24 Nisan 2017

Büyü Yarım Kalmasın!


 Her şerde bir hayır vardır derler. Maria Sharapova'nın son dönemde başından geçenlerin hayra yorulabilecek tek tarafıysa kortlardaki ömrünü uzatması oldu belki de. Meldonyum vakası yaşanmamış olsaydı bu yıl kariyerine nokta koyacağı bizzat menajeri tarafından açıklanan Sharapova, şimdiyse en az üç yıl daha tenis oynamanın planlarını yapıyor. Rus yıldız, Tokyo 2020'den evvel sonlandırmayı düşünmediği tenis kariyerinin son perdesini ise bu hafta Stuttgart'ta açıyor.

 Masha'nın tenis hayatı, eğer önümüzdeki üç sezon içinde önemli bir kırılma anı daha yaşanmazsa yıllar sonra üç ayrı bölüm hâlinde anlatılacaktır. Şimdiye kadar gösterime giren ilk iki bölümde, yani omuz sakatlığının öncesinde ve sonrasında oyunsal anlamda çok farklı kimliklerle karşımızdaydı Sharapova. Aslına bakarsanız çarşamba günü görücüye çıkacak serinin son filminde de yine değişik bir portre çizmesi kuvvetle muhtemel ki bunun için de ortada pek çok neden var.

 2008'de geçirdiği omuz sakatlığı, Maria'nın kişisel tarihinde çok ciddi bir dönüm noktasıydı. Çünkü o sakatlık, Rus raketin başta servisi olmak üzere pek çok silahını kullanılamaz hâle getirmişti. İyice düşen reaksiyon hızı, seri çift hata seanslarına dönüşen servis oyunları derken Masha'nın zirveye geri dönüşü bir hayli sancılı oldu ve uzun bir döneme yayıldı. Böylesi bir hengamenin içinde yitip gidebilecek oyuncu sayısının ne kadar çok olduğunu şu sıralar bizzat yaşayarak öğreniyoruz ki Maria Sharapova'nın neden diğerlerinden farklı olduğu da bu gibi örneklerle daha iyi anlaşılıyor.

Sakatlık sonrası dönemde Sharapova için işin en ironik tarafı, ait olduğu yere kendini daha önceleri hiç de ait hissetmediği bir yerde dönmesiydi elbette. Bunun da bir numaralı sebebi yine o melun sakatlıkta gizliydi. Kendinden önceki her şeyi budayan ve yerine kendi kurallarını getiren o omuz sakatlığı, en nihayetinde Masha'yı kaçınılmaz bir değişime sürükledi. Öyle ki toprak kort artık bir buz pisti değil, savunmadaki defoları örten bir ağrı kesiciydi. Üstelik yine sakatlığın etkisiyle ultra agresif bir hücumcuya dönüşen Sharapova için riskli vuruşların kontrolü toprak zeminde daha kolaydı. İşte tüm bunlar birleşince Roland Garros, Sharapova'nın şu ana kadar en çok kazandığı Grand Slam turnuvası hâline geldi.

 Rus fenomenin çarşamba günü açacağı yeni sayfada bizi yine sürprizler bekliyor. Evvela kendini bir kez daha ispat etmek için varını yoğunu ortaya koyacaktır ki Allah rakiplerine şimdiden kolaylık versin. Fakat oyun olarak da seviye atlaması, özellikle Sven Groeneveld gibi bir ustanın elinde bir yıldan fazla bir süre sadece antrenman yapmış bir oyuncu için gayet mümkün. Zaten Groeneveld'in Sharapova üzerindeki sihirli dokunuşlarına 2015 toprak kort sezonundan yeterince aşinayız. Ancak sonrasında yaşanan türlü şanssızlıklar nedeniyle iksirin etkisi tam olarak hissedilememişti. Dileriz bundan sonra fazlasıyla hissedilir.

3 Nisan 2017

Taktik Maktik Yok! Bam Bam Bam!


 Bir süredir Federer'i izlerken kulaklarımda kerameti kendinden menkul imparatorumuzun bu sıralar pek moda olan vecizesi yankılanıyor. Sanki aynı diyalog, her maçtan önce antrenörü Ivan Ljubicic ile kendisi arasında da geçiyormuş gibi oynuyor kortta Ekselansları. Şimdi içinizden "İyi de Federer zaten başından beri ofansif tenisçiler sınıfındaydı." diye itiraz edenler çıkabilir ama efsanenin bu sezonki oyunu bir başka ofansif. Topları o kadar erken alıyor ki rakiplerine de sadece kendi kortlarına yağmur gibi düşen winner'ları seyretmek kalıyor.

 Fatih Terim'in "Bam bam bam" diye formülize ettiği bu stil, şu ana dek Federer'e bu yılki tüm büyük kupaları kazandırdı. Dahası, ezeli rakibi Rafael Nadal karşısında kariyerinde ilk defa üst üste dört galibiyet elde etti İsviçre çikolatası. Kimileri bu galibiyetleri salt mental açıdan okuyor ama hep dediğim gibi teniste esas olan korttaki oyundur. Mental güçse korttaki oyuna bağlı olarak ortaya çıkan bir sonuçtur.

 Federer'in bu yıl tedavüle giren yeni oyun tarzı, aslında Nadal gibi oyuncuların geri çizgiye ördüğü duvarı aşabilmek için en etkili yol. Ancak şu da var ki eliniz ayağınız tutuyorken de böylesi riskli bir oyun stilini tercih etmezsiniz. Nitekim Federer de ayaklarının giderek yavaşladığı, uzun dip çizgi rallilerini kaldırmasının 2013'te de tecrübe edildiği üzere pek de mümkün olmadığı bir dönemde bu dönüşüme gitti. Şimdi de bunun semeresini Rafa'ya karşı geçmişin acısını çıkararak topluyor.

 Nadal'ın şu anki seviyesiyle Roland Garros'ta şampiyon olması beni şaşırtmaz. O turnuvaya kadar nadasa çekileceğini duyuran Ekselansları ise kendisinin de belirttiği üzere tüm gücünü Wimbledon'a saklayacak. E zaten "Bam bam bam" için de daha uygun bir yer bulunamazdı.

25 Mart 2017

Maço Ülkenin İğrenç Medyası


 Türk toplumu maçodur. Bu ülkede kadına biçilen görevler vardır ve bu toplumsal cinsiyetçilik, daha çocukluk çağından itibaren nakşedilir beyinlere. Kadın ve erkeğin hür birer birey, gerisinin de laf-ı güzaf olduğunu bırakın erkeklere, zaman zaman kadınlara bile anlatamazsınız bu ülkede. Nitekim ben koskoca tıp fakültesi mezunu bir kadına anlatamadım bundan birkaç sene evvel.

 Bu maşizm tezahürlerinin en rahat gözlemlenebildiği alanlardan biri de medyadır. Öyle ki cevval medyamız, güzel bir kadın gördüğü zaman bunun etinden ve sütünden sonuna kadar yararlanmak ister. Bunu yaparken de o kadar iğrençleşir ki o kadın hakkında genel ahlaka mugayir haberler yazmakta bile beis görmez. Çünkü onun algısında güzel bir kadın, "eşyanın tabiatı gereği" geniştir.

 İşte bu mide bulandırıcı işlerden birine de Twitter'da rastladık geçen günlerde. Güzel kadın dediğimize ve bu blogda da tenis yazdığımıza göre konunun öznesinin kim olduğunu söylemeye gerek yok herhalde. Twitter'daki işgüzarın biri, Maria Sharapova'nın Vogue Dergisi'ne verdiği röportajdan bir kesiti işine geldiği gibi çevirmiş. O uyduruk ve mide bulandırıcı haberin ne olduğunu burada paylaşmayacağım. Midesi kaldıran varsa Twitter'ın arama bölümüne Sharapova yazarak ilgili tweet'i görebilir.

 Burada benim dikkatimi celbeden en önemli olay, bu uydurma haberin Twitter'daki envai çeşit spor hesaplarının birinden çıkmış olması. Hani böyle bir yalanı bu habere de balıklama atlayan ana akım medya servis etmiş olsa şaşırmazdık da bu medyaya alternatif olduklarını söyleyen birileri paylaşınca işin şekli değişiyor, insanın bu ne perhiz bu ne lahana turşusu diyesi geliyor. Çünkü bu arkadaşların yaptığı pespayeliği, anlı şanlı gazetelerin birinde magazin üstüne yazıp çizen üstteki fotoğrafta gördüğünüz pavyon işletmecisi şahıs da yapıyor.

 Buradaki bir diğer vahim noktaysa ülke olarak 140 karaktere olan bağımlılığımız. Zira artık haberlerin servisi de takibi de büyük oranda Twitter'dan yapılıyor. Okumayan, araştırmayan, hiçbir konuda derinlik sahibi olmayan bir kısım ergen bu mecrada at koşturuyor ve bu da yetmezmiş gibi mesleğine yıllarını vermiş insanlara hadsizce sözler sarf ediyor. Daha kötüsüyse insanlar bu mecrada yazılan her şeyi Kur'an ayetiymiş gibi alıyor ve paylaşılan bir haberin doğruluğunu araştırma ihtiyacı dahi hissetmiyor.


7 Mart 2017

TRT: Bir Vasatlık Abidesi


 Malumunuz, Eurosport Wimbledon'ın yayın haklarını aldığını duyurdu birkaç gün evvel. Fransa menşeili spor kanalının bu hamlesi, artık tenis takvimindeki dört büyük turnuvayı da tek kanaldan seyredebileceğimiz anlamına geliyor. Tabii seyredebileceğimiz derken Eurosport'un bu memleketteki pek çok vatandaşın evinde olmadığının da farkındayım ancak sırf Katarlılara satılan malum yayıncı kuruluşa mecbur kalmamak bile bu gelişmeyi benim nazarımda olumlu kılmaya yetiyor.

 Eurosport'ta bunlar olurken insanın aklına ister istemez TRT geliyor tabii. Ne de olsa bizim vergilerimizle finanse edilen bir kamu kuruluşu ve onların tenis yayınlamaları, önceki paragrafta bahsettiğim Eurosport'u izleme imkanı olmayanlar için hayati bir öneme sahip. Fakat gelin görün ki kendileri şu sıralar vasatlığın dibine batmış bir vaziyette ve bu ülkede idari anlamda büyük bir değişim yaşanmadığı sürece de TRT'den hayır beklemek olmayacak duaya amin demeye eş değer.

 Ülkedeki mevcut rejimin hakim kıldığı ve bizzat beslendiği vasat egemen sistemin şu anki en kanlı canlı örneklerinden biri olarak karşımızda duruyor TRT. Vaktiyle bir kuşağa tenisi sevdiren, istisnasız tüm büyük turnuvaları sporseverlerin ayağına getiren kanal, 2011 Roland Garros sonrasındaysa Grand Slam yayınlarına nokta koymuş vaziyette. Hatta bu yayınlarla özdeşleşen efsane spiker Fahri İkiler'i bile küstürüp emekliye sevk ettiklerini biliyoruz.

 Burada TRT'nin tenise uyguladığı ambargonun nedenlerini iyi okumak lazım. Kanal, halihazırda dünyanın en geniş ekonomik kaynaklarına sahip kamu kuruluşlarından biri, belki de birincisi. Hâliyle tenisten vazgeçişin parasal nedenlerle ilintili olmasının mümkünatı yok. Ha dizilerden, futboldan para kalmıyor deniliyorsa o başka. Ancak bilinmesi lazım ki TRT için dizi ve futbol yerine tenis veya göz önünde olmayan diğer sporları yayınlamak var oluşsal bir mesele. En azından yasalar bunun böyle olması gerektiğini söylüyor. Ancak kanal, geçtiğimiz yaz Olimpiyat Oyunları'na bile tenezzül etmeyerek asli çizgisinden ne kadar savrulduğunu çok net bir şekilde gözler önüne serdi.

 Rio 2016'yı son ana kadar almamakta direten, açıkçası alması da hiçbir işe yaramayan TRT, bugün kahvehane tadındaki futbol programlarının vazgeçilmez adresi. Hiçbir donanım gerektirmeyen, izleyicisine entelektüel anlamda hiçbir şey kat(a)mayan, kısacası tamamen zaman kaybı bir futbol programının sunucusuna kimi iddialara göre aylık 278 bin TL para ödeyen bu kurum, memlekette bolca bulunan ve iktidarımızın da çok sevdiği vasıfsız insanlar için eşsiz bir rant kapısına dönüştürülmüş durumda. Hâl böyleyken kimse de sesini çıkarıp bu mediokrasiye balta vurmak istemiyor. Zira hem cepler doluyor hem de egemenlerin canı sıkılmamış oluyor.

 İşte böyle bir ortamdan hâlâ bir Grand Slam şampiyonunun çıkabileceğine inanıyorsanız buyurun, biz sizi tutmayalım. Ama lütfen her başarısızlığın ardından insanların hem oynama hem de izleme hakkını elinden aldığınız bir spor için "Canım halk da bunu iyice zengin sporu belledi." bahanesiyle karşımıza çıkmayın.


 Karikatür: Latif Demirci

3 Mart 2017

Wild Card Muhabbeti


 İnsan bir defa düşmeyegörsün, arkasından tekme vuranı bol oluyor. Bu tekmelere kariyerinin başından beri alışık olan Maria Sharapova içinse son dönemde yaşadıkları işin tuzu biberi oldu bir bakıma. Cezasının bitmesine kısa süre kala bu sefer de yeni bir tartışma alevlendi Rus tenisçi hakkında. Maria'ya Stuttgart, Roma ve Madrid turnuvalarından arka arkaya gelen özel davetlerden hoşnut olmayan bir kesim "Dopingçiyi ödüllendiriliyorlar." diye fikir beyan etmeye başladı sağda solda.

 İlk olarak Andy Murray'nin açıklamalarıyla su yüzüne çıkan bu görüş, dolaylı yoldan Masha'nın bir daha tenis oynamaması gerektiğini söylüyor. Çünkü bir yılı aşkın bir süredir turnuva oynamayan ve dolayısıyla ne puanı ne de klasmanı olan Sharapova'nın ITF'in 15 bin dolarlık turnuvalarında dahi wild card almadan raket sallayabilmesi mümkün değil. Hâliyle Murray'e şunu sormak icap ediyor: Allah muhafaza, kendisi yarın bir gün sakatlanıp 1 yıl kortlardan uzak kalsa döndüğünde ITF turnuvalarında oynamayı kabul edecek mi? Eğer cevabı evetse sorun yok. Lakin savunduğu şeyi akıl mantıkla açıklamak zor.

 Wild card, Sharapova'nın yüzü suyu hürmetine icat edilmiş bir uygulama değil. Aksine yıllardan beri var ve çeşitli kriterler göz önünde bulundurularak veriliyor. O kriterlerin en önemlisi de söz konusu turnuvanın izlenilirliğine olumlu yönde etki yapmak ki Maria da bu iş için biçilmiş kaftan. Zira halihazırda dünyanın en kolay pazarlanabilir kadın sporcusu. Yani anlayacağınız, kimse Rus rakete "Gel, bizde oyna." diyerek herhangi bir lütufta bulunmuyor.

 Öte yandan gerek ITF ve CAS kararlarının gerekse de Masha'nın cezası neyse çekiyor oluşunun insanlar nezdinde hiçbir hükmü yok sanırım. Öyle ki bugün de Fransa Tenis Federasyonunun yeni başkanı, Roland Garros için Maria'ya özel davet vermek istemediğini ima etmiş. Kendi tercihidir tabii ama bu durumda kaybeden de yalnızca kendisi olur. Zira Sharapova gerçek anlamda büyük bir sporcudur. Ne kadar derine düşerse yükselişi de o kadar afili olur.


20 Şubat 2017

Elit Tenisçi Yetiştir(eme)mek


 Profesyonel tenis yıllar süren, meşakkatli bir yolculuktur. Oyuncular, korta adım attıkları ilk andan itibaren emekli olana dek pek çok aşamadan geçerler. Bu aşamaların en zorlusu ise hiç kuşkusuz profesyonelliğe geçiş sürecidir. Zira rekabetin hat safhada olduğu profesyonel tur, adeta bir kurtlar sofrasıdır ve bu sofradan mümkün olan en büyük payı alabilmek için de fiziksel, zihinsel ve teknik yeterlilik şarttır. Bu parametrelerden birinin bile eksik olduğu durumlarda ise çok geçmeden kurtlara yem olursunuz.

 Bu noktada oyuncuları profesyonel hayata hazırlayan antrenörlere büyük görev düşüyor elbette. Fakat siz antrenör olarak her şeyi ne kadar doğru yaparsanız yapın, başarısızlık da hep bir ihtimal olarak önünüzde duracaktır. Neticede işin dönüp dolaşıp biteceği yer oyuncunun kendisidir ve bu yüzden de bir Grand Slam şampiyonu çıkarabilmek, ülkeler açısından çoğu zaman uzun bekleyişleri gerektirir. Majör turnuvalara ev sahipliği yapan dört büyük tenis ülkesinin bile bu konuda dönem dönem büyük sıkıntılar yaşamaları, aslında elit tenisçi yetiştirmenin ne kadar zor bir iş olduğunun en açık ispatı.

 
 Örneğin söz konusu dört ülkeden Fransa'nın erkeklerdeki son Grand Slam şampiyonunu görmek için ta 1983 yılına dönmek gerekiyor. Aynı şekilde Britanyalılar da Andy Murray gelene dek tam 76 yıl beklemek zorunda kalmışlardı ve kadınlarda hâlâ da bekliyorlar. Amerika'da Andy Roddick'ten, Avustralya'da ise Lleyton Hewitt'ten sonrasının ne zaman geleceği meçhul. Yani gördüğünüz üzere hiçbir ülke para misali elit tenisçi basmıyor.

 Peki hâl böyleyken Türk tenisiyle alakalı ütopik hedefler ortaya koyan arkadaşlara ne diyeceğiz? Sahi bizim yapamadığımız her şeyi en mükemmel şekilde icra eden koskoca tenis ülkeleri bile elit tenisçi kıtlığı yaşayabiliyorken biz nasıl Grand Slam şampiyonu çıkarma hülyalarına dalabiliyoruz? Geçtim bu ülkelerle yarışmayı, acaba bir tenisçinin yetiştirilmesi sürecinde doğru yapabildiğimiz tek bir şey var mı?

 Çalışıp çabalamadan sonuç elde etmeyi çok seven bir millet olduğumuz aşikar. Bu yüzden de her meseleye yüzeysel yaklaşımlar getiriyor, sorunların temeline inmekten imtina ediyoruz. Öyle ki koskoca Britanya 20 bin çocuğa 1,5 ay ücretsiz tenis eğitimi verirken biz ise sokak tenisi diye bir garabet icat edip bundan medet umuyoruz. Hoş, kimsenin bir şey umduğu da yok aslında. Maksat tamamen göz boyamak ve sağ olsun memleketimiz de hâlâ bu tip boş işlere prim veriyor.


15 Şubat 2017

Sahi Bu Neyin Egosu?


 Kerameti kendinden menkul tipler her mesleğin olmazsa olmazı. Benim henüz emekleme aşamasında olduğum gazetecilikte de sıklıkla rastlıyoruz böylesi arkadaşlara. Oysa gazeteciliğin, inanın bana, insanı böbürlendirecek hiçbir tarafı yoktur. Hele ki spor gazeteciliği son derece tırı vırı bir uğraştır. Ancak bu topraklarda herkes kendini dünyanın en mühim işini yapıyormuş gibi gördüğünden olsa gerek spor medyası da maalesef kibir timsali kişilerle doludur.

 Sözünü ettiğim bu gazeteci egosunun en yaygın tezahürlerinden biriyse kendini hep farklıymış gibi göstermektir. Örneğin tenisle pek alakası olmayan insanların Federer-Nadal maçlarında televizyonun karşısına kurulmasını eleştirmek tam da bu tarz bir yaklaşımdır. Yine ülkemizde düzenlenen Challenger ve ITF turnuvalarını bir şekilde yerinde izleyip bu organizasyonlara gelmeyen ya da gelemeyenlerin gerçek tenissever olmadığı hükmünü vermek de bu kabilden bir davranıştır. İkisinde de verilmek istenen mesaj aynıdır aslında: Ben senden farklı ve dolayısıyla üstünüm.

 Neyi izlememiz gerektiğinden tenisi sevip sevmediğimize kadar her konuda kendini yetkili olarak gören bu ego korosuna derhal hatırlatmamız gereken bir gerçek var ki o da tenisin kimsenin tekelinde olmadığıdır. Buna ilaveten -belki yine itiraz edecekler ama- insanların seyrettikleri bir etkinlikte kalite aramaları da en doğal haklarıdır. Yani kimse sizin ya da çoğu zaman benim de yaptığım gibi "Maksat tenis olsun." şiarıyla kör dövüşü izlemek zorunda değil, hele ki bunun için bir de para ödüyorsa.

 Ve çok saygıdeğer meslektaşlarım, üzgünüm ama bu tip egosantrik yaklaşımlarla mesleğinizde hiçbir yere gelemezsiniz. Eğer gerçekten bir farkınız olsun istiyorsanız bunu haber ve yazılarınızla yapmak zorundasınız. Yoksa aktüaliteyi takip etmeyen, ilgilendiği branşta dünyada ne olup bittiğinden bihaber, alanında derinleşmemiş, bugüne dek tek bir lezzetli yazı dahi kaleme alamamış ama lafa gelince mangalda kül bırakmayan vatandaşlar için Türkçede çok güzel bir atasözü bulunuyor: Boş teneke çok tıngırdar.


7 Şubat 2017

Tenisin Açmazı: Bahis Şikesi


 Şike, günümüz tenisinin yüzleşmekte olduğu en büyük problem. Özellikle bahis endüstrisinin önü alınamaz bir şekilde büyümesi, şikeyi dopingden bile daha büyük bir tehlike hâline getirdi tenis için. Nitekim geçtiğimiz yılki Avustralya Açık sırasında İngilizlerin dünyaca ünlü medya kuruluşu BBC tarafından servis edilen bilgiler, tenisin en prestijli turnuvası olan Wimbledon'ın dahi şüpheli turnuvalar arasında yer aldığını ortaya koydu.

 Tabii burada altını kalın çizgilerle çizmemiz gereken bir husus var ki o da teniste şikenin sportif değil, finansal maksatlarla yapılıyor oluşu. Öyle ki son dönemlerde gündeme gelen şike vakalarının istisnasız hepsinin bahisle doğrudan bağlantısı var. Bu da bizleri teniste şikeye bulaşan isimlerin genellikle geçim sıkıntısını iliklerine kadar hisseden alt seviye oyuncular olduğu sonucuna götürüyor. Zira hâli vakti fazlasıyla yerinde olan elit tenisçilerin böylesi kirli işlere tenezzül etmeleri pek akıl kârı değil.

 Daha mütevazı kariyerlere sahip raket emekçilerinin muzdarip oldukları geçim sıkıntısının temelinde ise sponsor bulamamaları yatıyor. Bizzat kendi sporcularımızdan da sıklıkla işittiğimiz bu problem, özellikle dünya sıralamasında ilk 100'ün dışında yer alan oyuncular için ciddi bir mali külfete sebebiyet veriyor. Çünkü bu skaladaki raketlerin yıllık turnuva programlarının çok büyük bir bölümünü ITF turnuvaları oluşturuyor ve buralarda dağıtılan para ödülleri de kimi zaman otel, uçak ve ekipman masraflarının karşılanmasına bile yetmiyor. Hele arkanızda federasyon desteği de yoksa zaten tenisi ancak hobi olarak icra edebiliyorsunuz. Bu durumda da bazı oyuncular amiyane tabirle yollarını bulabilmek adına şeytana uyuyor ve kendilerini bir anda yasa dışı bahis şebekelerinin içinde buluyor.

 Ülke olarak bizim de sicilimiz pek parlak değil bu konuda. Geçtiğimiz sezon 51 hafta boyunca ITF turnuvalarına ev sahipliği yapan Türkiye, hâliyle şikenin de en çok cereyan ettiği ülkelerden biri. Üstelik şikeyle olan münasebetimiz işin mekan boyutuyla da sınırlı değil. Öyle ki henüz birkaç ay evvel iki uluslararası hakemimiz ömür boyu men cezası aldı bu suçtan. Aslında tam da bu noktada benim de başımdan geçen ve öğrendiğinizde bu ülkeye bir kez daha lanet okuyacağınız bir gazetecilik macerası var ama şimdi bunu anlatmanın ne yeri ne de zamanı.

 Özetle oyunun ruhuna kasteden bu beladan kısmen de olsa kurtulabilmenin bir yolu, düşük profilli turnuvaların para ödülünü arttırmaktan geçiyor. Peki kimsenin ilgisini çekmeyen ve dolayısıyla televizyon faktörünün devre dışı kaldığı bu organizasyonlar için nasıl kaynak yaratılabilir? İşte alın size 100 puanlık bir sınav sorusu!


27 Ocak 2017

Bölüm Sonu Canavarı


 Sonda söyleyeceğimi başta söyleyeyim, son üç yılda gördüğüm en iyi Nadal'ı seyrediyoruz iki maçtır. Doğrusunu isterseniz son iki yılın devamı niteliğindeki ilk dört tur performansının ardından Raonic maçıyla beraber turnuvayı kapatacağını düşünüyordum İspanyol tenisçinin fakat gelin görün ki o mücadeleyle birlikte adeta şaha kalktı. O korkunç oyun seviyesini yeniden yakaladığı görülüyor ki sezonun devamı için Allah rakiplerine kolaylık versin şimdiden.

 Bu adamı bu seviyedeyken alt edebilmek bence tenisteki en zorlu işlerden bir tanesi. Bunu başarabilmek için en kestirme ifadeyle kusursuz oynamak zorundasınız. Rafa'nın geri çizgiye ördüğü o duvarı aşabilmek, mümkün olabildiğince az hata yaparak açılı ve riskli oynamaktan geçiyor ki bu zaten başlı başına büyük bir mesele. Bu denkleme bir de İspanyol raketin devasa mental gücünü eklediğinizde ortaya yenilmezliğin formülü çıkıyor.

 Tüm bunlara rağmen bugün Nadal karşısında çok iyi bir maç çıkardı Dimitrov. Radek Stepanek'ten boşalan kazanova koltuğunu devralma yolunda emin adımlarla ilerlerken teknik olmasa bile zihinsel anlamda büyük bir dönüşüm yaşamış belli ki. Zira bugün o üçüncü seti Rafa'ya karşı başka bir tenisçi kaybetse daha o esnada teslim bayrağını çekerdi. Fakat Grisho, mental olarak o kadar sağlam durdu ki birçok oyuncu için yıkıma sebep olabilecek o sete rağmen maçı kazanma noktasına kadar getirdi.
 
 Şimdi önümüzde bir Fedal finali var. Turnuva öncesinde biri tek erkekler finalinin Federer'le Nadal arasında oynanacağını söylese herhalde akıl hastanesine yatırılırdı. Ancak tenisin çekiciliği de bu öngörülemezliğinde yatıyor zaten. Artık sağır sultanın bile bildiği teknik detaylardan dolayı Nadal karşılaşmanın favorisi konumunda. Fakat iki hafta boyunca o kadar çok ters köşe olduk ki bu saatten sonra tahmin yapmak da anlamsız.