Hıncal Uluç dendiğinde akla ilk olarak Defne Joy Foster'ın ölümü üzerine kaleme aldığı insanlık dışı yazı geliyor. Ancak rahmetlinin tek günahı bu değildi. Kendisi, acımasız bir medya baronu olarak gazetedeki köşesini operasyonel faaliyetler için kullanmaktan ve sevmediği kişileri hedef göstermekten asla çekinmezdi. Dahası, Türk medyasında trol tipi spor yorumculuğunun zirvesiydi.
Uluç'un kıraathane üslubuyla yaptığı spor yorumları son derece düzeysiz, yüzeysel, hamasi ve popülistti. Saplantı derecesinde bağlı olduğu bazı fikirleri vardı ve bunları sürekli tekrar ederdi. Nitekim tenisle ilgili hemen her yazısının da aynı cümleler etrafında şekillendiğini görüyoruz. Bu cümleleri şu şekilde sıralayabiliriz:
Günümüz tenisçileri korkak. Hiçbiri fileye çıkmıyor. Geri çizgiden topa vurmaktan başka bir şey yapmıyorlar. Bu yüzden uzun ve sıkıcı ralliler seyrediyoruz. Bu rallileri öven spikerler tenisi bilmiyor. Kazananlar winner vurarak değil, rakiplerinin basit hatalarıyla kazanıyor. Tenis bitmiş, tenis seyircisi de yozlaşmış. Eskiden basit hatayla alınan puanlar alkışlanmazdı, şimdiyse çılgınca alkışlanıyor.
Uluç, özetlemeye çalıştığımız görüşlerinden de anlaşılacağı üzere kafa olarak 2000'li yılların öncesinde kalmış tipik bir servis-vole hayranıydı. Bunda herhangi bir beis yok. Bilakis ben de servis-volecileri izlemeyi çok severim. Üstelik servis-volenin günümüz tenisinde daha sık kullanılması gerektiğini savunurum. Buna karşın Uluç'un bütün geri çizgi tenisçilerini defansif veya korkak olarak nitelemesi büyük bir akıl tutulmasıydı. Keşke birileri, hücum tenisinin geri çizgiden de oynanabildiğini kendisine anlatabilseydi.
Peki Uluç'un tenise dair bütün görüşleri mi hatalıydı? Elbette hayır. Örneğin tenis seyircisinin yozlaştığına yönelik değerlendirmesi bir malumun ilamıydı. Öte yandan uzun süren puanlara ilişkin eleştirileri de son derece isabetliydi. Zira bu tip puanlar, genellikle iki oyuncunun da riskli vuruşlardan kaçınmasının bir sonucuydu ve kalitesiz tenise işaret ediyordu. Buna rağmen modern tenis, oyunun kalitesini puanların uzunluğuna endeksleyen bir anlayış yaratmıştı. Uluç da söz konusu anlayışa haklı olarak karşı çıkıyordu.
Son tahlilde Uluç, pek çok konuda olduğu gibi tenis yorumlarken de bozuk saat gibiydi ve ara sıra doğruyu gösteriyordu. Dolayısıyla kendisinin Roger Federer'i "koyunun olmadığı yerdeki Abdurrahman Çelebi"ye benzetmesine çok da şaşırmamak gerekir.









