20 Kasım 2018

İstanbul Cup Kaderine Terk Edilemez!


 ATP Turu'nun geçtiğimiz günlerde açıklanan 2019 takviminde dört yıldan bu yana düzenlenmekte olan İstanbul Açık'ın yer almadığını gördük. Turnuva, normalde Münih ve Estoril'deki 250'liklerle aynı hafta oynanırdı. Ancak gelecek sezon için hazırlanan takvimdeki ilgili haftaya baktığımızda İstanbul'un yerinde TBD (to be determined) yani "Daha sonra karar verilecek" ibaresi karşımıza çıkıyor.

 Takvimden anladığımız kadarıyla o hafta İstanbul Açık'ın yerini başka bir turnuvanın mı alacağı, alacaksa da bunun hangi turnuva olacağı henüz belli değil. Ancak İstanbul Açık'a ait tüm sosyal medya hesaplarının kaldırılmasına bakarsak bizim turnuva artık tarih olmuş gibi görünüyor. Bu da Roger Federer'in geldiği ilk yıl hariç bomboş tribünlere oynanan bir turnuva için hiç de şaşırtıcı bir son değil. Çünkü seyirci yoksa sponsor kaçar. Dolar kurunun arşa çıktığı bir zamanda da sponsorlar olmadan bir turnuvayı finanse edebilmenizin mümkünatı yok.

 Bu noktada beni asıl kaygılandıran mevzu ise lisansörü İstanbul Açık'la aynı olan İstanbul Cup'ın geleceği. İki turnuvanın da lisans hakkını elinde bulunduran Garanti Koza, inşaat alanında faaliyet gösteren bir şirket. Bizzat mevcut iktidar tarafından şişirilen inşaat balonunun bugün nasıl patladığı ise herkesin malumu. Dolayısıyla şimdilik bir sorun yokmuş gibi gözükse de İstanbul Cup da ciddi bir tehdit altındadır ki maazallah bu turnuvanın WTA takviminden çıkarılması ülke tenisi adına çok daha büyük bir faciaya neden olur.

 WTA Championships'e ev sahipliği yaptığımız üç yılı (2011-2013) saymazsak 2005'ten bu yana aralıksız olarak WTA takviminde yer alan İstanbul Cup'ın Türk tenisi için arz ettiği önem, İstanbul Açık'la kıyaslanmayacak kadar büyüktür. Anastasia Myskina, Elena Dementieva, Maria Sharapova, Venus Williams, Agnieszka Radwanska ve Caroline Wozniacki gibi pek çok yıldızı ağırlayan bu turnuvanın kadın tenisinde son yıllarda yakaladığımız ivmeye olan katkısı da asla inkar edilemez. Nitekim Türk tenis tarihinin en büyük başarıları da 2016 yılında yine bu turnuvada Çağla Büyükakçay'ın teklerde, İpek Soylu'nunsa çiftlerde elde ettiği zaferlerle gelmiştir.

 Diyeceğim odur ki İstanbul Cup gibi büyük bir değerin murdar edilmesine asla seyirci kalınamaz, kalınmamalı. Gerekiyorsa başka bir firma, lisans hakkını Garanti Koza'dan devralmalı ve turnuvayı daha merkezi bir lokasyona taşımalı.

5 Kasım 2018

Rafael Nadal ve Tenisin Distopyası


 Rafael Nadal, Türkiye tarihinin ihraç edilen ilk dergisi olan Socrates'in Almanya edisyonuna verdiği röportajda dünya tenisinin geleceği adına birtakım önerilerde bulunmuş. İspanyol tenisçinin hayalindeki tenis, kendi stili göz önüne alındığı vakit hiç de şaşırtıcı değil ama oyuna dair varoluşsal bir meseleyi yeniden gündeme getirdiği için üzerinde konuşulmayı fazlasıyla hak ediyor.

 Nadal'ın "Tenis, fiziksel güçle değil, kafayla oynanmalı." şeklindeki görüşü, ilk bakışta çok haklı bir düşünce gibi duruyor. Ne var ki 17 Grand Slam şampiyonunun "fiziksel güç" ifadesiyle kastettiği şey, oyuncuların atletik özelliklerinden ziyade vuruş hızları. Yani Rafa, tenisin büyük oranda fiziksel güce dayanan bir yapıya evrilmesine değil, agresif oyun tarzına karşı çıkıyor. Öyle olmasa tenisçileri ciddi bir kondisyon gerektiren uzun rallilere teşvik etmezdi. Nitekim bunu röportajdaki bir başka cümlesinden daha net anlıyoruz.

 İspanyol raket, "Teniste ikinci servisin kaldırılması iyi bir fikir olabilir." diyerek bu defa da oyunu kökünden değiştirecek bir tavsiyeyle karşımıza çıkıyor. Teniste servis atmanın sağladığı avantajı tamamı ile yok edecek ve oyunu bir anlamda voleybola çevirecek bu değişimle ne istendiği de çok açık: Oyuncuların puanı kaybetme korkusuyla hızlı ve riskli servisler kullanmaktan kaçınmaları ve bu sayede return yapmanın daha kolay bir hâle gelmesi.

 Hülasa Nadal'ın ideallerindeki teniste risk, agresif oyun ve winner gibi bu sporu güzelleştiren unsurların hiçbirine yer yok. Tenisin mental güce dayanan bir spor olması gerektiğini savunan Rafa, defansif oyun ve uzun rallilerin geçer akçe olduğu bir boğuşmayı arzuluyor.

 Tenisin nasıl oynanması gerektiği konusunda İspanyol tenisçiyle benzer görüşlere sahip olan herkes, fikirlerinin temeline servis atmak dışında hiçbir özelliği olmayan oyuncuları ve servis-vole düşmanlığını oturtuyor. Bu noktada Ivo Karlovic gibi vuruş repertuvarında servisten başka hiçbir şey bulunmayan tenisçilerin temaşa zevkini öldürmekten başka bir işe yaramadığını söylemek lazım. Ancak servis-vole için aynı şeyi söylemek cehaletten öteye geçmez. Hele ki vuruş güçlerinin inanılmaz seviyelere ulaştığı günümüz tenisinde voleyi iyi alabilmek müthiş bir hüner gerektiriyor ve bunu başaran oyuncular da estetik açıdan büyük bir zevk veriyor.

 Kaldı ki Nadal'la aynı fikirde olanların bize sunduğu şey, Karlovicgillerden daha âlâ bir seçenek olmadığı gibi tenis adına da tam bir distopya. Çünkü tenisi asıl izlenilir kılanlar; yetenekli, inisiyatif alan ve teknik kapasitesi yüksek oyunculardır.

31 Ekim 2018

İkiyüzlülüğün Böylesi...


 Suudi gazeteci Cemal Kaşıkçı'nın İstanbul'daki başkonsolosluk binasında vahşice katledilmesi, bir süredir spor dünyasının da en önemli gündem maddelerinden birine dönüştü. Kulağa oldukça tuhaf gelen bu durumun altında yatan nedense Novak Djokovic ve Rafael Nadal'ı 22 Aralık'ta Suudi Arabistan'ın Cidde kentinde buluşturacak olan bir gösteri maçı. Oynanacağı 1 yıl öncesinden belli olan bu karşılaşmanın tam da Kaşıkçı cinayetinin yankılarının sürdüğü bir tarihe rastlaması, pek duyarlı(!) dünya basınına eşsiz bir malzeme çıkardı.

 Fırsattan istifade eden birtakım kalemşörler de Nadal ve Djokovic'in bu maçtan çekilmeleri gerektiğini buyuran pek çok yazı döşendi. Sadece bununla kalsalar iyi, işi haysiyet cellatlığına kadar götürdüler. İşte bu rezalet yazılardan biri de bugün Ada'nın sol maskeli liberal gazetesi The Guardian'da yayımlandı.

 Kevin Mitchell imzasını taşıyan söz konusu makalede üzerinde en çok durulması gereken ifade ise başlıkta yer alıyor. Mitchell, yazısında "Nadal ve Djokovic Suudların düzenlediği gösteri maçındaki büyük resmi görmeli." başlığını kullanıyor. Yazarın "büyük resim"den kastettiği, söz konusu maçın Suudi aşiretini paklamaya hizmet edeceği ve bunun da iki tenisçinin itibarını sıfırlayacağı tezi ki zaten konuyla ilgili yazılan tüm makaleler de koro hâlinde bu iddiayı haykırıyor.

 Yazara bu noktada şunu sormak icap ediyor: Büyük olduğu iddia edilen bu resimde Suudlara milyarlarca dolarlık silah sevkiyatı yapan, Yemen'de küçücük çocukların üzerine bombalar yağdırılmasına sebep olan ve yıllardır Orta Doğu'yu kan gölüne çeviren Amerika Birleşik Devletleri nerede? Sahi, her yıl tenisin 4 büyük turnuvasından birini düzenleyen bu ülkeyle ilgili de Nadal ve Djokovic'e önerebileceğiniz bir tasarruf var mı?

 İşte Batı ikiyüzlülüğü ve liberal sol sahtekarlığı tam olarak budur. Bir yandan terör örgütlerini finanse et, diğer yandan da insan hakları ve demokrasi havarisi kesil. Yalnızca işine gelenleri yaz, gücünün yettiklerine sesini çıkar. ABD'nin Suudlardan silah karşılığı aldığı milyarlarca doları eleştirmeye maçan yemesin ama Nadal ile Djokovic'e 1 milyon dolar kazanacaklar diye "ahlaksız paragözler" demekten de geri durma.

 Son tahlilde büyük sporculuklarının yanı sıra ne kadar düzgün insan oldukları da herkesin malumu olan Nadal ve Djokovic'in bu yüzsüzlerden icazet alacak hâli yok. O yüzden kimse bu adamları kirli siyasetin içine sokmaya çalışmasın.

18 Ekim 2018

Türk Tenisi Konkordato İlan Etti!


 Sporu içinde bulunduğu sosyo-politik konjonktürden bağımsız olarak ele alamazsınız. Bir ülkedeki hakim paradigma neyse aynısı o ülkenin sporu için de geçerlidir. En nihayetinde spor dediğiniz şey, bir mikrokozmostur, alt kümedir.

 Türkiye'de 1980'den bu yana süregelen ve mevcut iktidar döneminde de en vahşi hâline evrilen neoliberal düzen(sizliğ)in bugün nelere mâl olduğunu yaşayarak görüyoruz. Eldeki sıcak parayı üretmeye, katma değer yaratmaya değil de betona gömmek, amaçlandığı gibi bir yandaş burjuvazi yaratmış olabilir ama beraberinde de ülkeyi iflasa sürükledi.

 Bu kadar hatırlatmadan sonra Türkiye Tenis Federasyonu'nun 16 Ekim tarihinde attığı "Bu hafta sonu İstanbul, Ankara ve İzmir başta olmak üzere ülke genelinde Türk tenisi adına rekor sayı olan 20 ulusal turnuva düzenlenecek. Organizasyonlarda korta çıkacak toplam sporcu sayısı ise 1536 olacak." şeklindeki tweet artık size bir yerlerden tanıdık geliyor olmalı.

 Evet, tenisimizi yönetenler de tıpkı müteahhitler gibi inşaat, pardon, "Turnuva Ya Resulallah" şiarıyla hareket ediyor. Birileri tekeline aldığı turnuvalarla ceplerini doldururken onlara "Yürü ya kulum!" diyenler de bunu bir güzel oya tahvil ediyor. Oyuncu yetiştirmek noktasında hiçbir katkısı olmayan bu turnuva çılgınlığını halka büyük bir işmiş gibi sunmak da zaten en kolayı. Zira buna tav olacak yığınlar ülkemizde fazlasıyla mevcut. Yani günün sonunda herkes hâlinden memnun.

 Ha ülke tenisi mi demiştiniz? Onun da vaziyeti, ekonomiyle aynı. Erkek ve kadınlara bütün olarak baktığımızda dünya klasmanının ilk 200 basamağında tek oyuncuyla temsil ediliyoruz. Bu gidişle milli tenisçilerimizden de konkordato haberleri gelmeye başlarsa şaşırmayın!

13 Ekim 2018

Sen Harcını Sür, Oturur Taşlar


 Fotoğraf 2014 Madrid Masters'tan. O sıralar Atletico Madrid forması giyen Arda Turan, tribünden canlı izlediği Rafael Nadal'la maç sonu fotoğraf çektiriyor. Kaderin cilvesine bakın ki bu ikili, yıllar sonra eş zamanlı olarak spor dünyasının gündemine oturdu. Biri doğduğu şehir için yaptığı insanlıkla, öbürü ise tabancasından çıkan mermiyle...

 Arda'nın yeni bir skandalla manşetleri süslediği sırada Nadal'ın süpürgeyi eline alıp sel sonrası temizlik çalışmalarına katılmasının anlamı da ayrı oldu tabii. Nitekim sosyal medyada elalem ve biz temalı
bolca yorum okuduk. "Rafa'nın bu yaptığını bizim sporcular yapar mı?" diyerek cevabı belli olan bir soruyla ülke sporuna lanet okuduk. Fakat bir Allah'ın kulu da Nadal'ın kariyerine sahip olsak aynı şeyi biz yapar mıydık diye sormadı. Çünkü bunun da cevabı ilkiyle aynı: Yapmazdınız.

 Yapmazdınız çünkü siz; para, güç, mevki, makam, unvan gibi hayat içerisinde elde edilen kazanımlara tapılan bir ülkede büyüdünüz. Sizi yetiştirenler, size sosyal statünüz ne olursa olsun herkesin en başta insan olduğu için değer görmesi gerektiğini öğretmediler. Bu yüzden de hayatın size kazandırdığı her şeyi, insan olmanın önüne koydunuz.

 Nadal ise böyle bir kültürsüzlükten gelmiyor. O, herkesin kendi haklarına sımsıkı bağlı olduğu bir toplumda yetişti. Böyle bir ortamda da şöhretinin ona bir ayrıcalık sağlaması zaten düşünülemez. Buradaki hakim kanının aksine hiçbir yurttaşı da ona eline süpürge aldı diye budala gözüyle bakmaz.

 Velhasıl Nadal ile Arda arasındaki, eğitimliyle eğitimsizin farkı. Bu da kişisel değil, toplumsal bir mesele.

10 Ekim 2018

Bu Gençler Neden Olmuyor?


 Geçtiğimiz günlerde tenis portallarına düşen bir haber, modern tenisin yüzleşmekte olduğu en büyük sorunlardan birini tekrar gün yüzüne çıkardı. İçinde bulunduğumuz an itibarı ile aktif erkek tenisçiler arasında teklerde Grand Slam kazanma başarısı gösteren oyuncuların tamamı 30 yaşın üstünde. 141 yıllık Grand Slam tarihinde ilk kez rastlanan bu durumun manası şu: Erkek tenisi Roger Federer, Rafael Nadal ve Novak Djokovic'ten sonra bayrağı devralacak bir jenerasyona yıllardır sahip olamamış.

 Tenis dünyasının fenomen isimlerinden Marat Safin, yukarıda aktardığım vaziyeti her fırsatta "utanç" olarak nitelendiriyor ve Federer ve Nadal gibi oyuncuların hâlâ Grand Slam kazanabiliyor olmalarını genç tenisçilerin yetersizliğine bağlıyor. Elbette sözü edilen isimler, tenis tarihinin gördüğü en istisnai sporcular ve bu yüzden hangi yaşta olurlarsa olsunlar, bir büyük turnuva kazanmaları asla sürpriz sayılmaz. Ancak Safin'in yeni nesil tenisçilere yönelik eleştirilerinde ciddi bir haklılık payı olduğunu da söylemek lazım.

 Şimdiye dek gerek erkek gerekse de kadın tenisinde "geleceğin 1 numarası" etiketiyle pek çok oyuncu pazarlandı. Erkekler turu özelinde konuşacak olursak Grigor Dimitrov, Alexander Zverev ve Dominic Thiem, son dönemde bu oyuncular içerisinde en öne çıkanları. Fakat üçünün de ortak noktası, fiziksel manada çok iyi birer atlet olmalarına rağmen oyuna dair becerilerinin kendilerine atfedilen beklentiler ölçeğinde son derece eksik kalması. Tabii bir de kusursuz bir yeteneğe sahip olmasına karşın oyuna olan bakışından ötürü bunu bir türlü başarıya tahvil edemeyen Nick Kyrgiosgiller var.

 Peki bütüne bakıldığında ortaya çıkan tüm bu yetersizliklerin sebebi ne? Söz gelimi, bu gençler neden bir türlü olmuyor? İşte bu noktada Roger Federer'in babası Robert Federer'in çok çarpıcı tespitleri var. Basına nadiren demeç veren Baba Federer bakın genç raketlerin yetiştirilme tarzıyla ilgili neler söylüyor:

 "[...] Bir çocuk sevdiği şeyi yapmalı, para için korta sürülmemeli. Tenis dünyasında çocuğunun ilerideki muhtemel başarısızlığını asla kabul etmeyecek kadar hırslı aileler var. Oysa hem kendileri hem de çocuklarına karşı dürüst olmak zorundalar. 12 yaşındaki bir çocuk haftada 14 saat tenis oynamaya zorlanıyor. Bundan keyif almaları imkansız çünkü bu, bir tür emir. Pazartesiden cumaya kadar antrenman ve hafta sonu turnuva... Bu, bana aşırı geliyor. Örneğin Roger 12 yaşındayken tenisin yanı sıra futbol da oynuyordu. 16 yaşında Avrupa beşincisiydi. Peki neden başarılı oldu? Çünkü yetenekliydi."

 Robert Federer, bu sözleriyle aslında daha evvel bizim de vurguladığımız bir gerçeğin altını çiziyor. O da şu ki henüz gelişim çağındaki bir tenisçi adayını at misali yarıştırmaya kalktığınız vakit ona en büyük kötülüğü yapıyorsunuz. Velilerin ve antrenörlerin bazen cehalet bazen de işgüzarlıklarından kaynaklanan bu tutumu nedeniyle dünyada pek çok tenisçinin geleceği göz göre göre ipotek ettiriliyor. İşte bugün yaşadığımız genç yetenek kıtlığının altında yatan en önemli nedenlerden biri de bu.

13 Eylül 2018

DMAX'e Bravo Ama Yetmez!


 Yapılan araştırmalara göre dünyanın en popüler dördüncü sporu konumunda bulunan tenisin küresel ölçekte 1 milyarın üzerinde bir izleyici tabanı var. Böylesine kitlesel bir oyun, ister istemez kendi ekonomisini de yaratıyor. Nitekim dünyanın gelişmiş ülkelerinde profesyonel tenis gazeteciliği ve yorumculuğu çok ciddi bir iş kolu ve pek çok insan bu sektörden ekmek yiyor.

 Mediokrasi yani vasat egemen düzenin ana vatanı olan ülkemizde ise bırakın tenis gazeteciliği ya da yorumculuğunu, tenis yayını yapan tek bir açık kanal bile yok! Oysa gerek ATP gerekse de WTA Turu'nda yayın hakkı alınabilecek envai çeşit turnuva mevcut. Bırakın onları, her yıl düzenlenen 4 farklı Grand Slam turnuvası var. Yetmediyse Davis ve FED Kupası var. Ama heyhat! Böylesine geniş bir yayın yelpazesinin içinde şu saydığım turnuvaların hiçbiri şifresiz olarak ekranlara gelmiyor. Tek bir Grand Slam turnuvasını olsun baştan sona yayınlayan bir kanal çıkmıyor.

 Vaziyet böyle olunca ekonomik nedenlerden ötürü bu spora doğrudan ulaşması zaten imkansız olan kitleler tenisten tamamı ile elimine ediliyor. Bu durum, ülkenin mevcut tenisçi potansiyeline verdiği zararın yanında çok daha büyük bir vehamete daha neden oluyor ki o da memleketteki spor kültürünü çöle çevirmesi.

 Elbette bu çölün içinde de zaman zaman vahalara rastladığımız oluyor. Örneğin son Amerika Açık'ta tek erkekler yarı final ve final maçlarını şifresiz olarak ekranlara getiren DMAX adlı televizyon kanalı bunlardan bir tanesi. Haklarını verelim, bu sene Roland Garros tek erkekler finalini de canlı yayınladılar ama bu kadarı bizi kesmez. Tenisseverler olarak kendilerinden daha çok turnuva yayını ve hatta tenis programları bekliyoruz.

 Kamu yararı yerine yandaşların kesesini düşünen devlet televizyonlarının ülkesinde Sports TV ve DMAX gibi vizyoner kanalların artması dileğiyle...

11 Eylül 2018

Martina Hingis'in Günahı Neydi?


 Cumartesi gecesi oynanan ve bana göre tenis tarihinin en büyük skandalına sahne olan karşılaşmadan sonra Serena Williams'ı bırakıp mücadelenin hakemi Carlos Ramos'u hedef tahtasına oturtan bir güruha şahitlik ettik. Güya çifte standarttan dert yanan bu arkadaşlar sayesinde hakemin temel vazifesinin oyuncuların huyuna suyuna gitmek olduğunu da öğrenmiş olduk. Şaka değil, belli bir zümre kuralları uyguladığı için hakemi suçlu ilan etti.

 Serena'ya taktik veren koçu Patrick Mouratoglou başta olmak üzere birçokları aynı hadisenin hemen her maçta yaşandığından dem vurdu. Buram buram ezber kokan bu değerlendirme, pek tabii ki gerçekliği yansıtmıyor. Bir an için yansıttığını düşünsek bile bir hakemden diğer meslektaşlarına uyup suistimalde bulunmasını talep etmek hangi mantığa ve ahlaka sığar? Bir yanlış, başka bir yanlışla örtülebilir mi?

 Kaldı ki buradaki esas mesele, Serena'nın aldığı antrenör yardımı falan değil. Aynı şekilde, bağırıp çağırması, hakeme hakaret etmesi de belli ölçüde anlayışla karşılanabilir. Ancak kabul edilemeyecek başka bir şey var ki o da sebep olduğu her çirkinlikten sonra cinsiyeti ve ten rengi üzerinden mağduriyet yaratmaya çalışması. Bu iki hassas noktayı kariyeri boyunca o kadar çok istismar etti ki kendisini eleştiren herkes tıpkı bugün olduğu gibi ırkçı ve cinsiyetçi damgası yedi.

 Peki söz konusu Serena olduğunda kadın hakları havarisi kesilen bu malum koro, aynı hassasiyeti ahlaksız Fransız seyircisi Martina Hingis'i linç ederken neden göstermedi? Halbuki Hingis, kariyerine mal olan o maçta Serena'nın aksine ne tehdit ne de hakarete başvurmuştu. Üstelik kamera çekimlerinden de net bir şekilde görüldüğü üzere hakeme olan itirazında da haklıydı. O hâlde neydi Hingis'i şımarık ve ergen yapan? Güzelliği mi yoksa o gün karşısındaki oyuncunun Steffi Graf olması mı?

 Hani hep cinsiyetçilik ve çifte standarttan bahsediyorsunuz ya, peki sizin güzel kadınlar hakkındaki çirkin ön yargılarınızı ve her daim güçlüden yana olmanızı ne yapacağız?

9 Eylül 2018

Hem Güçlü Hem Mağdur


 Serena Williams, Türkiye'deki mevcut siyasi iktidarı hatırlatır hep bana. O da tıpkı ülkemizi yönetenler gibi çok büyük bir güce sahip ve tenis tarihinin gördüğü en kariyerli sporcu. Ancak bu ikisi arasındaki benzerlik kudretlerinden ibaret değil. Nitekim tıpkı muktedirlerimiz gibi Serena da mağdur edebiyatı yapmak konusunda son derece mahir.

 Mağduriyet algısı, insanların büyük bir çoğunluğunun hassasiyet gösterdiği konular üzerinden yaratılır. Serena ise bu iş için kadın-erkek ve siyah-beyaz çelişkisini kullandı yıllarca. Serena'ya göre kadınlığı ve siyahiliği, ona hem kort içi hem de kort dışında istediği gibi davranma hakkını veriyordu, vermeliydi. Bunlar, bugüne dek öznesi olduğu sayısız çirkinlik karşısında adeta bir koruma kalkanıydı.
 
 2001 yılında ablası Venus ile birlikte Indian Wells'i boykot etme kararı aldıklarında ileri sürdükleri gerekçe tribünlerin kendilerine gösterdiği ırkçı yaklaşımdı. Oysa seyircilerin Williamslara olan tepkisinin altında o dönem kendileri hakkında ortaya atılan şike iddiaları yatıyordu. Söz konusu turnuvada Williams kardeşler yarı finalde eşleşmişti ancak maça 4 dakika kala Venus'ün turnuvadan çekilmesi, Elena Dementieva'nın "Williamsların maçlarında sonucu babaları Richard belirler." şeklindeki sözlerinin üstüne büyük bir infiale neden olmuştu. Ancak meselenin adı bir defa ırkçılık olarak konulunca geriye kalan her şey anında halının altına süpürüldü.

 Dün geceki finalde yaşanan utanç dolu anlara ise biz aslında 2009 yılından aşinayız. Dün başhakemi hırsızlıkla suçlayan Serena, dokuz yıl önce de kendisine ayak hatası çalan çizgi hakemine "Bu topu senin boğazına sokarım." demişti. O gün Kim Clijsters kortta nasıl buz kestiyse dün de Naomi Osaka'nın suratında aynı ifade vardı. Genç raket, kariyerinin en mutlu gününde kazandığına kazanacağına pişman edildi.

 Sebep olduğu tüm bu kepazelikler karşısında Serena, yine kadınlığının arkasına sığındı. Bütünüyle haksız olduğu bir mevzuda Alize Cornet'ye yapılan açık seksizmi hatırlatarak üste çıkmaya çalıştı. Kendisini bir kez daha kadın haklarının yılmaz savunucusu olarak tanıttı. Doğrusu, onu bu şekilde tanımlayan sadece kendisi değil. Serena'nın istismarlarını afiyetle mideye indirip bilgi sahibi olmadan fikir sahibi olan entel takımı bu minvalde pek çok yazı döşendi bugüne kadar. Herhalde dün gece yaşananlardan sonra herkesten çok onlar utanmıştır.

22 Ağustos 2018

Övünç ve Utanç


 Sosyal medyanın kendilerine tanıdığı sınırsız özgürlük (!) sayesinde bu ülkenin genç tenisçileri hakkında ulu orta atıp tutan gafiller bilmez ama bu ülkede tenisçi olmak Don Kişotluğun dik âlâsıdır. Nitekim tenis camiası da son iki gündür yel değirmenlerine karşı savaşan bu kahramanlardan birini konuşuyor.

 Selin Övünç 17 yaşında. Anne ve babası, TRT'de çalışıyor ve başlangıçta tenisle hiçbir alakaları yok. Ne var ki vakit geçirsin diye tenis kursuna yolladıkları kızları yeteneğiyle sivrilince bu spor, bir anda hayatlarının en önemli parçası hâline geliyor. İdeallerinin peşinden koşan Övünç ailesi, bu uğurda ev, araba ne varsa satıyor ve bunların yetmediği yerde de kredi çekiyor. Bu arada baba da daha önce hiç bilmediği bu spordan antrenörlük belgesi alıyor. Kısacası bu topraklardan çıkan sınırlı sayıdaki her tenisçide olduğu gibi Selin'in macerasında da maddi ve manevi anlamda pek çok bedel ödeniyor. Çünkü memleketteki kokuşmuş düzen, başka türlü bir yolculuğa olanak tanımıyor.

 İşte bu yolculuk sırasında artık son derece alışık olduğumuz kazalardan biri yaşandı dün. Resmi Twitter hesabından bir açıklama yayımlayan Selin, sponsor bulamadığı için sezonun son Grand Slam turnuvası olan Amerika Açık'tan çekilmek zorunda kaldığını açıkladı. Bu açıklamadan sonra eleştiri okları pek tabii ki Türkiye Tenis Federasyonu'na çevrildi. Zira henüz junior aşamasındaki bir oyuncuya özel sektörden destek gelmemesi gayet normal ki zaten bu durum, federasyonların en önemli varlık sebebi.

 TTF ise konuyla ilgili paylaştığı bildiride Selin'in şimdiye dek "Gençlik Olimpiyatı" kotasında yer aldığını ve söz konusu organizasyona katılma hakkı kazanamadığı için maddi destekten yararlanamadığını belirtti. Özrü kabahatinden beter bu açıklamadan sonra insanın aklına direkt şu sorular geliyor: Dünya tenisi için hiçbir kıymeti harbiyesi bulunmayan Gençlik Olimpiyatı, hangi gerekçeyle bakanlık ve federasyon nezdinde bir ödenek kriteri olabiliyor? Bakanlık ve federasyon, tenisteki esas organizasyonların Grand Slam turnuvaları olduğundan bihaber mi yoksa işin içinde başka hesaplar mı var?

 Ne hesabı diye soracak olanlar varsa aynı federasyonun ülke tarihinin en kariyerli tenisçisini vaktiyle Wimbledon'dan feraget ettirerek sırf siyasi rant uğruna Akdeniz Oyunları'na sürdüğünü peşinen hatırlatalım.

 Her şey bir tarafa, hâlihazırda Grand Slam oynayabilecek düzeydeki 3-5 tenisçisinden birine bile maddi destek sağlayamayan bir federasyon, hangi yüzle tenisin zengin sporu olduğu yönündeki algıyı (!) kırmaktan bahsedebilir? Siz herkesi kör, alemi sersem mi sanırsınız?