17 Haziran 2017

Senin Ondan Ne Eksiğin Var?


 Bu ülkede söz konusu spor olduğunda sıklıkla düşülen bir hata var. O da bu alana ülkenin genel ikliminden hiç ama hiç etkilenmeyen, adeta korunaklı bir bölge muamelesi yapmak. Halbuki spor da tıpkı diğer alanlar gibi bir ülkenin mikrokozmosudur. Hâliyle bir ülkenin sporu, o ülkenin genel vaziyetinin de bir yansımasıdır.

 Türk tenisine baktığımızda da ülkedeki başıbozukluğun çok net yansımalarını görebiliyoruz esasında. Çalışıp üretmekten ısrarla kaçınan ama bir taraftan da kendini iş yapıyormuş gibi gösteren bir yönetici silsilesi ve aralarındaki olmazsa olmaz çıkar ilişkileri... İşte bu hastalıklı organizmayı görmezden gelerek yapılan her yorum, hem gerçekleri ıskalıyor hem de tırnaklarıyla kazıyarak bir yerlere gelebilen çok az sayıdaki sporcuya büyük haksızlık ediyor.

 Jelena Ostapenko'nun Roland Garros'taki zaferinden sonra yine o tanıdık sorulardan biri çıktı karşımıza. Nüfusu takriben 2 milyon olan Letonya Grand Slam şampiyonu çıkarabiliyorken bizim neyimiz eksikti? Aslında görünürde eksik olan bir şeyimiz yok, aksine pek çok fazlamız var. Fakat kaçırdığımız nokta şu: Bu işlerde mühim olan nicelik değil, nitelik.

 Letonya, ne ATP takviminde yer alıyor ne de WTA. Hatta bırakın bunları, bu Baltık ülkesinde düzenlenen tek bir ITF turnuvası bile yok. Oysa bizim hâlihazırda ev sahipliği yaptığımız 2 ATP, 1 de WTA turnuvası var. ITF turnuvaları ise zaten en büyük kıvanç(!) kaynağımız. Yılın her haftası en az bir ITF turnuvasına ev sahipliği yapan ülkemiz, hamdolsun bu seviyedeki organizasyonlar açısından tam bir cennet! Peki ya sonuç? Tesis inşa ederek ya da turnuva düzenleyerek tenisçi yetiştirilebilseydi şu an hem erkek hem de kadınlardaki dünya 1 numaralarının Türk tenisçiler olması gerekirdi. Ama o iş, öyle olmuyor işte. Tıpkı sokak ortasında iki çocuğa raket tutturarak tenisi tabana yayamayacağınız gibi...

 Uzun lafın kısası, birileri çalışıyor ve karşılığını alıyor. Biz ise iş ahlakından yoksun, kifayetsiz yöneticilerimiz sağ olsun, her daim elalemin başarılarını seyretmekle yetiniyoruz. Yetmiyor, bir de başarısızız diye dövünüyoruz. Oysa asıl dövünmesi gerekenler başkaları ve onlar bunu umursamıyor bile.

10 Haziran 2017

Geri Çizgiye Otobüs Çekmek


 Açık konuşayım, teniste defansif karakterli oyunculardan hiç ama hiç hazzetmiyorum. Nedeniyse çok basit: Bu tarz tenisçilerin içinde olduğu bir maçı seyretmek çoğu zaman işkenceye dönüşüyor benim için. Ben böylesi oyunculara ekran başında tahammül edemezken korttaki rakiplerinin hâlini ise hiç düşünemiyorum doğrusu. Her geri dönen topta biraz daha yıpranan sinirler ve baştan sona kıyasıya bir mental boğuşma... Bunun sonucunda da izleyenlere adeta kabir azabı çektiren tenis kılıklı bir kör dövüşü...

 İnsana fenalık getiren bu oyunculardan biri de Roland Garros finalinde boy gösterdi bugün. Hoş, ne kadar boy gösterebildiği de ayrı bir tartışma konusu. Zira mücadelenin adı her ne kadar Halep-Ostapenko olsa da karşılaşma daha çok Ostapenko'nun winner'ları ile basit hataları arasında geçti. İstatistiklere baktığımızda Ostapenko'nun puan vuruşlarında 54'e 8'lik bir üstünlük kurduğunu görüyoruz ki ben bir tenisçinin winner sayısında bu kadar ezildiği başka bir mücadele hatırlamıyorum son dönemde.

 Halep'in üç yıl evvel yine aynı kortta Sharapova'ya karşı kaybettiği finalde doğrudan kazanılan puanlar 46'ya 20'ydi. Rumen raketin oyun stilini göz önüne aldığımızda bu, gayet makul bir istatistik. Ancak bugünkü 8 winner'a 10 basit hatalık performans, maçın gidişatını tamamı ile Ostapenko'nun belirlediğini gösteriyor ki böyle bir durumda da Halep'in şampiyon olması gerçekten tenise ihanet olurdu. İyi ki de olmadı.

 Bugüne dek gerçekleştirilen sayısız boş atışa rağmen her yeni şampiyona "geleceğin süperstarı" etiketini yapıştırmaktan imtina etmeyen tenis dünyası, Paris'in yeni matmazeli Jelena Ostapenko için de bu huyundan vazgeçmeyecek elbette. Fakat her defasında söylediğimiz gibi büyük tenisçi olabilmek için birden fazla sayıda yeterliliğin bir araya gelmesi gerekiyor. Letonyalıdaki eksik taşların yerine oturup oturmayacağını ise zaman gösterecek.

7 Haziran 2017

Tenisçileri Rahat Bırakın


 İnsanların her şeyi çok çabuk tükettiği ve hiçbir şeyden memnun olamadıkları bir çağda yaşıyoruz. Konformizm batağına saplanmış bu yeni nesil, sahip olduklarından hep daha fazlasını talep ederken bazen insanlardan robot gibi davranmalarını da bekleyebiliyor. Öyle ki bir sezon boyunca rekabeti alt üst eden, kırılmadık rekor bırakmayan bir tenisçi bile aradan birkaç ay geçmeden aldığı kötü sonuçlar nedeniyle yerin dibine sokulup "sorunlu" muamalesi görmeye başlıyor.

 Hâlihazırda devam etmekte olan Roland Garros'ta yeniden gündeme gelen zaman ihlalleri meselesinin özünde de yukarıda özetlemeye çalıştığım gayriinsani bakış açısı yatıyor aslında. Nadal ve Djokovic'in ziyadesiyle muzdarip oldukları ve iki puan arasında geçirilen süreye belli bir sınır getiren 20 saniye kuralı, bundan birkaç sene evvel tenisin hızlandırılması maksadıyla uygulamaya konuldu. Zira doğası gereği bir futbol  akışkanlığında olamayan tenis, bu özelliğiyle doyumsuz yeni nesilleri hiç cezbetmiyordu. Hâl böyle olunca tenisi yönetenler de kaz gelecek yerden tavuk esirgenmez mantığıyla bu kuralı peyda etti. Öyle ya, o konformist dediklerimiz olmasa nereden gelecekti bu değirmenin suyu?

 "Peki bu kuralın neresi insanlık dışı?" diye soranlar varsa hemen izah edelim. Bir defa sizin düşlediğinizin aksine tenisçilerin hepsi birer insan ve birtakım ritüel ya da tiklere sahip olmak da bu türün en doğal özelliklerinden biri. Eğer Nadal, servisini kullanırken önce saçını düzeltip ardından da şortunun arkasını çekiştiriyorsa bunun yegane sebebi kendisini öyle rahat hissetmesidir. Nadal'ın bu ritüelleri belki hoşunuza gitmiyor olabilir fakat bunları engellemeye kalkışmanın sözlükteki karşılığı çok daha nahoş bir kelime maalesef.

 Kaldı ki tenis gibi yoğun efor gerektiren bir sporda oldukça uzayan bir rallinin ardından oyunculara nefes alma imkanı bile tanımamanın ne kadar sadistçe olduğunu da söylemeye lüzum yok herhalde. Neyse ki hakemlerin büyük bir bölümü bu konuda -olması gerektiği gibi- son derece hoşgörülü davranıyor da maçlarda fazla hır gür çıkmıyor.

 Son tahlilde spor, içinde insana ait ögeleri barındırdığı için güzeldir. O yüzden bırakalım da tenisçiler kendilerini nasıl rahat hissediyorlarsa öyle oynasınlar. Buna karşı çıkan doyumsuz tayfa ise bir zahmet konsol oyunlarıyla tatmin olmayı denesin. Zira orada hayallerindekine daha yakın bir insan profili var.

5 Mayıs 2017

Boş Tribünler Boş Sözler


 Her İstanbul Cup ve İstanbul Açık zamanı tartıştığımız mesele aynı: Acaba bu turnuvalar neden seyirci çekemiyor? Bense bunu soranlara karşı bir soruyla cevap veriyorum: Bu turnuvalara insanlar niye para verip gitsin ki?

 Öncelikle tenis turnuvalarını bir konserden ya da bir futbol maçından daha farklı bir yerde konumlandırmamak lazım. Neticede bunların tamamı birer kültürel etkinliktir ve insanlar bu tip etkinliklere belli bir para ödeyerek katılırlar. Bu paranın karşılığında ise arzuladıkları tek şey vardır, o da eğlenmek, hoş vakit geçirmektir. Peki İstanbul Cup ya da İstanbul Açık bu bağlamda insanlara neler sunuyor? Yanıt, hiçbir şey. Zaten bir şeyler sunabiliyor olsalar en azından tatil günlerinde o tribünler dolardı.

 Aynı şeyleri tekrar etmekten bıktık ama bazıları anlamamakta ısrar ediyor. En az 3-4 saatinizi yolda harcayarak dağ başından hâllice bir yere tenis izlemeye gitmeniz için ya söz konusu turnuvanın çok yüksek profilli olması ya da sizin son derece cefakar bir tenis aşığı olmanız lazım. Fakat bahsettiğimiz turnuvalar, ATP ve WTA'in görece en düşük seviyeli organizasyonları olduğundan ilk ihtimal zaten devre dışı kalıyor. E her sene de Roger Federer gibi fenomen bir ismi getiremeyeceğinizden sizin de payınıza "Tenis olsun da çamurdan olsun." düşüncesindeki insanlar düşüyor.

 Organizasyonel çarpıklıklar bu kadar ortadayken kimi kerameti menkullerin derdi ise basmakalıp havalı ifadelerle faturayı Türk toplumuna kesmek. Sıklıkla Türkiye'de spor kültürünün olmadığından dem vuran bu arkadaşlar, az evvel belirttiğim görüşü paylaşmayan seçici insanları da gerçek sporsever olmamakla suçluyor. Spor kültürü elbette çok önemli bir kavram ancak tribünlerdeki boşluğu tamamen bunun eksikliğine yormak en hafif ifadeyle gerçekleri saptırmaktır. İnsanların tenis sevgisini sorgulamak ve yarıştırmak ise kibir ve hadsizlikten başka bir şey değildir.

2 Mayıs 2017

Masha Başı Dik Yürür


 Maria Sharapova, kariyerinin üçüncü perdesini geçtiğimiz hafta Stuttgart'ta açtı ve beklediğim gibi çok iyi bir geri dönüş gerçekleştirdi. Aslında turnuvada şampiyonluk ipini göğüsleyebilir, garajına bir Porsche daha çekebilirdi fakat 15 aydır turnuvalara katılamamanın yarattığı bir yığın maç eksiği bu seferlik yarı finalle yetinmesine sebep oldu. Elbette bunun hiçbir ziyanı yok. Roland Garros'a kadar Madrid ve Roma'da da yer alacak ki bu da oyun seviyesini yükseltebilmek adına hâlâ zamanı olduğunu gösteriyor. Zaten eski ritmini yakaladığı an Paris'e en büyük favori olarak gideceği de ortada.

 Yazılarımı düzenli olarak okuyanlar hatırlayacaktır, Sharapova'nın bu defaki geri dönüşünde oyun anlamında hiçbir sıkıntı çekmeyeceğini belirtmiş, hatta eskisinden de daha güçlü bir tenisçiye evrilebileceğinden söz etmiştim. Beni asıl kaygılandıran mevzu ise meselenin kortun dışında kalan tarafıydı. İşte Masha'nın geçtiğimiz haftaki asıl başarısı da oynadığı yarı finalden ziyade bu alanı çok iyi yönetmesi oldu bana göre.

 İngiltere'nin rezillikte birbirleriyle yarışan tabloid gazetelerinin en meşhuru The Sun'ın bile lütfedip muhabir gönderdiği basın toplantıları aslında beklenen atmosferde geçti. Medyanın arzuladığı kaos ortamı, Masha'nın kortlara dönmesinden aylar önce oluşmuştu ve polemik ateşi harlanmayı bekliyordu. Basın mensupları da hâliyle durumdan vazife çıkarabilmek adına her yolu denedi ve bunu da yaparken küstahlığı elden bırakmadı. Ne var ki Maria, dünyanın en dirayetli insanlarından biri ve burada da oltaya gelmedi. Birçok kişinin oracıkta çıldırmasına sebebiyet verecek soruları sabır ve ustalıkla savuşturdu.

 Ancak Sharapova, her zaman bu kadar dirayetli davranamayabilir. O yüzden basındaki akbabalardan ve kendisi üzerinden prim yapmaya çalışan meslektaşlarının hışmından bir an evvel kurtulmaya bakmalı. Bunun da yolu, kendisini tenisin en üst seviyesinde yeniden ispat etmesinden, yani bir Grand Slam kazanmasından geçiyor. Doğrusu, önümüzdeki Roland Garros bu açıdan çok önemli bir fırsat fakat turnuvaya muhtemelen elemelerden dahil olacak olan Rus tenisçinin üç maç fazladan oynamayı kaldırıp kaldıramayacağı ciddi bir soru işareti.

24 Nisan 2017

Büyü Yarım Kalmasın!


 Her şerde bir hayır vardır derler. Maria Sharapova'nın son dönemde başından geçenlerin hayra yorulabilecek tek tarafıysa kortlardaki ömrünü uzatması oldu belki de. Meldonyum vakası yaşanmamış olsaydı bu yıl kariyerine nokta koyacağı bizzat menajeri tarafından açıklanan Sharapova, şimdiyse en az üç yıl daha tenis oynamanın planlarını yapıyor. Rus yıldız, Tokyo 2020'den evvel sonlandırmayı düşünmediği tenis kariyerinin son perdesini ise bu hafta Stuttgart'ta açıyor.

 Masha'nın tenis hayatı, eğer önümüzdeki üç sezon içinde önemli bir kırılma anı daha yaşanmazsa yıllar sonra üç ayrı bölüm hâlinde anlatılacaktır. Şimdiye kadar gösterime giren ilk iki bölümde, yani omuz sakatlığının öncesinde ve sonrasında oyunsal anlamda çok farklı kimliklerle karşımızdaydı Sharapova. Aslına bakarsanız çarşamba günü görücüye çıkacak serinin son filminde de yine değişik bir portre çizmesi kuvvetle muhtemel ki bunun için de ortada pek çok neden var.

 2008'de geçirdiği omuz sakatlığı, Maria'nın kişisel tarihinde çok ciddi bir dönüm noktasıydı. Çünkü o sakatlık, Rus raketin başta servisi olmak üzere pek çok silahını kullanılamaz hâle getirmişti. İyice düşen reaksiyon hızı, seri çift hata seanslarına dönüşen servis oyunları derken Masha'nın zirveye geri dönüşü bir hayli sancılı oldu ve uzun bir döneme yayıldı. Böylesi bir hengamenin içinde yitip gidebilecek oyuncu sayısının ne kadar çok olduğunu şu sıralar bizzat yaşayarak öğreniyoruz ki Maria Sharapova'nın neden diğerlerinden farklı olduğu da bu gibi örneklerle daha iyi anlaşılıyor.

 Sakatlık sonrası dönemde Sharapova için işin en ironik tarafı, ait olduğu yere kendini daha önceleri hiç de ait hissetmediği bir yerde dönmesiydi elbette. Bunun da bir numaralı sebebi yine o melun sakatlıkta gizliydi. Kendinden önceki her şeyi budayan ve yerine kendi kurallarını getiren o omuz sakatlığı, en nihayetinde Masha'yı kaçınılmaz bir değişime sürükledi. Öyle ki toprak kort artık bir buz pisti değil, savunmadaki defoları örten bir ağrı kesiciydi. Üstelik yine sakatlığın etkisiyle ultra agresif bir hücumcuya dönüşen Sharapova için riskli vuruşların kontrolü toprak zeminde daha kolaydı. İşte tüm bunlar birleşince Roland Garros, Sharapova'nın şu ana kadar en çok kazandığı Grand Slam turnuvası hâline geldi.

 Rus fenomenin çarşamba günü açacağı yeni sayfada bizi yine sürprizler bekliyor. Evvela kendini bir kez daha ispat etmek için varını yoğunu ortaya koyacaktır ki Allah rakiplerine şimdiden kolaylık versin. Fakat oyun olarak da seviye atlaması, özellikle Sven Groeneveld gibi bir ustanın elinde bir yıldan fazla bir süre sadece antrenman yapmış bir oyuncu için gayet mümkün. Zaten Groeneveld'in Sharapova üzerindeki sihirli dokunuşlarına 2015 toprak kort sezonundan yeterince aşinayız. Ancak sonrasında yaşanan türlü şanssızlıklar nedeniyle iksirin etkisi tam olarak hissedilememişti. Dileriz bundan sonra fazlasıyla hissedilir.

3 Nisan 2017

Taktik Maktik Yok! Bam Bam Bam!


 Bir süredir Federer'i izlerken kulaklarımda kerameti kendinden menkul imparatorumuzun bu sıralar pek moda olan vecizesi yankılanıyor. Sanki aynı diyalog, her maçtan önce antrenörü Ivan Ljubicic ile kendisi arasında da geçiyormuş gibi oynuyor kortta Ekselansları. Şimdi içinizden "İyi de Federer zaten başından beri ofansif tenisçiler sınıfındaydı." diye itiraz edenler çıkabilir ama efsanenin bu sezonki oyunu bir başka ofansif. Topları o kadar erken alıyor ki rakiplerine de sadece kendi kortlarına yağmur gibi düşen winner'ları seyretmek kalıyor.

 Fatih Terim'in "Bam bam bam" diye formülize ettiği bu stil, şu ana dek Federer'e bu yılki tüm büyük kupaları kazandırdı. Dahası, ezeli rakibi Rafael Nadal karşısında kariyerinde ilk defa üst üste dört galibiyet elde etti İsviçre çikolatası. Kimileri bu galibiyetleri salt mental açıdan okuyor ama hep dediğim gibi teniste esas olan korttaki oyundur. Mental güçse korttaki oyuna bağlı olarak ortaya çıkan bir sonuçtur.

 Federer'in bu yıl tedavüle giren yeni oyun tarzı, aslında Nadal gibi oyuncuların geri çizgiye ördüğü duvarı aşabilmek için en etkili yol. Ancak şu da var ki eliniz ayağınız tutuyorken de böylesi riskli bir oyun stilini tercih etmezsiniz. Nitekim Federer de ayaklarının giderek yavaşladığı, uzun dip çizgi rallilerini kaldırmasının 2013'te de tecrübe edildiği üzere pek de mümkün olmadığı bir dönemde bu dönüşüme gitti. Şimdi de bunun semeresini Rafa'ya karşı geçmişin acısını çıkararak topluyor.

 Nadal'ın şu anki seviyesiyle Roland Garros'ta şampiyon olması beni şaşırtmaz. O turnuvaya kadar nadasa çekileceğini duyuran Ekselansları ise kendisinin de belirttiği üzere tüm gücünü Wimbledon'a saklayacak. E zaten "Bam bam bam" için de daha uygun bir yer bulunamazdı.

25 Mart 2017

Maço Ülkenin İğrenç Medyası


 Türk toplumu maçodur. Bu ülkede kadına biçilen görevler vardır ve bu toplumsal cinsiyetçilik, daha çocukluk çağından itibaren nakşedilir beyinlere. Kadın ve erkeğin hür birer birey, gerisinin de laf-ı güzaf olduğunu bırakın erkeklere, zaman zaman kadınlara bile anlatamazsınız bu ülkede. Nitekim ben koskoca tıp fakültesi mezunu bir kadına anlatamadım bundan birkaç sene evvel.

 Bu maşizm tezahürlerinin en rahat gözlemlenebildiği alanlardan biri de medyadır. Öyle ki cevval medyamız, güzel bir kadın gördüğü zaman bunun etinden ve sütünden sonuna kadar yararlanmak ister. Bunu yaparken de o kadar iğrençleşir ki o kadın hakkında genel ahlaka mugayir haberler yazmakta bile beis görmez. Çünkü onun algısında güzel bir kadın, "eşyanın tabiatı gereği" geniştir.

 İşte bu mide bulandırıcı işlerden birine de Twitter'da rastladık geçen günlerde. Güzel kadın dediğimize ve bu blogda da tenis yazdığımıza göre konunun öznesinin kim olduğunu söylemeye gerek yok herhalde. Twitter'daki işgüzarın biri, Maria Sharapova'nın Vogue Dergisi'ne verdiği röportajdan bir kesiti işine geldiği gibi çevirmiş. O uyduruk ve mide bulandırıcı haberin ne olduğunu burada paylaşmayacağım. Midesi kaldıran varsa Twitter'ın arama bölümüne Sharapova yazarak ilgili tweet'i görebilir.

 Burada benim dikkatimi celbeden en önemli olay, bu uydurma haberin Twitter'daki envai çeşit spor hesaplarının birinden çıkmış olması. Hani böyle bir yalanı bu habere de balıklama atlayan ana akım medya servis etmiş olsa şaşırmazdık da bu medyaya alternatif olduklarını söyleyen birileri paylaşınca işin şekli değişiyor, insanın bu ne perhiz bu ne lahana turşusu diyesi geliyor. Çünkü bu arkadaşların yaptığı pespayeliği, anlı şanlı gazetelerin birinde magazin üstüne yazıp çizen üstteki fotoğrafta gördüğünüz pavyon işletmecisi şahıs da yapıyor.

 Buradaki bir diğer vahim noktaysa ülke olarak 140 karaktere olan bağımlılığımız. Zira artık haberlerin servisi de takibi de büyük oranda Twitter'dan yapılıyor. Okumayan, araştırmayan, hiçbir konuda derinlik sahibi olmayan bir kısım ergen bu mecrada at koşturuyor ve bu da yetmezmiş gibi mesleğine yıllarını vermiş insanlara hadsizce sözler sarf ediyor. Daha kötüsüyse insanlar bu mecrada yazılan her şeyi Kur'an ayetiymiş gibi alıyor ve paylaşılan bir haberin doğruluğunu araştırma ihtiyacı dahi hissetmiyor.


7 Mart 2017

TRT: Bir Vasatlık Abidesi


 Malumunuz, Eurosport Wimbledon'ın yayın haklarını aldığını duyurdu birkaç gün evvel. Fransa menşeili spor kanalının bu hamlesi, artık tenis takvimindeki dört büyük turnuvayı da tek kanaldan seyredebileceğimiz anlamına geliyor. Tabii seyredebileceğimiz derken Eurosport'un bu memleketteki pek çok vatandaşın evinde olmadığının da farkındayım ancak sırf Katarlılara satılan malum yayıncı kuruluşa mecbur kalmamak bile bu gelişmeyi benim nazarımda olumlu kılmaya yetiyor.

 Eurosport'ta bunlar olurken insanın aklına ister istemez TRT geliyor tabii. Ne de olsa bizim vergilerimizle finanse edilen bir kamu kuruluşu ve onların tenis yayınlamaları, önceki paragrafta bahsettiğim Eurosport'u izleme imkanı olmayanlar için hayati bir öneme sahip. Fakat gelin görün ki kendileri şu sıralar vasatlığın dibine batmış bir vaziyette ve bu ülkede idari anlamda büyük bir değişim yaşanmadığı sürece de TRT'den hayır beklemek olmayacak duaya amin demeye eş değer.

 Ülkedeki mevcut rejimin hakim kıldığı ve bizzat beslendiği vasat egemen sistemin şu anki en kanlı canlı örneklerinden biri olarak karşımızda duruyor TRT. Vaktiyle bir kuşağa tenisi sevdiren, istisnasız tüm büyük turnuvaları sporseverlerin ayağına getiren kanal, 2011 Roland Garros sonrasındaysa Grand Slam yayınlarına nokta koymuş vaziyette. Hatta bu yayınlarla özdeşleşen efsane spiker Fahri İkiler'i bile küstürüp emekliye sevk ettiklerini biliyoruz.

 Burada TRT'nin tenise uyguladığı ambargonun nedenlerini iyi okumak lazım. Kanal, halihazırda dünyanın en geniş ekonomik kaynaklarına sahip kamu kuruluşlarından biri, belki de birincisi. Hâliyle tenisten vazgeçişin parasal nedenlerle ilintili olmasının mümkünatı yok. Ha dizilerden, futboldan para kalmıyor deniliyorsa o başka. Ancak bilinmesi lazım ki TRT için dizi ve futbol yerine tenis veya göz önünde olmayan diğer sporları yayınlamak var oluşsal bir mesele. En azından yasalar bunun böyle olması gerektiğini söylüyor. Ancak kanal, geçtiğimiz yaz Olimpiyat Oyunları'na bile tenezzül etmeyerek asli çizgisinden ne kadar savrulduğunu çok net bir şekilde gözler önüne serdi.

 Rio 2016'yı son ana kadar almamakta direten, açıkçası alması da hiçbir işe yaramayan TRT, bugün kahvehane tadındaki futbol programlarının vazgeçilmez adresi. Hiçbir donanım gerektirmeyen, izleyicisine entelektüel anlamda hiçbir şey kat(a)mayan, kısacası tamamen zaman kaybı bir futbol programının sunucusuna kimi iddialara göre aylık 278 bin TL para ödeyen bu kurum, memlekette bolca bulunan ve iktidarımızın da çok sevdiği vasıfsız insanlar için eşsiz bir rant kapısına dönüştürülmüş durumda. Hâl böyleyken kimse de sesini çıkarıp bu mediokrasiye balta vurmak istemiyor. Zira hem cepler doluyor hem de egemenlerin canı sıkılmamış oluyor.

 İşte böyle bir ortamdan hâlâ bir Grand Slam şampiyonunun çıkabileceğine inanıyorsanız buyurun, biz sizi tutmayalım. Ama lütfen her başarısızlığın ardından insanların hem oynama hem de izleme hakkını elinden aldığınız bir spor için "Canım halk da bunu iyice zengin sporu belledi." bahanesiyle karşımıza çıkmayın.


 Karikatür: Latif Demirci

3 Mart 2017

Wild Card Muhabbeti


 İnsan bir defa düşmeyegörsün, arkasından tekme vuranı bol oluyor. Bu tekmelere kariyerinin başından beri alışık olan Maria Sharapova içinse son dönemde yaşadıkları işin tuzu biberi oldu bir bakıma. Cezasının bitmesine kısa süre kala bu sefer de yeni bir tartışma alevlendi Rus tenisçi hakkında. Maria'ya Stuttgart, Roma ve Madrid turnuvalarından arka arkaya gelen özel davetlerden hoşnut olmayan bir kesim "Dopingçiyi ödüllendiriliyorlar." diye fikir beyan etmeye başladı sağda solda.

 İlk olarak Andy Murray'nin açıklamalarıyla su yüzüne çıkan bu görüş, dolaylı yoldan Masha'nın bir daha tenis oynamaması gerektiğini söylüyor. Çünkü bir yılı aşkın bir süredir turnuva oynamayan ve dolayısıyla ne puanı ne de klasmanı olan Sharapova'nın ITF'in 15 bin dolarlık turnuvalarında dahi wild card almadan raket sallayabilmesi mümkün değil. Hâliyle Murray'e şunu sormak icap ediyor: Allah muhafaza, kendisi yarın bir gün sakatlanıp 1 yıl kortlardan uzak kalsa döndüğünde ITF turnuvalarında oynamayı kabul edecek mi? Eğer cevabı evetse sorun yok. Lakin savunduğu şeyi akıl mantıkla açıklamak zor.

 Wild card, Sharapova'nın yüzü suyu hürmetine icat edilmiş bir uygulama değil. Aksine yıllardan beri var ve çeşitli kriterler göz önünde bulundurularak veriliyor. O kriterlerin en önemlisi de söz konusu turnuvanın izlenilirliğine olumlu yönde etki yapmak ki Maria da bu iş için biçilmiş kaftan. Zira halihazırda dünyanın en kolay pazarlanabilir kadın sporcusu. Yani anlayacağınız, kimse Rus rakete "Gel, bizde oyna." diyerek herhangi bir lütufta bulunmuyor.

 Öte yandan gerek ITF ve CAS kararlarının gerekse de Masha'nın cezası neyse çekiyor oluşunun insanlar nezdinde hiçbir hükmü yok sanırım. Öyle ki bugün de Fransa Tenis Federasyonunun yeni başkanı, Roland Garros için Maria'ya özel davet vermek istemediğini ima etmiş. Kendi tercihidir tabii ama bu durumda kaybeden de yalnızca kendisi olur. Zira Sharapova gerçek anlamda büyük bir sporcudur. Ne kadar derine düşerse yükselişi de o kadar afili olur.