21 Ekim 2012

Tsonga'nın Büyük İronisi


 Amerikan güreşçilerinin haiz olduklarından farksız devasa bir vücut ve bu kas yığınına büyük bir ironi yaparcasına bir hayli narin olan tenis mantalitesi... Ya da kısaca Jo-Wilfried Tsonga...

 Tam biz Federercileri sinir krizlerine soktuğu anlarda anlamıştım baba tarafı Kongolu olan bu Fransızın ne kadar büyük bir patlama gücüne sahip olduğunu. Dile kolay, o güne kadarki tenis kariyerinde 2-0 öne geçtiği hiçbir 5 setlik mücadeleden boynu bükük ayrılmayan Ekselanslarının 178 maçlık ezberini Wimbledon çeyrek finalinde bozmuştu Jo-Wilfried. İsviçreli, ilk iki seti servis oyunlarına tutunarak hanesine yazdırdığı andaki hâletiruhiye, tipik bir Roger Federer galibiyetini işaret ediyordu. Fakat üçüncü setin başlarında kırılan bir servis var ki maçın akıbetini bir daha geri dönüşü olmayacak bir şekilde değiştirdi. Sanki tam o sırada sihirli bir değnek değmişti genç Fransıza. Kim bilir, belki de ilk iki seti kaybetmiş olması kendisinde bir antidepresan etkisi yaratmıştı. Zira ikinci setten sonraki Tsonga'nın böylesine büyük bir işin altına imzasını atabileceğini sanırım merkez korttaki takım elbiseli tenisseverler de dahil olmak üzere hiç kimse tahmin etmemişti.

 Tahmin edemezlerdi de. Çünkü aynı Tsonga, çok değil yalnızca birkaç hafta önce kendi ülkesindeki tenis fiestasında Roland Garros'u ucundan kıyısından da olsa izlemiş herkesin malumu olan inanılmaz seyirci desteğine rağmen Fedex'in kadim dostlarından Stanislas Wawrinka'ya karşı setlerde 2-0 önde olduğu maçı kaybetmişti. Maç esnasında böylesine büyük dalgalanmalar yaşayan bir oyuncunun yılların tecrübesi Federer karşısında diğer birçok raket gibi kaderine mahkum olacağı düşüncesi, gayet masum ve bir o kadar da haklı bir öngörüydü. Ne var ki Jo-Willy'nin içinde bulunan ve ortaya çıktığında atom bombasına benzer bir etki yaratan o patlama gücü, üçüncü set itibarı ile kendini salıverdi. Sonrasında ise az çok hatırladığınız hikaye... Balyoz gibi forehand ve çift el backhand vuruşları ile harikulade file önü kombinasyonları... Kısacası Jo-Wilfried, biz hasta Federercileri derinden yaralarken unutulmaya yüz tutmuş potansiyelini tüm dünyaya alabildiğine hoyrat bir şekilde hatırlatıyordu. Yarı finalde Djokovic'e kaybetti belki. Ama o Djokovic, o yılın terminatörüydü ve Tsonga'nın da mustarip olduğu dert yine aynıydı.

 Söz konusu Tsonga olduğunda Grand Slam kazanan bir tenisçinin ertesi hafta ilk 100'ün dışındaki bir isme çok düşük profilli bir turnuvanın ilk turunda elenmesi son derece olası. Zaten böylesine büyük bir vuruş donanımına ve gücüne sahip bir oyuncunun dört büyük turnuvadan herhangi birinde zafer elde edememesinin ve sıralamada 5.likten öteye gidememesinin nedeni de söz konusu ihtimalin kuvvetli olması gerçeğinde yatıyor. Yoksa bu Afri-kanlının sima olarak çok benzediği Muhammed Ali'ye sportif başarı açısından da benzememesi için herhangi bir ikna edici sebep bulunmuyor.

 Andy Murray, geçtiğimiz eylül ayında Amerika Açık'ı kazanırken de aklıma geldi Tsonga'nın bu psikolojik zayıflığı. O Murray ki oynadığı ilk 4 büyük turnuva finalinden de yenilgiyle ayrılmış ve aşırı defansif oyunu sebebiyle eleştirilen bir isimdi. Oysa Tsonga'nın Murray'e oranla çok daha etkili bir oyunu ve çok daha fazla silahı var. Fakat aradaki fark şu: Bu iki tenisçiden İskoç olanı asla pes etmeyip 5. denemesinde muradına ererken Fransız olanı ise 2008'de kapısını çaldığı Grand Slam şampiyonluğu unvanına bir daha o zamanki kadar hiç yakın olamadı.

 Büyük Britanya yetmiş küsür yıllık özlemini bir İskoç'un başarısıyla dindirirken hemen altta 30 yıldır uyuyan başka bir dev var ve bu devi uyandırabilirse Tsonga uyandıracak. Zira o meziyette başka bir isim en azından şu an için gözükmüyor.

Hiç yorum yok: