26 Haziran 2023

Tenisi Deccalıyla Tanıtmak

 ATP Turu'nun resmi Twitter hesabı, bu sene başında gösterime giren Break Point adlı diziden bir kesit paylaşmış. 15 saniyelik videoyu izlediğimizde Nick Kyrgios'un korta tükürdüğü, hakemle tartıştığı ve raketini hışımla savurduğu sahneleri görüyoruz. Yani erkekler tenisinin yönetim organı, Avustralyalının sergilediği bütün çirkinleri bir dijital platformla yaptığı iş birliği çerçevesinde alenen onaylıyor. Bu durum, aslında büyük bir skandal olsa da maalesef şaşırtıcı değil. Zira Kyrgios denen canavar, bizzat ATP tarafından yaratıldı.

 Kyrgios, tenis kortlarında yaşattığı ilk rezaletten bu yana gerekli tepkiyle karşılaşmadı. Kadın meslektaşı Donna Vekic hakkında bel altı ifade kullandığı gün aforoz edilmesi gereken bu adam; oyuna renk kattığı, çok yetenekli olduğu ve insan olarak kazanılabileceği gibi uyduruk gerekçelerle tenis dünyasından hep destek gördü. Sırtı sıvazlandıkça iyice çığırından çıktı ve bir Frankeştayn'a dönüştü. Bu noktada Stefanos Tsitsipas'ın Kyrgios hakkında yaptığı "Tenise basketboldaki davranışları taşıdı. Bunu eğitimsiz bir yaklaşım olarak tanımlıyorum. Tenis, centilmen sporudur." şeklindeki yorum, biraz hafif kaçsa da işaret ettiği tehlike açısından oldukça isabetli. 

 Her sporun kendine özgü genetik kodları vardır. Tenis de saygı kavramının diğer sporlara oranla çok daha ön planda olduğu bir branş. Bu ifadeden dışlayıcılık ya da elitizm çıkarılmamalı. Bilakis her spor kendi kültürüyle güzeldir. Öte yandan kimse tenisçilerden robotik davranışlar beklememeli. Söz gelimi, başkalarına zarar vermediği müddetçe agresiflik veya hırçınlığın benim nazarımda bir mahsuru yok. Ne var ki Kyrgios'un yaptıkları bu şekilde geçiştirilebilecek cinsten değil. Kendisi, daha önce eşi benzeri görülmemiş bir şekilde doğrudan doğruya tenis sporuna kastediyor. Rakiplerine, hakemlere, seyircilere, kısacası tenise dair her şeye saldırıyor. Tsitsipas'ın söylediği gibi basketbol olsa gene iyi, tenisi boks ve kafes dövüşü kültürüyle kirletiyor. Tüm bunlara rağmen bu raketli serseriye hoşgörüyle yaklaşılması ise gayet bilinçli bir ekopolitik bir tercih.

 Görünen o ki ATP, Break Point gibi partneri olduğu dizi projelerinde Kyrgios'u öne çıkararak tenisin tanıtımını bu adam üzerinden yapmayı hedefliyor. Tenisi deccalıyla kitleselleştirmeye çalışmak, spor kapitalizminin çürümüşlüğünü gösterdiği gibi oyunun geleceği açısından son derece tehlikeli. ATP'nin açtığı bu yol, yarın kortlarda kimsenin aklına gelmeyecek hadiselerin yaşanmasına sebebiyet verebilir. İşte o zaman üzerinden rant devşirilebilecek bir spor da kalmayabilir. 

26 Mayıs 2023

Bir Hakem Hatasının Yarattığı Trajedi

 1999 Roland Garros tek kadınlar finali, tenis tarihinin hiç kuşkusuz en dramatik maçlarından biri. Pek çokları o finalde yaşananların bütün sorumluluğunu şımarık olarak yaftaladıkları Martina Hingis'e yüklüyor ama ortada kolektif bir hatalar zinciri mevcut. Bunu daha iyi anlamak için maçta neler olduğunu yeniden hatırlamakta fayda var.

 Her şey, skor 6-4, 2-0 Hingis'in lehineyken Steffi Graf'ın servis attığı oyundaki ilk puanda başladı. Hingis'in derin return'üne çizgi hakemi tarafından dışarıda kararı verildi. İsviçreli tenisçinin itirazı üzerine sandalye hakemi topun izini incelemeye gitti fakat bulamadı. Daha sonrasında Hingis'in yanına gelen hakem, izi göremediği için verilen ilk karara uymak zorunda kalacağını söyledi. Ne var ki top, televizyondaki tekrardan da görüldüğü üzere açık bir şekilde içerideydi. Hingis de bundan emin olacak ki kurallara aykırı bir şekilde karşı korta geçti ve topun düştüğü yeri gösterdi. Puanın tekrarlanması gerektiğini savunan İsviçreli, maça devam etmeyi reddederek sandalyesine oturdu. Diskalifiye olmanın eşiğine kadar gelen genç raketi korta inen turnuva başhakemi ve WTA süpervizörü ikna etti. 

 Tüm bu yaşananlar, zaten sicili bozuk olan Fransız seyircisinin Hingis'e cephe almasına sebebiyet verdi. Hingis, özünde haklı olsa da meseleyi gereksiz bir şekilde uzatmış ve çok fevri davranmıştı. Yine de bunlar, bir oyuncunun maç sonuna kadar yuhalanması ve ıslıklanmasına haklı gerekçe oluşturmaz. Fransızların o gün Hingis'e yaptıkları; net bir zorbalık, küstahlık ve terbiyesizliktir. Bununla birlikte Hingis'in şampiyonluktan üç puan uzaktayken aldığı yenilgiyi seyircinin yarattığı atmosfere bağlamak da doğru değildir. Bunu söyleyebilmek için İsviçrelinin performansının tartışmalı puandan itibaren büyük bir düşüşe geçmesi gerekirdi ama böyle bir şey olmadı. Bilakis kaybettiği break avantajını yeniden eline geçirdi ve 5-4'te kupa için servis attı. İşte asıl kopuş da bu oyunun ve ardından setin kaybedilmesiyle başladı. 

 Graf'ın 6-2 ile kazanıp mutlu sona ulaştığı final setinde kontrolünü tamamen kaybeden Hingis, son oyunda iki kez kol altı servis kullandı ve bir kez daha seyircinin tepkisini çekti. İnsanlıktan tamamen çıkan tribünler, Hingis'i kupa töreni öncesi soyunma odasına giderken de yuhaladı. 18 yaşındaki raket, öyle bir psikolojik tacize maruz kalmıştı ki korta annesinin omzunda ağlayarak dönebildi. 

 Demem o ki büyük bir trajediye dönüşen finalde kibriti çakan hakemler, yangını körükleyen Hingis, işleri çığırından çıkaransa Fransız seyircisi olmuştur. Öte yandan bu maçın Hingis için sonun başlangıcı olduğuna yönelik değerlendirmeler de yanlıştır. Zira İsviçreli yıldız, kariyerinin devamında -her ne kadar hepsini kaybetmiş olsa da- dört Grand Slam finali daha oynamış ve kupalar kazanmaya devam etmiştir. Genç yaşlarda yarattığı sansasyonu sürdürememesinin nedenini başka yerlerde aramak gerekir.

23 Mayıs 2023

Halep Cici De Sharapova Kaka Mıydı?

 Maria Sharapova, Mart 2016'da kanında yasaklı maddeye rastlandığını bizzat açıkladıktan sonra tenis dünyası tarafından çarmıha gerilmişti. Oyuncusundan yorumcusuna, izleyicisinden antrenörüne kadar herkes, Rus tenisçiye olan nefretini kusmak için adeta sıraya girmişti. Sanki yıllardır bu anın gelmesini beklemişlerdi.

 Gel zaman git zaman ITF'nin atadığı hakimlerden oluşan mahkeme, oy birliğiyle Sharapova'nın doping kurallarını kasıtsız olarak ihlal ettiğine hükmetti. Verilen iki yıllık ceza da CAS tarafından fazla bulunarak 15 aya indirildi. Ancak bu kararlar bile Maria'ya yönelik linçin bitmesine yetmedi. Bu defa da turnuva organizatörlerinin kendisine verdiği özel davetler üzerinden gürültü koparıldı. Yargı süreci bitmiş, ceza da çekilmişti. Buna rağmen hıncını alamayan bir kesim, koro hâlinde "Dopingçiyi ödüllendiriyorlar." diye bağırıyordu.

 Aradan yıllar geçti, Sharapova tenisi bırakıp çoluğa çocuğa karıştı ve şimdi de eski dünya 1 numarası Simona Halep benzer bir doping suçlamasıyla karşı karşıya. Geçtiğimiz ekim ayında testi pozitif çıkan ve davası garip bir şekilde aylardır görülmeyen Rumen tenisçi birkaç gün evvel ikinci büyük şoku yaşadı. Uluslararası Tenis Dürüstlük Ajansı, 31 yaşındaki raketin biyolojik pasaportunda dengesizlik tespit edildiğini duyurdu. Yani Halep hakkındaki doping şüphesi birken ikiye çıktı.

 Söz konusu Sharapova olduğunda mangalda kül bırakmayan tenis alemi, Halep'i ise iki farklı suçlamadan yargılandığı hâlde şefkatli kolları arasına almış durumda. Öyle ki kendisine her yerden destek mesajı yağıyor. Yanlış anlaşılmasın, bunda bir sakınca görmüyorum. Bilakis ben de Halep'in masum olduğuna inanmak istiyorum. Kaldı ki linç kültürüne isimlerden bağımsız olarak karşı çıkmak gerekiyor. Ancak şekil-A'daki ikiyüzlülük de görmezden gelinebilecek gibi değil. Demek ki tenis kamuoyu, doping gibi ahlaki bir meseleyi bile ilkesellikten uzak bir şekilde ve işine geldiği gibi yorumluyor.

30 Nisan 2023

Ya Monica Seles Bıçaklanmasaydı?

 Tarihsel olaylar varsayımlar üzerinden değerlendirilmez. Çünkü şartlı geçmiş zaman kipini kullandıktan sonra söylediğiniz her şey yalnızca bir olasılık belirtir. Ancak bazen "Ya şöyle olsaydı?" dendiğinde verilecek cevap aklı başında herkes için tektir. Tıpkı Monica Seles bıçaklanmasaydı n'olurdu sorusunun yanıtı gibi.

 30 yıl önce bugün Günter Parche adındaki fanatik bir Steffi Graf hayranı, Hamburg'da düzenlenen Citizen Cup'ta oynanan çeyrek final maçı esnasında Seles'i sırtından bıçakladığında kadın tenis tarihini değiştiren bir vahşete imza attı. Elindeki bıçağı ikinci kez saplamaya yeltenirken güvenlik güçlerince yakalanan bu ruh hastası, verdiği ifadede amacının Yugoslav raketi öldürmek değil, tenis oynayamayacak duruma getirmek olduğunu söylüyordu. Böylece hayranı olduğu Graf yeniden 1 numaraya yükselecekti. Mahkeme akli dengesinin bozuk olduğuna hükmedince denetimli serbestlikten faydalandı ve tutuklu kaldığı altı ayı saymazsak bir gün bile hapis yatmadı.

 Parche'nin saldırısı, doğurduğu sonuçlar itibarı ile hedefine ulaştı. Olayın ardından depresyon ve yeme bozukluğu gibi birçok travmatik hastalıkla mücadele eden Seles, iki sene sonra kortlara geri döndüğünde eski görüntüsünün çok uzağındaydı. Bıçaklanma hadisesinden önceki son 12 Grand Slam'in sekizini kazanan Yugoslav raket, kariyerinin ikinci bölümünde ise yalnızca bir slam kazanabildi ve meydan tamamı ile Graf'a kaldı.

 Yazının başındaki soruya geri dönersek vereceğim cevap şudur: Bugün kadın tenisindeki pek çok rekorun sahibi Graf'ın değil, Seles' olurdu. Ne var ki bir delinin gazabı senaryoyu tersine çevirdi.

21 Mart 2023

Teniste Ücret Eşitliği Nasıl Sağlanır?

 Günümüzde kadın ve erkek tenisçiler, yalnızca eş zamanlı olarak mücadele ettikleri dört Grand Slam ve birkaç yüksek profilli turnuvada eşit ücretlendirmeye tabi tutuluyor. Bunların dışında kalan organizasyonlarda ise erkek tenisçiler kadın meslektaşlarından daha çok para kazanıyor. Financial Times gazetesinin geçtiğimiz yılki araştırmasına göre Grand Slam'ler hariç tutulduğunda erkeklerin toplam kazancı kadınlarınkinin %75 fazlası.

 Kanadalı tenisçi Denis Shapovalov, 8 Mart Dünya Kadınlar Günü için kaleme aldığı özel yazıda yukarıda detaylandırdığımız duruma dikkat çekerken kadın ve erkek tenisçilere verilen para ödüllerinin tamamen eşitlenmesi gerektiğini savundu. Kuşkusuz bu, son derece insani bir talep. Ne var ki tenisteki cinsiyete dayalı ücret farkını ortadan kaldırmak sadece bu sporu yönetenlerin inisiyatifinde olan bir şey değil.

 Erkekler tenisinin yönetim organı olan ATP ile kadınlardaki muadili WTA birbirinden bağımsız iki ticari kuruluş. Erkek tenisçilerin daha çok para kazanması da bu iki kurumdan ATP'nin WTA'ya oranla daha fazla sponsorluk ve yayın geliri elde etmesinin bir sonucu. Söz gelimi, erkek turnuvaları kadın turnuvalarından daha çok rağbet görüyor ve hâliyle daha pahalıya satılıyor. Bu durumun ortaya çıkardığı eşitsizliği önlemek adına önerilen çözümlerden biri ise ATP ile WTA'nın tek bir çatı altında birleştirilmesi. Ancak pandemi sırasında Roger Federer'in öncülüğünü üstlendiği bu fikre erkek tenisçilerin sıcak bakması pek mümkün görünmüyor. Çünkü böylesi bir ortaklığın kaçınılmaz olarak doğuracağı eşit para ödülü uygulaması, kendi kazançlarının düşmesi anlamına gelecek.

 Sonuç olarak serbest piyasa düzeni içerisinde kadın tenisçilerin erkeklerle eşit kazanca erişebilmelerinin tek yolu ortaya çıkardıkları ürünün daha fazla alıcı bulmasından geçiyor.

15 Mart 2023

Medvedev'in Haklı İsyanı

 Daniil Medvedev, bu seneki Indian Wells'te kortların aşırı yavaş olmasından şikayet etti. Zeminin hız anlamında topraktan farksız olduğunu söyleyen Rus tenisçi, dün Alexander Zverev ile karşılaştığı maç sırasında da "Böyle bir kortta oynamak bu spor için rezalet." ifadelerini kullandı. 

 Medvedev'in haklı olarak isyan ettiği durum, yalnızca Indian Wells ile sınırlı değil. Bugün ATP Turu'ndaki pek çok sert kort turnuvasının zemini, ya toprak yavaşlığında ya da ondan biraz daha hızlı. Dubai, Basel, Şanghay gibi hakiki sert kortlara sahip turnuvaların sayısı iki elin parmaklarını geçmiyor.

 Kortların bilinçli bir politika doğrultusunda yavaşlatılmasının miladı 2001 Wimbledon'a dayanıyor. Turnuvayı düzenleyen All England Lawn Tenis Kulübü'nün yöneticileri, o sene Goran Ivanisevic ile Patrick Rafter arasında oynanan finalin ardından ace ve servis-vole düellosuna dönüşen maçların tenise olan ilgiyi azaltacağını düşünerek çimin hızını düşürmeye karar verdi. Ertesi yıl yavaşlatılmış zeminde oynanan turnuvanın finalinde ise bu defa iki kontratak oyuncusu vardı: Lleyton Hewitt ve David Nalbandian. Böylece 24 sene sonra ilk kez bir Wimbledon finalinde servis-voleci olmayan iki raket kozlarını paylaşıyordu. 

 Bugünün tenis seyircisi, korttaki mücadelenin kalitesini rallilerin uzunluğuna bakarak ölçüyor. Organizatörler de beceri ve yetenek yerine topun gidip gelmesinin yarattığı heyecandan keyif alan yığınları tatmin etme yolunu seçerek kârını maksimize ediyor. Bu hikayede yanansa pozitif tenis oynamaya çalışanlar oluyor.

 Tenisin geri çizgiye duvar örenleri değil, puan esnasında inisiyatif alan ve winner üreten oyuncuları teşvik etmesi gerekir. Gerçek seyir zevki ancak bu şekilde sağlanır. Öte yandan sert kortların hızını toprağınkiyle eşitlediğinizde teniste zemin kavramı anlamını yitirmektedir. Turda zaten yeterince toprak kort turnuvası mevcut. Bırakın da sert kortlar, olması gerektiği gibi hızlı olsun.

26 Ocak 2023

Djokovic Ne Makinedir Ne De Numaracı

 Bu yılki Avustralya Açık'ın gündemini belirleyen konulardan biri de turnuvada 10'uncu şampiyonluğunu kovalayan Novak Djokovic'in sol bacağındaki sakatlık nedeniyle aldığı sağlık molaları oldu. Rafael Nadal taraftarları, sosyal medyada Sırp tenisçiyi sakatlığını abartmak suretiyle numara yapmakla suçluyor. İşin ironik yanıysa destekledikleri kişinin bizzat kendisinin tenis tarihinde sakatlıklarını en çok medyatize eden oyuncu olması. 

 Nadal'ın amcası ve eski antrenörü Toni, El Pais gazetesindeki köşesinde Djokovic'in sakatlıklarının gerçekliğinden şüphe duyulmasının normal olduğunu yazıyor ve buna gerekçe olarak da Sırp tenisçinin turnuvada sergilediği üstün performansı gösteriyor. Oysa kendi yeğeninin uyuşturulmuş ayağıyla oynadığı son Roland Garros başta olmak üzere sakatlığı varken kazandığı sayısız şampiyonluktan hiç bahsetmiyor.

 Yukarıda bahsettiğim komik çelişki, meseleye salt taraftar gözlüğüyle bakılmasından ileri geliyor elbette. Oysa tenisçilerin sakatlıkları üzerinden yürütülen tartışmalarda doğru noktada durabilmek ancak ilkesel bir bakış açısıyla mümkün.

 Bazı münferit vakaları dışarıda tutarsak bir tenisçinin sakatlıktan şikayet ederken oynamayı ve kazanmayı sürdürmesi onun numara yaptığı anlamına gelmez. Aynı şekilde söz konusu oyuncuya insanüstü özellikler atfetmek de abesle iştigaldir. Çünkü günümüz sporunda bir hayli yaygın olan ağrı kesici palyatif tedaviler sayesinde var olan bir sakatlığa rağmen performans göstermek gayet mümkündür. Söz gelimi, Djokovic ne numaracıdır ne de bir makine. Bilakis iki yorum da birer safsatadan ibarettir. 

 Tenis kamuoyunun oyunculardan asıl talep etmesi gereken, müsabık olarak yer aldıkları turnuvalar esnasında sakatlık konuşmaktan mümkün mertebe kaçınmaları olmalıdır. Eleştiriler, sürekli mazeret bildirerek yenilgilerine kılıf arayan ve bu şekilde de rakiplerinin emeğine saygısızlık eden oyunculara yöneltilmelidir.

10 Temmuz 2022

Bitmeyen İstismar: Nadal'ın Sakatlıkları

 Sakatlıklar, her spor gibi tenisin de bir parçası. İstisnasız her tenisçi kariyerinde en az bir kere bu dertten muzdarip oluyor. Ancak içlerinde birisi var ki sakatlık konusunu onun kadar istismar edenine henüz rastlamadım. Evet, başlıktan da belli olduğu üzere Rafael Nadal'dan bahsediyorum.

 Nadal'a yönelik eleştirilerimi sıralamadan evvel şunun altını kalın kalın çizeyim: Kendisinin sakatlık numarası yaptığını hiçbir zaman düşünmedim. Dolayısıyla bu yazıda savunacağım görüşler, "Yalandan sağlık molası alıyor. Böylece rakibinin ritmini bozuyor." sığlığında olmayacak. 

 Bu yılın üçüncü Grand Slam'ini geride bırakıyoruz ve şu ana kadar oynanan üç majör turnuvaya da Nadal'ın sakatlıkları damgasını vurdu. Tenisi uzun süredir takip edenler için artık sıradanlaşan bu durum, İspanyol tenisçinin kariyerinin başından bu yana yaşadığı hemen her fiziksel sıkıntıyı kamuoyuna ifşa etmesinin bir sonucu. Ne var ki kendisinin bu şeffaflığı sportmenlik açısından bir hayli sıkıntılı. 

 Kendisi ve ekibinin basına verdikleri demeçlerden Nadal'ın asla kötü oynadığı için yenilmiş olamayacağı ve bütün mağlubiyetlerinin yaşadığı sakatlıklardan kaynaklandığı gibi gülünç bir sonuç ortaya çıkıyor. Kaybederken sakatlık yüzünden kaybeden, kazanırken de sakatlığa rağmen kazanan bir oyuncu miti yaratıldı ki bu, hem rakiplerin emeğine yapılan bir saygısızlık hem de büyük bir illüzyon.

 Vücudunun herhangi bir bölgesinde ağrı hisseden bir tenisçinin bırakın maç kazanmayı, oyuna konsantre olması bile mümkün değildir. Nadal eğer bir problemi olduğu hâlde maç ya da turnuva kazanıyorsa acıya bile direnen insanüstü bir yaratık olmasından değil, uygulanan yangın söndürücü tedaviler sayesindedir. Nitekim son Roland Garros'ta ayağı uyuşturulmuş bir şekilde oynadığını bizzat kendi ağzından duyduk.

 Üstü özenle örtülen bir başka gerçek, Nadal'ın sakatlıklarının ona başarıyı getiren oyun stilinin doğal bir sonucu olduğudur. Dolayısıyla kendisi için sıklıkla yapılan "Sakatlıkları olmasaydı kim bilir daha neler neler kazanırdı?" yorumu anlamsızdır. Zira Nadal'ın sakatlık yaşamasını önleyecek koşul, aynı zamanda bugün sahip olduklarının büyük bir kısmını elinden alacaktı. 

 Velhasıl Nadal'ın sakatlıkları üzerinden kurgulanan popüler tenis anlatılarının gerçeklikle hiçbir ilgisi yoktur. Nadal ve ekibinin diğer tenisçilerin emeğini küçümseyen ve artık kabak tadı veren sakatlık söylemlerine tenis dünyasından bugüne dek hiçbir esaslı eleştirinin gelmemiş olması ise bir başka önemli sorun.

21 Nisan 2022

Filler Tepişir, Çimenler Ezilir

 Siyaset, toplumsal mücadelenin yaşandığı her alanda vardır. Bu alanlardan biri de hiç kuşkusuz spordur. Sporcular, federasyonlar, sponsorlar ve yayıncılar başta olmak üzere pek çok çıkar grubunu bünyesinde barındıran bir ekosistem eşyanın tabiatı gereği politiktir. Dolayısıyla "Spora siyaset karışmamalı." klişesinin temelde hiçbir geçerliliği yoktur. 

 Aralarındaki varoluşsal ilişkiye rağmen spor ile siyaset arasına bir noktada çizgiyi çekmek gerekir. Söz gelimi spor sahaları, bir tür siyasi arenaya dönüştürülmemelidir. Aksi hâlde spor tamamı ile amacından sapmış olacaktır. Ne var ki bu en temel kaidenin bile sürekli çiğnendiğini görüyoruz. Çünkü sporu yönetenler, onu güncel siyasetin bir aracı gibi kullanmaktan geri durmuyor.

 Sporun siyasi araç olarak kullanılmasının son örneği, Wimbledon yönetiminin Ukrayna ve Rusya arasındaki savaştan ötürü Rus ve Belaruslu sporcuları turnuvadan men etmesi oldu. Böylece Rusya ile NATO üyeleri arasında cereyan eden küresel güç mücadelesi spor sahalarına da taşınırken bundan en büyük zararı savaşta hiçbir sorumluluğu bulunmayan tenisçiler gördü. 

 Wimbledon yönetiminin faşizanlığı kendinden menkul olan kararı Batı'nın tipik ikiyüzlülüğüne gösterilebilecek sayısız kanıttan sadece biri. Bugün Rus sporcuları çeşitli şekillerde cezalandıran uluslararası federasyonlar vaktiyle Irak'ı işgal eden Amerika Birleşik Devletleri ve Filistin'de insanlık suçu işleyen İsrail'e hiçbir yaptırım uygulamadı. Çünkü bunlar için birilerinin ölmesi değil, ölenlerin kim olduğu önemli.

 Soğuk Savaş'ın devam ettiği yıllarda 1980 Moskova Olimpiyatı Batı Bloku, 1984 Los Angeles Olimpiyatı da Doğu Bloku ülkeleri tarafından boykot edilmişti. Aradan geçen 40 yıla rağmen bazı kafaların hâlâ değişmediği görülüyor. Sovyetler Birliği ve reel sosyalizm çoktan tarihe karıştı ama küresel hegemonya savaşları yalnızca şekil değiştirdi. Neticede filler tepişirken çimenler ezilmeye devam ediyor. Bu hikayedeki çimenlerse Wimbledon zeminindekiler değil, Rus ve Belaruslu tenisçiler oldu. 

11 Nisan 2022

Cinsiyetçi Bir Şov: Battle of the Sexes

 Teniste kadınların eşit para ödülü için verdiği mücadeleden söz edilirken Battle of the Sexes'tan da mutlaka bahsedilir. Türkçeye Cinsiyetlerin Savaşı olarak çevirebileceğimiz bu ifade, 20 Eylül 1973'te Houston Astrodome'da Billie Jean King ile Bobby Riggs'in kozlarını paylaştığı tarihi maça verilen isimdir.

 King ile Riggs'in şahıslarında bir kadın ve bir erkek tenisçiyi karşı karşıya getiren Battle of the Sexes esasen bir gösteri maçından daha fazlası değildir. Zaten söz konusu düellonun çıkış noktasında tüm hayatını azılı bir kumarbaz olarak geçiren Riggs'in hem para kazanmak hem de medyanın ilgisini çekmek amacıyla 70'li yılların en iyi kadın tenisçilerine meydan okuması vardır.

 Riggs'in King'le oynayacağı maçtan evvel basına yaptığı muzip açıklamalarda şovenist ve cinsiyetçi söylemler havada uçuşmuştur. Kadınların yatak odası ve mutfağa ait olduğunu söyleyen kahramanımız maç öncesindeki seremonide King'e lolipop hediye etmiş, karşılığında bir domuz yavrusu almıştır. Tüm bunlardan anlaşılacağı üzere ortada tam bir sirk gösterisi mevcuttur. King'in böylesi bir şovun parçası olmasının kadın hakları için verdiği mücadelenin ciddiyetine gölge düşürdüğü söylenebilir.

 Maça dair bir diğer tartışma konusu, King'in 6-4, 6-3 ve 6-3'lük setlerle elde ettiği galibiyetin şaibeli olup olmadığıdır. Maçın oynandığı tarihten yıllar sonra ESPN kanalına konuşan bazı tanıklar, Riggs'in tefecilere olan borcunu ödemek için kendi yenilgisine bahis oynadığını söylemişlerdir. Riggs'in yaptığı anormal basit hatalar ve beş set üzerinden oynanan bir maçta tek set dahi alamamış olması, bu maçtan dört ay evvel dünya 1 numarası Margaret Court'u 6-2, 6-1'le yenmiş olduğu gerçeğiyle birlikte düşünüldüğünde şike iddialarını güçlendirmektedir. Kaldı ki 29 yaşındaki King'in 55 yaşındaki Riggs'i yenmiş olması üzerinden kadın ve erkek tenisçiler arasındaki güç dengesine dair bir şey söylemek mümkün değildir.

 Sonuç olarak Battle of the Sexes, ciddi bir rekabet içermediği için kadınların spor alanında erkeklere üstünlük kurduğu bir maç olarak gösterilemez. Dünya üzerinde 90 milyon seyirciye ulaşan bu etkinlik devasa bir tenis şovudur ve bu kapsamda değerlendirilmelidir.