22 Kasım 2020

NTV Spor Romantiklerine Sorular

 

 Mart 2018'de yayın hayatına son veren NTV Spor için bir süredir eski çalışanları tarafından ayinler düzenleniyor. Mert Aydın, Onur Erdem ve benzerleri NTV Spor'a öyle bir rahmet okuyor ki kanalın spor yayıncılığında memlekete çağ atlattığını zannediyorsunuz. O hâlde gerçekleri hatırlamalarına yardımcı olmak için bu arkadaşlara bazı sorular yöneltelim.

 Ciddi ve ilkeli yayıncılık yaptığını söylediğiniz NTV Spor'un 10 yıllık yayın hayatında şu anki medya organlarından ne farkı vardı? Eski patronunuzun ömrü Rıdvan Dilmen'i doyurmakla geçmedi mi? Sahi o Rıdvan değil miydi kanaldaki programında alenen AKP propagandası yapan ve anayasa referandumu öncesinde evet kampanyası başlatan?

 Kanalın müdürü olan şahıs, Gezi Parkı Eylemleri sırasında NTV mikrofonunu yere fırlatarak tarihi bir protestoya imza atan Cenk Akyol'u büyüklerine şikayet etmedi mi? Türk futbolunda yaşanan sayısız kepazeliğe esaslı bir tepki gösterebilen tek bir NTV Spor yorumcusu oldu mu?

 Rafael Nadal - Roger Federer maçını en heyecanlı yerinde kesip Bursaspor ile Beşiktaş taraftarları arasındaki kavgayı ekrana taşıyan sizin kanalınız değil miydi? Altında çalıştığınız insanlar, bugün eleştirdiğiniz vasat egemen düzenin değirmenine su taşımaktan başka ne yaptı da şimdi onlara ağıt yakıyorsunuz?

 Türkiye'deki düşünce ikliminin nasıl bir çöl olduğunu anlamak için İngiltere'de yaşamaya gerek yok. Hasbelkader iyi bir eğitim almışsanız bunun idrakine anında varıyorsunuz. 

 Bendeniz, yıllardır dış haberler editörlüğü yapıyorum. İngilizce ve Fransızcaya hakimim. Her günüm yurt dışındaki spor haberlerini okumakla geçiyor. İngiltere'ye gidene kadar bana gelseydiniz el alemle aramızdaki uçurumu size pekala anlatırdım.

 Her şeyi geçtim, o veya bu nedenle sizi işsiz bırakan bir kanala bu kadar hürmet göstermek neyin nesidir? Bizim köyde buna ne dendiğini burada yazmayayım. İngiltere'deki spor medyasına gıptayla bakarken keşke biraz da insan kalitesini örnek alsanız.

7 Eylül 2020

Edberg, Djokovic Kadar Şanslı Değildi

 Musibet sözcüğü için ansızın gelen felaket tanımını yapmış TDK. Dün gece Amerika Açık'ta Novak Djokovic ve boğazından vurulan çizgi hakeminin yaşadıklarını daha iyi açıklayacak bir kelime yoktur herhalde.

 Sırp tenisçi, Pablo Carreno Busta önünde ilk sette servisini kırdırıp 6-5 geriye düştükten sonra her maçta görülen, sıradan bir şey yaptı. Ancak cebinden çıkarıp kortun kenarına göndermek istediği top bir anda çizgi hakeminin boğazına isabet etti. Elbette ortada bir kasıt yoktu. Üstelik Novak'ın niyeti hıncını toptan çıkarmak da değildi. Yine de hakemi nefessiz bırakmaya yetebilecek bu vuruşun cezası turnuvadan diskalifiye edilmek oldu. Zira kural kitabı, insan sağlığını tehlikeye atacak herhangi bir dikkatsizliğe müsaade etmiyordu.

 Djokovic'in 5-4'te yakaladığı üç set puanının ilkini dip çizgiye milimetrelerle temas eden bir top sonrası değerlendirememesi, yaşanan olayın ne kadar büyük bir talihsizlik olduğunu göstermesi açısından önemli bir detay. Ancak beterin beteri var. Nitekim bundan 37 yıl önce Stefan Edberg benzer bir hadiseye sebebiyet verdiğinde Nole kadar "şanslı" değildi.

 İsveçli raket, 1983 Amerika Açık gençler yarı finalinde Patrick McEnroe ile karşılaşıyordu. Maç sırasında kullandığı bir servis çizgi hakemi Dick Wertheim'ın kasığına isabet etti. Aksilik bu ya, o yıllarda çizgi hakemleri de sandalyede oturuyordu. Dengesini yitiren Wertheim, sandalyesinden düşüp başını asfalta vurdu ve kaldırıldığı hastanede hayatını kaybetti. Büyük bir travma yaşayan Edberg, profesyonel tenis kariyerini başlamadan sonlandırmayı düşünüyordu. Hatta Fransız Voici dergisinde yıllar sonra yayımlanan bir makalede bu trajedi, usta servis-volecinin kortta hiç gülmemesinin nedeni olarak gösterilecekti. Ancak Edberg, bu yıkımın üstesinden bir şekilde gelmeyi başardı ve tenis tarihine adını altın harflerle yazdırdı. Üstelik ATP'nin yıllardır verdiği sportmenlik ödülü de kendisinin ismini taşıyor.

 Demem o ki dün gece Djokovic'in yaşadığı iş kazasının tekrarlanmayacağının garantisi yok. Bereket, hakem ciddi bir sağlık sorunu yaşamadı. Bundan sonrası için dileyelim de Edberg'in dolaylı yoldan sebep olduğu ölüm tenis tarihinde ilk ve tek olarak kalsın.
 

30 Ağustos 2020

Otopark Devrimi'nden Djokovic İhtilali'ne...

 Novak Djokovic ve Vasel Pospisil'in liderliğinde örgütlenen tenisçiler, bugün tarihi bir başkaldırıya imza atarak erkekler tenisinin yönetim organı ATP'ye paralel bir yapı oluşturdu. Kurumun bir önceki CEO'su Chris Kermode'u geçtiğimiz yıl saman altından su yürüterek görevinden azleden tenisçiler, oy birliğiyle seçtikleri Andrea Gaudenzi'den de istediklerini alamayınca çareyi PTPA isimli yeni bir sendika kurmakta buldu.

 Sendikal faaliyetlerin amacı işçilerin sınıfsal çıkarlarını savunmaktır. PTPA çatısı altında örgütlenen erkek tenisçiler de para ödülleri ve turnuva takvimi gibi konularda kendi yöneticilerine söz geçirebilmenin derdinde. 

 ATP, bizzat tenisçiler tarafından kurulmuş olsa da bir süre sonra profesyoneller tarafından yöneltilmeye başladı. Zira tenisçilerin icra ettikleri bir sporu eş zamanlı olarak yönetmeleri mümkün değildi. Ne var ki yönetici elitin turnuva organizatörlerinin çıkarlarından yana tavır alması bugüne dek pek çok gerilime sebebiyet verdi. Nitekim bugünkü ATP Turu da böyle bir gerilimin sonucunda ortaya çıkmıştı.

 ATP, 1972'de kurulduktan iki yıl sonra erkekler turunun organizatörlüğünü MIPTC adlı bir alt komiteye devretmişti. 1980'lerin sonlarına gelindiğinde iki yapı arasında çok ciddi bir gerilim yaşandı. ATP yönetimi, Uluslararası Tenis Federasyonu ITF'nin güdümüne giren MIPTC'den dört üyeyle temsil edilmeyi ve böylece genel kurul çoğunluğuna sahip olmayı talep etti. ITF'nin yanıtı ise "Asla kendi haklarımızdan vazgeçmeyeceğiz." şeklinde oldu.

 Yaşanan kriz üzerine ATP, İsveçli eski tenisçi Mats Wilander'in önderliğinde bir hareket başlattı. Dönemin bir başka büyük yıldızı John McEnroe, "Derdimiz para değil." dese de harekete katılan tenisçilerin amacı kendi turlarını daha rekabetçi ve pazarlanabilir bir hâle getirmekti. Kahramanlarımız, 1988 yılında Grand Slam harici turnuvaların direktörlerini de yanlarına alarak MIPTC ile bağlarını tamamen kopardı. Kararın kamuoyuna duyurulduğu basın açıklaması ise dönemin ATP CEO'su Hamilton Jordan tarafından Amerika Açık'ın düzenlendiği tesisin otoparkında yapıldı. Çünkü turnuva organizatörleri, böyle bir açıklama için oda tahsis etmeyi reddetmişti. Tenis literatürüne "Otopark Devrimi" olarak geçen bu olaydan iki yıl sonra da ATP Turu doğdu.

 Djokovic ve arkadaşlarının 1988'dekine benzer bir devrime imza atıp atamayacağını zaman gösterecek. Ancak küresel bir salgının baş gösterdiği bir dönemde yapılan bu hamle, spordaki sınıf çelişkisini gözler önüne sermesi açısından son derece simgesel.

18 Ağustos 2020

Sampras'ın Wimbledon'daki Son Zaferi

 

 Pete Sampras, Wimbledon 2000'in ikinci turunda Karol Kucera ile kozlarını paylaşıyordu. Karşılıklı kazanılan ilk iki setin ardından üçüncü sette 5-2 öne geçen Birleşik Amerikalı efsane arka bahçesindeki rutin galibiyetlerinden birine doğru ilerliyor gibiydi. Ne var ki tam da bu esnada hiç hesapta olmayan bir şey yaşandı ve Sampras dizinde acı hissetmeye başladı. Uzun bir sağlık molası kullanan kahramanımız, maçı sürprize izin vermeden kazansa da karşılaşma sonrasında soluğu doktorunun yanında alacaktı.

 Doktoru, yürümekte bile güçlük çeken Sampras'a "Dizini daha fazla hırpalamamalısın." diyordu. Fakat Roy Emerson'ın 12 Grand Slamlik rekorunu kırmaya çalışan Sampras için çekilmek gibi bir ihtimal söz konusu olamazdı. Bunun üzerine kendisine her maç öncesi ağrı kesici iğne vurulması kararlaştırıldı.

 Sampras, dizini yormamak için turnuva boyunca maçlardan arda kalan zamanını televizyonda dizi seyrederek geçirdi ve sadece tuvalete gitmek için ayağa kalktı. Aynı nedenden ötürü ikinci turdan sonraki tüm maçlarına antrenman yapmadan çıktı. Sampras, bu şekilde finale kadar ilerlemişti ama şampiyonluk maçındaki rakibi daha önceki turlarda yendiği oyunculardan çok farklıydı: Patrick Rafter.

 1998 ve 1999'un Amerika Açık şampiyonu Rafter, döneminin geçer akçesi olan servis-vole stilini en iyi uygulayan tenisçilerden biriydi. Üstelik file önünde Sampras'tan bile daha iyi dokunuşlara sahipti. Rakibinin gücünün farkında olan Sampras, final maçından önce "Gidip biraz topa vuracağım." diyerek korta çıktı. Fakat 10-15 dakika sonra ağrıdan öldüğünü söyleyerek antrenmanı sonlandırdı. Böylesine kötü bir durumdayken çıktığı Wimbledon finali de kendisi adına iyi başlamayacaktı. 

 Final maçında rakibinden daha iyi gözüktüğü açılış setini tie-break'te yaptığı çift hatayla kaybeden Sampras ikinci setin tie-break'inde de 4-1 geriye düştü. Rafter, ikinci seti de hanesine yazdırarak şampiyonluk yolunda dev bir adım atmak üzereydi. Gelgelelim maçın kalan bölümü bambaşka bir senaryoya sahne oldu.

 Tie-break'teki son yedi puanın altısını kazanan Sampras müthiş bir geri dönüşe imza atarak setleri eşitledi. Rakibinin servisini 10'uncu denemesinde ilk kez kırdıktan sonra ise bir daha arkasına bakmadı. 6-4 ve 6-2'lik setlerin ardından yerel saatle 20.57'de tarihin en büyüğü olduğunu ilan etti.

 Wimbledon'ı yedinci kez kazanan Sampras, filedeki tokalaşmanın hemen ardından ailesinin bulunduğu tribüne doğru koştu. Anne ve babası, kendilerini öne çıkarmak istemedikleri için oğullarının o güne kadarki hiçbir maçına gitmemişlerdi. Buna karşın final maçı öncesi müstakbel gelinleri Bridgette Wilson'dan gelen daveti geri çeviremediler. Oğullarını meşgul etmemek ve oyuncu locasında oturmamak şartıyla apar topar Londra'ya uçtular. 

 Sampras, masalsı şampiyonluğunu doyasıyla kutladıktan sonra turnuva boyunca konakladığı kiralık daireye döndü. Önce ayakkabılarını fırlattı, ardından da kravatını gevşetti. Üzerindeki smokinle koltuğa uzanarak bedeninden kalkan yükün verdiği dayanılmaz hafifliğinin tadını çıkardı.

9 Temmuz 2020

Böyle Kahpedir Dünya Soderling!


 Bugün profesyonel tenisteki en zorlu iş nedir diye sorsak gelen cevaplar önemli bir bölümü Rafael Nadal'ı Roland Garros'ta yenmek şeklinde olacaktır. Nitekim İspanyol tenisçi, yıkılması imkansız gibi görünen bir duvara dönüştüğü Paris toprağında bugüne dek sadece iki kişiye yenildi. Ona ilk yenilgisini tattıran isimse Robin Soderling'den başkası değildi.

 Roland Garros'ta hem Nadal'ı devirdiği yıl hem de ertesi sene final oynayan ve dünya sıralamasında 4 numaraya kadar yükselen Soderling pek çok başarılı sporcu gibi mükemmeliyetçi bir yapıya sahipti. Çok sıkı çalıştı, bedeninin sınırlarını zorladı ve tüm baskıları göğüsledi. Ancak sağlığını fazlasıyla ihmal edince ölümün kıyısından döndüğü bir uçuruma yuvarlandı.

 Tarih 17 Temmuz 2011. 
Soderling, ülkesinde düzenlenen İsveç Açık'ın finalinde David Ferrer'i yenerek kariyerinin 10'uncu tekler şampiyonluğunu elde etti. Finalin hemen ardından ikamet ettiği Monte Carlo'ya geri dönmek üzere yola koyulan kahramanımız birkaç saat evvel profesyonel kariyerinin son maçını oynadığından habersizdi.

 Soderling, İsveç Açık'taki zaferini takip eden günlerde önce Montreal, ardından da Cincinnati Masters turnuvalarından çekildi. Ardından sezonun son Grand Slam turnuvası olan Amerika Açık'tan da affını istedi. Basına yapılan açıklamalarda İsveçli tenisçinin esrarengiz bir virüse yakalndığı söyleniyordu. Ama işin aslı çok farklıydı. Başarılı raket, modern çağın en büyük illetlerinden birine yakalanmıştı: Panik atak.

 Bu satırların yazarının da sekiz yıldır boğuştuğu panik atak en basit tanımıyla vücuttaki alarm sisteminin bozulmasıdır. Hastalık, ani bir çarpıntıyla ilk belirtisini gösterdiğinde kalp krizi geçirdiğinizi zannedersiniz. Gelgelelim ortada hiçbir fizyolojik sorun yoktur. Ne var ki tanı konulup tedavi başlayana kadar geçen sürede kuş çıvıltısından bile irkilmeye, sokağa çıkamamaya ve kendinizi bir odaya hapsetmeye başlarsınız. Hastalıkla olan savaşını dokuz senenin sonunda kazanan Soderling'in bu süreçte neler yaşadığını ise gelin kendisinden dinleyelim:

 "Otele gittim ve kendimi yatağa bıraktım. Sürekli ağlıyordum. Ne zaman korta döneceğim aklıma gelse beni bir panik hâli alıyordu. Sürekli endişeliydim ve bu durum beni içten içe kemiriyordu. Evde oturuyor ve boş boş etrafa bakıyordum. En ufak bir ses paniklememe yetiyordu. Paspasın üstüne mektup düşse bayılacak kadar korkuyordum. Telefon çaldığında korkudan titriyordum. Ölmek istemiyordum ama Google'a girip nasıl intihar edebileceğimi araştırdım. Çünkü böylesine bir cehennemde yaşamaktan daha kötü bir şey olamazdı."

 Candan Erçetin'in meşhur şarkısındaki gibi gamsız hayat Soderling'e kahpe bir tuzak kurmuştu. 2009 Roland Garros'ta Nadal'ı devirirken bir saniye bile eli titremeyen buz adam, golü hiç beklemediği bir köşeden yemiş ve ömrünün geçtiği kortlara girmekten korkar hâle gelmişti. Fakat hikayenin finalinde kendisini öldürmeyen her şeyin güçlendirdiğini tecrübe etti. O, şimdi İsveç Davis Cup Takım Kaptanı.

1 Temmuz 2020

Nadal İçin İki Ucu Sivri Değnek


 Koronavirüs pandemisine rağmen iptal edilmeyen Amerika Açık, bu yıl tarihinin en sönük organizasyonlarından birine sahne olacakmış gibi görünüyor. Sezonu kapattığını duyuran Roger Federer'in yokluğunda oynanacak olan turnuvada Novak Djokovic ve Rafael Nadal'ın da yer almama olasılığı hiç de az değil.

 Gerek Djokovic gerekse de Nadal, bugüne kadarki beyanlarında New York'a gidip gitmeme konusunda kararsız olduklarını söylediler. İki tenisçiyi arafta bırakan en önemli nedenlerden biri, Amerika Açık'ı da içine alan yedi haftalık periyotta üç Masters (Cincinnati, Madrid, Roma) ve iki Grand Slam (Diğeri Roland Garros) turnuvasının oynanacak olması.

 Maça çıkmak şöyle dursun, aylardır doğru dürüst antrenman bile yapmayan tenisçilerin aniden yoğun bir turnuva maratonuna girmesi elbette mümkün değil. Nadal'ın uzun yıllar antrenörlüğünü yapan amcası Toni de geçtiğimiz günlerde ESPN'ye verdiği röportajda bu gerçeği şu sözlerle vurguladı: "Rafa'nın Amerika Açık için nasıl bir karar vereceğini bilmiyorum. Onunla konuştuğumda turnuvaya katılmasının şüpheli olduğunu söyledi. Bana takvimden bahsetti ki bu, bence de kötü. Onun gibi tecrübeli oyuncular için böyle bir programı uygulamak imkansız."

 Takvimdeki olağanüstü sıkışıklığa bir de Avrupa Birliği ülkelerinin Amerika Birleşik Devletleri'ne uyguladığı seyahat kısıtlamasının eklenmesi işleri iyice karmaşık bir hâle getirdi. Bu durumda en makul senaryo, Birleşik Amerikalı tenisçilerin Cincinnati Masters ve Amerika Açık'ı, Avrupalıların ise kendi kıtalarındaki toprak kort turnuvalarını tercih etmesi gibi görünüyor

 Turnuvalar arasında seçim yaparken en çok zorlanacak isim, hem Amerika Açık hem de Roland Garros'ta son şampiyon unvanını elinde bulundurması nedeniyle Nadal olacak. İspanyol raket, Amerika Açık'a katılıp 2 bin puanını korumanın peşine düşerse 2020'yi Grand Slam kazanamadan tamamlama riskini arttırmış olacak. Bana göre kendisi için en doğru seçim, puan kayıplarını peşinen kabul ederek tamamı ile Roland Garros şampiyonluğuna odaklanmak olur.

24 Haziran 2020

Djokovic Ailesi'nin Antipatiklik Yarışı


 Yeşilçam sinemasının en sevilen yapımlarından biri olan Süt Kardeşler'de daha sonradan unutulmazlar arasına giren bir sahne vardır. Şener Şen'in canlandırdığı Kumandan Hüsamettin'in filmdeki damadı Bayram'a karşı kullandığı "Seni hiç sevmiyorum. Babanı da sevmezdim zaten." şeklindeki sözler uzun yıllar dillerden düşmeyen bir repliğe dönüşmüştür. Ne babası ne de kendisi sevilen Bayram karakterinin günümüz tenisindeki karşılığı ise Novak Djokovic olsa gerek.

 Öteden beri tenis seyircisi nezdinde antipatik bulunan ve bu nedenle Roger Federer ve Rafael Nadal'a verilen desteği hiçbir zaman alamayan Djokovic kendisinden nefret edenlerin eline son dönemde büyük bir koz daha verdi. Pandemi süreci devam ederken bizzat organize ettiği Adria Tur adındaki beş ayaklı tenis turnuvası, kendisi ve beraberindeki üç tenisçinin (Grigor Dimitrov, Borna Coric ve Viktor Troicki) koronavirüse yakalanmasıyla sonuçlandı.

 Turnuva sırasında tribünlerin tıklım tıklım dolu olması ve tenisçilerin toplu aktivitelerde yer almaları sosyal mesafe kuralının açıkça hiçe sayıldığını gösteriyordu. Organizatör kimliğiyle büyük bir sorumsuzluk örneği sergileyen Djokovic, hem virüsün yayılmasına sebep oldu hem de başına büyük bir ihale aldı.

 Virüsün dünya geneline yayılmaya başladığı dönemde aşı olmayacağını söyleyen ve Amerika Açık'ın bulaş riskini azaltmak için almayı planladığı önlemleri aşırı bulduğunu açıklayan Sırp tenisçi, son tahlilde ölümcül bir salgını kale almamanın bedelini hem kendisi hem de meslektaşlarına ödetmiş oldu.

 Novak hasta yatağında şimşekleri üzerine çekedururken babası Srdjan ise akıllara ziyan açıklamalarına yenilerini eklemekle meşguldü. Hırvat RTL televizyonuna konuşan peder bey, Adria Tur'da yaşananlardan Dimitrov'u sorumlu tutarak "Neden böyle bir şey oldu? Çünkü bu adam, turnuvaya test edilmeden, hasta olarak geldi. Neticede Sırbistan, Hırvatistan ve Novak'ın ailesine büyük zarar verdi. Yaptığı doğru değil." ifadelerini kullandı.

 Srdjan'ın pişkinlikleri maalesef ilk değil. Utanmazlıkta çığır açan kahramanımız, geçtiğimiz hafta da Sport Klub kanalına verdiği röportajda Federer'i kastederek "Bir insan 40 yaşında niye tenis oynar? Çünkü Nadal ve Djokovic'in kendisinden daha iyi olacağını kabul edemiyor. Hadi be adam! Git çocuklarını büyüt, kayak yap." herzelerini yumurtlamıştı.

 Tenisi yıllardır takip eden biri olarak Srdjan kadar patavatsız bir tenisçi ebeveynine rastlamadım. Zaten kendisi dışındaki tenisçi ebeveynleri basına nadiren demeç verir. O kadar ki Nadal'ın babasının ismini az evvel Google yordamıyla öğrendim. Öyleyse Srdjan Bey'in bu patavatsızlıklarını neye borçluyuz? Bu adama sus demenin zamanı geldi de geçmedi mi?

12 Haziran 2020

Djokovic Collins'in Hâlinden Ne Anlar?


 Bu yıl 24 Ağustos'ta başlaması planlanan Amerika Açık'ın pandemi koşulları altında düzenlenip düzenlenmeyeceği 
belirsizliğini koruyor. Konuyla ilgili görüşleri alınan Rafael Nadal ve Novak Djokovic, turnuvanın oynanmasının yaratabileceği olumsuz sonuçlardan duydukları endişeleri dile getirdiler. Nadal, "Bugün bana Amerika Açık'a gelir misin diye sorsalar hayır derdim. Çünkü turnuva için ideal bir ortam yok." ifadelerini kullanırken Djokovic ise "Manhattan'a giremeyeceğiz. Havaalanındaki otellerde kalacağız. Aynı şekilde yanımızda sadece bir kişi götürebileceğiz ki böyle bir şeyin mümkünatı yok. Bir tenisçi; koçuna, fitness antrenörüne ve fizyoterapistine ihtiyaç duyar." şeklinde konuştu. 

 Nadal'ın açıklamaları gayet makul olsa da Djokovic'in rahatına düşkün tavrı meslektaşlarının tepkisini çekti. Tek gelir kaynağı turnuvalar olan ve bu yüzden üç aydır evine ekmek götüremeyen tenisçilerden Danielle Collins sosyal medya hesabından Djokovic'e şu sözlerle çıkıştı:

 "Amerika Açık, yeniden para kazanmamız için devasa bir fırsat ama gelin görün ki yakın çevresini turnuvaya getiremeyeceği için çok zorlanacağını söyleyen bir dünya 1 numarasıyla karşı karşıyayız. Kariyeri boyunca 150 milyon euro kazanmış biri için 'Parayı n'apacaksınız? Oynamayı reddedin.' demek kolay. Ama turnuvalara zaten tek başına giden benim gibi pek çok oyuncunun çalışmaya ihtiyacı var."

 
Djokovic ile Collins arasındaki polemik, insanlığın ne kadar dar bir kıskacın içinde sıkışıp kaldığını gösteriyor. Bir yanda geçim derdi, diğer yanda ise sağlığını koruma güdüsü... Pandemi süreci, kapitalist düzenin neden olduğu bu çelişkiyi yeniden gün yüzüne çıkardı.