Marsel, o zevzeklikleri hak etmeye başlayalı çok oluyor, o da ayrı mevzu.

 İşte değerli okuyucu, hâl böyle olunca sen de Türkiye'de lezzetli bir tenis haberi ya da yazısı okuyabilmek için sayısı son derece sınırlı birtakım ihtisas spor dergilerine ve sitelerine mecbur bırakılıyorsun. Ama yabancı dilin varsa yaşadın. Gir L'équipe'e, spor filozofu olup çıkarsın.

8 Ocak 2018

Kerameti Nadal'da Aramak


 Eğer aramızda boş iş nedir, neye denir diye merak edenler varsa kendilerine Türkiye Tenis Federasyonu'nun dahiyane(!) çalışmalarını takip etmelerini şiddetle tavsiye ederim. Gerçekten de icraatlarıyla bu kavramın pratikte neye karşılık geldiğini bizlere çok güzel gösteriyorlar sağ olsunlar.

 Sokak tenisi denen garabetin mucidi güzide federasyonumuz, bu sefer de tenisi ülke sathına yaymak konusunda bambaşka bir keramet bulmuş kendisine. Rafael Nadal'la kısa bir video çekimi gerçekleştiren TTF şürekası, söz konusu videoda İspanyol tenisçiye Türkçe "Minik eller raket tutsun." dedirtmiş.

 Tabii Nadal dedi diye bu memlekette minik ellerin raket tutacağını düşünmek normal bir zeka seviyesindeki herkes için trajikomik bir durum olsa gerek. Fakat mesele, bize gülünç gelen böylesi işlerin gerek toplumda gerekse de yönetenler nezdinde büyük bir karşılığının olması. Çünkü bu karşılık, sadece bilinçsizlikten kaynaklı bir şey değil. Çıkarları gereği bu tip saçmalıklara alkış tutan o kadar çok insan var ki...

 Elbette tüm bu deli saçması işlerin arasında bizim gibilere de eğlenmek için bolca malzeme çıkıyor. Ne var ki bizim derdimiz, gerçekten eğlenmek veya birileriyle dalga geçmek falan değil. Bilakis Nadal'ın temennisine yürekten katılıyoruz. Ancak bunun için dostlar alışverişte görsün maksadıyla değil, sahici ve esaslı çalışmalar yapmak gerektiğini hiçbir işe yaramayacağını bildiğimiz hâlde söylemeye devam ediyoruz.

 Mevcut tablo bize gösteriyor ki Türkiye'de minik ellerin raket tutabilmesi için kitlesel anlamda çok büyük bir zihinsel devrim gerekiyor. Bunun da olup olmayacağı veya olursa ne zaman olacağı meçhul. Öyleyse şimdilik amin denilecek tek bir dua var ki o da minik eller raket tutsun değil, Allah hepimizi ıslah etsin olmalı.

27 Kasım 2017

Asıl Fark Zihniyette


 Ülke olarak maalesef dış dünyadan çok kopuk bir şekilde yaşıyoruz. Gereksiz aşağılık komplekslerimiz ve olmadık şeylere büyük önemler atfetmemizin temelinde de büyük oranda bu durum yatıyor. Nitekim hafta sonu Sinan Erdem'de oynanan Maria Sharapova ile Çağla Büyükakçay arasındaki "gösteri" maçının öncesi ve sonrasında yaşananlar da bize kimi algılarımızın ne kadar sakat olduğunu bir kez daha kanıtladı.

 Kamuoyuna "dev maç" sloganıyla sunulan bu mücadele, az evvel de ifade ettiğim üzere sadece bir gösteri karşılaşmasıydı oysaki. Bu tip maçların da tamamı ile şov ve eğlence yaratma amacı güttüğü, dünyayı biraz takip eden her tenisseverin malumudur. Mesela birkaç hafta önce Glasgow'da oynanan Andy Murray-Roger Federer maçı da yine bu maksatla tertiplenmiş ve mücadele esnasında Federer, bir süre İskoç eteği (kilt) ile tenis oynamıştı. Bizde ise bu durumun farkında olanlar, içlerinden birinin Sharapova'ya evlilik teklifi yaptığı seyircilerle sınırlı kaldı maalesef.

 Evvela organizasyondaki baş aktörlerin maçın bir hafta öncesinden itibaren yaptıkları sosyal medya paylaşımları, aradaki vizyon ve zihniyet farkının en net kanıtıydı. O paylaşımlara baktığımızda bir tarafta bir gösteri maçı için oldukça yoğun bir mesai harcayan Çağla'yı, diğer tarafta ise çalışmalarını bu hükümsüz maçı değil, gelecek sezonu baz alarak gerçekleştiren Sharapova'yı görüyorduk. Neticede de kazanan, işini usulünce yapan Sharapova oldu. İstanbul'a maçtan 15 saat evvel ayak basan ve öncesinde de Birleşik Arap Emirlikleri'nde gezip tozan Rus tenisçinin 7-6, 6-0'lık galibiyeti, almasını bilene büyük dersler verdi bu açıdan.

 Sharapova'nın 10 küsur yıllık profesyonel kariyerinde Çağla'dan daha düşük klasmana sahip oyunculara karşı kaybettiği nice maç vardır. Ama sonucunun hiçbir anlam ifade etmediği dünkü karşılaşmayı milli tenisçimiz kazansaydı şu anda büyük bir gümbürtüyü seyreyliyor olurduk. Çünkü yöneticisinden medyasına, antrenöründen sporcusuna kadar herkesin algısı iflah olmaz ölçüde bozuk bu memlekette. Öyle olmasa ülke tenisinin başındaki şahıs, maçın hemen akabinde Çağla'nın gösterdiği mücadeleden ötürü duyduğu gururu anlatan bir tweet geçmezdi herhalde.

 Winner: Sharapova'nın 6-0'la kazandığı ikinci set
 Basit hata: Tribünden "Sharapova'yı desteklemeyin." diye bağıran muhterem

20 Kasım 2017

Servis-Vole Öldü Mü?


 Sorunun cevabını en başta verelim: Hayır, ölmedi. Bilakis dünya klasmanında ilk 100 içinde yer alıp da hâlâ bu tarz oynayan tenisçiler mevcut. Daha elit seviyelerdeyse tıpkı o veciz sözdeki gibi sadece şekil değiştirdi servis-vole. Fakat geneli baz alarak konuşacak olursak evet, servis-voleyi kullanan oyuncu sayısı geçmişle kıyaslandığında yok denecek kadar az. Bunun da temelinde birazdan söz edeceğim iki önemli neden yatıyor. Ancak o nedenlere geçmeden evvel belirtmek gereken bir şey var ki servis-volenin en popüler olduğu yıllarda bile tenis sadece bu stilden ibaret değildi. Örneğin Bjorn Borg ve Ivan Lendl, aynı dönemlerde sağlam geri çizgi oyunlarıyla efsaneleşmişlerdi.

 Konumuza geri dönersek servis-volenin pabucunun büyük oranda dama atılmasının en önemli sebebi, teknolojik ilerlemelere paralel olarak tenisteki antrenman metotlarının ve dolayısıyla oyuncuların atletik özelliklerinin büyük ölçüde gelişmiş olmasıdır. Günümüz tenisçileri, kortun her noktasını kullanabildikleri gibi en zor açılardan bile çok güçlü vuruşlar çıkarabiliyorlar. Tabii bu güçlü vuruşların arkasında teknolojinin antrenman tekniklerinin yanı sıra raketlere de sirayet ederek spin hızını muazzam seviyelere çıkarmasının da önemli payı var.

 Teniste bir vuruşun karşı tarafta yarattığı etki, büyük oranda topun kendi etrafında dönerken yarattığı spin hızından ileri gelmektedir. Bu hızın milenyum sonrasında dakikada 5000 tura dayanması ise vole almayı geçmiş dönemlere oranla çok daha güçleştiren bir unsur. Dolayısıyla günümüz tenisi, bir oyuncunun fileye çıkabilmesi için yaklaşma vuruşunu mümkün olan en kusursuz şekilde gerçekleştirmesini şart koşuyor. Aksi hâlde fileye her gelişiniz, rakibe sunulmuş bir passing shot fırsatından öteye geçmiyor.


 Servis-volenin belinin kırılmasındaki diğer önemli faktörse gayet planlı ve bilinçli bir şekilde yavaşlatılan kortlar. Nitekim yukarıdaki tabloya baktığımız vakit erkekler tenisinde Grand Slam'lerden sonraki en önemli 10 turnuvanın (9 Masters artı ATP Dünya Turu Finalleri) hiçbirinde kort zemininin hızlı olmadığını görüyoruz. Toprak kort Masters'ları olan Monte Carlo, Madrid ve Roma zaten eşyanın tabiatı gereği yavaş fakat teoride hızlı olması gereken diğer yedi turnuvanın hız endeksinde de ciddi bir düşüklük göze çarpıyor.

 Güya sert kortta düzenlenen Indian Wells, bu verilere göre herhangi bir toprak kort turnuvasından farksız. 10 turnuva arasında en hızlı zeminlere sahip olan Şanghay Masters ve ATP Dünya Turu Finalleri bile medium-fast, yani orta-hızlı sınıfında yer alıyor. Bu durumla ilgili en çarpıcı tespit ise zamanında Pat Cash'ten gelmişti. Avustralyalı eski tenisçi, "Biz zamanında son derece hızlı ve kapalı kortlarda tenis oynardık. Bu noktada Nadal'ın kariyerini düşünmekten kendimi alamıyorum. Zira onun bugüne kadar oynadığı tüm kortlar bizim zamanımızdakilere göre son derece yavaş." yorumunda bulunmuştu.

 Toparlarsak şu anki imkan ve şeraitte dünya tenisinin yeni bir Pete Sampras, Stefan Edberg veya Boris Becker çıkarabilmesi zordan da öte, imkansız. Bu isimlere denk bir kariyer hedefleyen oyuncular nezdindeyse servis-vole artık daimi bir oyun stratejisi olmaktan çıkmış ve rakibi şaşırtmak için kullanılabilecek taktiksel bir silaha indirgenmiştir. Ancak her ne olursa olsun servis-volenin tamamen tedavülden kalkması gibi bir şey, en başta da belirttiğimiz gibi söz konusu değildir.