6 Eylül 2016

Nadal'ın İrtifa Kaybı

  
 Amerika Açık dördüncü turunda Lucas Pouille'a elenen Rafael Nadal, 2015'in ardından bu yılı da Grand Slam kazanamadan tamamlayacak. Üstelik kendisi, bu sezonki dört büyük turnuvanın hiçbirinde çeyrek final göremedi. Bu istatistikler kadar vahim olan bir başka şeyse İspanyol tenisçinin oyun seviyesindeki düşüş.

 Pouille'un Nadal'ı devirirken çok iyi bir tenis oynadığı su götürmez bir gerçek. Ancak Nadal'ın geçmişte Pouille gibi rakiplere karşı ne kadar rahat kazanabildiğini de biliyoruz. Nitekim kendisi, birkaç yıl öncesine kadar bu tip oyuncuları olağanüstü savunması ve passing shot'larıyla tamamen etkisiz hâle getiriyordu. Şimdiyse o passing shot'lar, ya fileye takılıyor ya da dışarı gidiyor. Hâl böyle olunca bir zamanlar zorlanmadan yendiği isimler, Nadal'a karşı daha özgüvenli oynamaya ve hatta kazanmaya başlıyor. 

 Nadal'daki irtifa kaybının iki yıl gibi uzun bir süreye yayılması akıllara formsuzluktan daha ciddi bir sorunu getiriyor. Söz gelimi, tekniği büyük oranda fiziksel güç üzerine kurulu olan İspanyol tenisçi, bu satırların yazarı da dahil olmak üzere pek çok kişinin öngördüğü erken tükenişi yaşıyor olabilir.

 Peki toprağın ağası, yeniden Grand Slam kazanabilir mi? Eski tenisçilerden Greg Rusedski, birkaç gün evvel bu soruya net bir hayır yanıtı verdi. Ancak ben Nadal gibi büyük bir oyuncu için bu kadar keskin konuşamam. Bununla birlikte kendisinin söz konusu başarıyı elde edebilmesi için şu anki seviyesinin çok üzerine çıkması gerekiyor.

19 Ağustos 2016

Tenis Seyircisi Raydan Çıkıyor


 Rio'da düzenlenen Olimpiyat Oyunları, tenis seyircisindeki derin yozlaşmayı bir kez daha gözler önüne serdi. Kule hakemleri, maçlar esnasında sıklıkla tribünleri uyarmak zorunda kalırken "Bu, bir tenis maçıdır. Lütfen her iki oyuncuya karşı adil ve saygılı olun.” diyorlardı.

 Günümüzde kortları dolduran seyircilerin önemli bir bölümü maçları tenis bilgisi ve adabından uzak bir şekilde, gözü kör bir fanatizmle takip ediyor. Hatalı kullanılan bir ilk servisin ardından puanın bittiğini zannedip sevinen ya da uzun ralliler sırasında verdiği tepkilerle oyuncuların dikkatini dağıtan bu güruha artık sadece Davis ve Fed Kupası'nda değil, hemen her turnuvada rastlıyoruz. Söz konusu aşırılıkların temelinde ise çoğu zaman milliyetçi saikler yatıyor.

 Bir seyircinin kendi ülkesinin tenisçisini desteklemesinden daha doğal bir şey olamaz. Ancak iş, masumane bir destek boyutundan çıkıp rakip oyuncuyu sabote etmeye vardığında gerçekten sinir bozucu bir hâl alıyor.

 Tenisin en prestijli turnuvası olarak kabul gören Wimbledon’da ev sahibi oyunculara verilen tribün desteğini Andy Murray maçlarından biliyoruz. Fakat geçtiğimiz yıl Serena Williams’ın Heather Watson’ı elediği karşılaşmada işin dozu o kadar kaçmıştı ki Serena, seyircileri hakeme şikayet etmek zorunda kalmıştı. Bunun üzerine aynı seyirciler tarafından yuhalanan Birleşik Amerikalı, maçın ardından düzenlediği basın toplantısında Wimbledon’da ilk kez böyle bir tabloyla karşılaştığını söylemişti. 

 Wimbledon'dakine benzer bir durum, son yıllarda Madrid Masters'ta da yaşanıyor. Tribünlerin İspanyol oyuncuların çıktığı maçlarda sergilediği taşkınlıklar tenis dünyasının geri kalanında ciddi bir tepki doğuruyor.

 Teniste seyircilerin puan oynanırken sessiz olmaları, kimilerinin zannettiği gibi elitist bir gelenek değil, oyuncuların dikkatlerinin dağılmasını önleyen bir kural. Buna uyulmaması haksız bir rekabet ortamı yaratır. Dolayısıyla tenisin yönetimin organlarının giderek yaygınlaşan tribün taşkınlıklarına karşı derhal tedbir alması gerekiyor. Aksi hâlde bu spor, kendisini varoluşsal krizlerin içinde bulacaktır.

1 Ağustos 2016

WTA'yı Kim Kurtaracak?


 Kadın tenisi, Grand Slam şampiyonları listesine bu sezon iki yeni isim ekledi. 2010 yılından günümüze kadarki süreci incelediğimizdeyse aynı listeye dokuz farklı oyuncunun dahil olduğunu ve bunlardan sadece üçünün ikinci Grand Slam'ini kazanabildiğini görüyoruz. Bu istatistikler, bize kadın tenisinin güncel durumu hakkında çok şey anlatıyor.

 WTA Turu, son yıllarda kaliteli ve istikrarlı oyuncu kıtlığı yaşıyor. Çok değil, 10 sene öncesine kadar ATP Turu'nu bile kıskandıran bir oyuncu grubuna sahip olan WTA Turu'nda Williams kardeşler, Justine Henin, Kim Clijsters, Martina Hingis, Maria Sharapova, Lindsay Davenport ve Amelie Mauresmo gibi yıldızlar rekabet ediyordu. Mevcut durumda ise yalnızca üç tenisçinin bu statüde olduğunu söyleyebiliriz: Serena, Sharapova ve Victoria Azarenka. Bunların da son ikisi bir süredir kortlardan uzak.

 Lokomotif oyuncuların sayısı yok denecek kadar az olunca turnuvalar sürpriz sonuçlara çok daha açık hâle geliyor. Flavia Pennetta'nın 33 yaşında emekliliğe merdiven dayamışken kariyerinin ilk Grand Slam zaferini elde etmesi bu durumun yakın dönemdeki en çarpıcı örneği. Keza Francesca Schiavone ve Marion Bartoli de sırasıyla 29 ve 28 yaşlarındayken hiç kimsenin beklemediği bir şekilde kariyerlerinin ilk majör kupalarını kaldırdılar.

 Hiyerarşisi yok olan kadın tenisi, ancak yeni yıldızlar yetiştirebildiği takdirde içine düştüğü krizden çıkabilir. Ne var ki o yıldızlar da bir türlü yetişmiyor. Şartlar son derece müsait olduğu hâlde hiçbir genç oyuncu WTA Turu'nun dümenine geçemiyor. Yeni nesil bu kadar kifayetsiz olunca WTA yönetiminin de Serena emekli olmasın diye dua etmekten başka çaresi kalmıyor.

5 Temmuz 2016

Nerede O Eski Kadın Tenisçiler?


 Yaşça büyüklerimizden her bayramda işitiriz "Nerede o eski bayramlar?" cümlesini. Tenis dünyası da aynı cümleyi yıllardır farklı bir özneyle kuruyor. Çünkü kadın tenisi, tıpkı bizdeki bayramlar gibi eski tadını vermiyor.

 Kadın tenisinde Grand Slam kazanan oyuncular listesine bu yıl iki isim daha eklendi. Dört yarı finalistten üçünün eski bir slam şampiyonu olduğu Wimbledon'da ise listenin genişleme ihtimali düşük görünüyor. Gelgelelim geriye kalan o bir oyuncu, yani Elena Vesnina, şimdiden çok büyük bir sürprize imza atmış durumda.

 29 yaşındaki Vesnina, bir majör turnuvada çeyrek final ve ötesini ilk kez görüyor. Üstelik bunu Avustralya Açık'ta elemelerin ilk turunu bile geçemediği bir sezonda başarıyor. Yani altı ay içinde önce dibe vuruyor, sonra da zirveye çıkıyor. Rus tenisçinin çizdiği bu grafik kadın tenisinin içler acısı hâlini anlatmaya yetiyor. Kalitenin yerlerde süründüğü WTA Turu'nda şekil A'da görüldüğü üzere herkes bir şeyler başarabiliyor.

 Şu an sadece Serena Williams'ın eline bakan kadın tenisi, o da emekliye ayrıldığında kim bilir ne hâllere düşecek? Siz bu sorunun cevabını düşünedurun, ben "Nerede o eski kadın tenisçiler?" diyerek bahsi kapatıyorum. Cümleten hayırlı bayramlar...

8 Haziran 2016

Sharapova'yı Bekleyen Zorlu Görev


 Uluslararası Tenis Federasyonu ITF'nin oluşturduğu bağımsız mahkeme, merakla beklenen kararını nihayet açıkladı ve Maria Sharapova'yı yasaklı madde kullanımından ötürü tenisten iki yıl men etti. Bu kararla Rus tenisçinin söz konusu maddeyi performans artırma amacıyla kullanmadığına hükmedilmiş olması son derece önemli. Cezanın en üst sınırdan verilmesi ise üzücü.

 İki yıllık cezanın adil olduğunu söylemek güç olsa da temyiz yolu açık. Sharapova da itiraz hakkını kullanacağını ve hukuki yoldan gerekli tüm mücadeleyi vereceğini söyledi. O hâlde biz de bundan sonra neler olabileceğini bakalım.

 Bir defa emeklilik çığırtkanlarına hiç aldırış etmemek lazım. Zira bu kimseler senelerdir Roger Federer'e de tenisi bırakması gerektiğini salık veriyor. Ayrıca Sharapova, lisansı askıya alındıktan sonra çalışmalarını hiç aksatmadan sürdürdü. Çünkü kariyerini bu şekilde bitirmek istemiyor. Ancak iki yıllık bir ara, bütün motivasyonunu yok edebilir. O yüzden bu sürenin Spor Tahkim Mahkemesi CAS'a yapılacak itirazın ardından makul bir seviyeye çekilip çekilmeyeceği çok önemli.

 Sharapova, kortlara geri dönüş hakkını elde ettiğinde en kötü ihtimalle 30 yaşında olacak. Bu, hiç de ileri bir yaş değil. Şayet ciddi bir sakatlık yaşamazsa önünde üst seviyede tenis oynayabileceği 
birkaç yıl daha bulunuyor.

 Evet, Sharapova'nın işi kolay değil. Fakat unutmamak gerekir ki Mayıs 2009'daki ilk geri dönüşünde de hiç kolay değildi. Rus yıldız, geçirdiği omuz ameliyatının ardından çıktığı ilk maçlarda ortalama 20 çift hata ve 60 basit hata yapıyordu. O kabus gibi günleri geride bırakıp yeniden tenisin zirvesine çıkmış bir oyuncu için şu anki zorluklar hafif kalır.

 Dilerim Sharapova
 en kısa zamanda kortlara geri döner. Kendisi, ne kadar büyük bir şampiyon olduğunu bugüne kadar birçok kez kanıtladı, bir kez daha kanıtlamak için de elinden geleni yapacaktır.

4 Haziran 2016

Tenis Değil, Danışıklı Kör Dövüşü

  
 Serena Williams'ın Roland Garros'ta dün ve bugün oynadığı maçlar kör dövüşünden halliceydi. Kahramanımız, iki gündür öyle bir görüntü sergiledi ki sanki birileri kendisini zorla maça getirmiş gibiydi. Bırakın koşmayı, yürümeye bile mecali olmayan Birleşik Amerikalı, ağlamaklı yüz ifadesiyle iki maçı da dramaya çevirdi. Hatırlarsanız aynı tavırları İstanbul'un ev sahipliği yaptığı 2013 yılındaki WTA Championships'te de sergilemişti.

 
Serena'nın devasa kariyerini ve ne kadar büyük bir tenisçi olduğunu tartışmaya gerek yok. Ancak bu, kendisine dilediği gibi davranma hakkını vermiyor. Profesyonel tenise angarya iş muamelesi yapmak hem sporun kendisine hem de seyircilere saygısızlıktır. 

 Öte yandan Serena, bu kadar kötü oynadığı bir Grand Slam'de finale çıkıyorsa bunu büyük oranda kendisinden çok daha kötü olan rakiplerine borçlu. Bugün kendi attığı kısa topu bile takip etmeyen, dünse bir sete 24 basit hata sığdıran bir Serena'yı eleyemeyenler kadın tenisinin geleceği olarak görülemezler.

 Bir süredir pek çok genç oyuncuya geleceğin yıldızı etiketinin yapıştırıldığına tanıklık ediyoruz. Ne var ki bunlar arasında saman alevi gibi parlayıp sönen birkaç isim hariç kayda değer bir başarı elde eden olmadı. Bunda da şaşılacak bir şey yok çünkü hiçbiri kendileri için yaratılan beklentileri karşılayabilecek düzeyde değil. Hâl böyleyken Serena gibi eski kurtlar daha çok ekmek yiyecekmiş gibi görünüyor. Bu durumun bizim için bir sakıncası yok. Yeter ki tenis maçı diye kör dövüşü seyretmeyelim.

13 Mayıs 2016

Federer'in Alt Üst Olan Hesapları

  
 Roger Federer'in sezon başında kamuoyuyla paylaştığı turnuva takvimi ben de dahil birçok kişiye fazlasıyla yoğun gelmişti. Ağustos ayında 35 yaşını dolduracak bir tenisçinin böyle bir yoğunluğu kaldırabileceğine dair kuşkularımız vardı. Gelgelelim İsviçrelinin yılın ilk aylarında geçirdiği zincirleme sakatlıklar kartların yeniden dağıtılmasına neden oldu.

 Hayranlarına ilk büyük şoku Avustralya Açık'ın hemen ertesinde yaşatan Federer, menisküs yırtığı sebebiyle kariyerinde ilk defa bıçak altına yattı ve Rotterdam, Dubai ve Indian Wells'te yer alamayacağını duyurdu. Ardından takviminde bir değişikliğe giderek Miami'de kortlara geri dönmeyi denedi. Fakat bu defa da midesindeki rahatsızlık kendisine engel oldu. Nihayet Monte Carlo'da yeniden arzıendam eden İsviçreli, Madrid Masters'tan da sırtındaki sakatlığın nüksetmesi nedeniyle çekildi.

 Federer, sakatlıkların pençesinde geçen oldukça sinir bozucu bir dönemin ardından bu hafta Roma Masters'ta yeniden görücüye çıktı ama işlerin henüz rayına oturmadığı her hâlinden belliydi. Turnuvadan her an çekilebileceği konuşulan efsanevi raket üçüncü turda Dominic Thiem'e elenmekten kurtulamadı. Karşılaşma sonrası verdiği demeçte ise Roland Garros'u da pas geçebileceğini söyleyerek hayranlarının yarasına tuz biber ekti.

 Yüzde yüz sağlıklı olmayan bir 
Federer, normal şartlar altında Roma'ya hiç gelmez ve kendisini bir Grand Slam öncesinde riske atmazdı. Ancak tenisten aylarca uzak kalmasının yarattığı maç eksiğini bir an evvel kapatmak istemiş olabilir. Nitekim Alexander Zverev'i yendiği maçtan sonra yaptığı "Bugün oynamak tehlikeli bir karardı ama neyse ki bir sorun yaşamadım." şeklindeki açıklama da buna işaret ediyor.

 Tüm bu yaşananların ardından Federer'in Fransa Açık'ta şampiyonluğa oynamasını beklemek hayalcilik olur. Zaten son yıllarda bu turnuvaya ne kadar müsabık olarak katıldığı da tartışılır. Ekselansları'nın şu andan itibaren asıl hedefi, kazanma şansının en yüksek olduğu Grand Slam olan Wimbledon'a ve hâlâ içinde bir ukde olarak kalan Olimpiyat Oyunları'na en iyi şekilde hazırlanmak olmalıdır. Sakatlık bir sporcu için asla arzu edilen bir durum değildir ama tenise verdiği zorunlu aranın kendisini daha çok iştahlandırması da gayet mümkün.

5 Nisan 2016

Azarenka'ları Getirmek Kolay Değil

  
 Dünya sıralamasında ilk 100'ün dışında bulunan bir tenisçinin birinci önceliği para kazanmak olabilir. Fakat klasmanın tepesindeki oyuncular için en önemli motivasyon kaynağı para değil, başarıdır. Başarının da ölçütü, Grand Slam'ler başta olmak üzere büyük turnuvalarda şampiyon olmaktır. Bunlar gerçekleştiğinde para da kendiliğinden gelecektir.

 Grand Slam'leri ana hedef olarak olarak belirlemiş tenisçilerin sezonluk takvimlerinde ağırlık yüksek profilli turnuvalardadır. Bu, rekabetin içinde kalmalarını ve böylece Grand Slam'lere en iyi şekilde hazırlanmalarını sağlar. Küçük çaplı turnuvalara gereğinden fazla yer verilen bir takvimse yorgunluğa ve dolayısıyla büyük turnuvalarda istenilen performansın gösterilememesine yol açacaktır. Nitekim geçen yıl İstanbul Açık'ta şampiyonluğa ulaşan Roger Federer, ayağının tozuyla gittiği Madrid Masters'a ilk maçında veda etmişti.

 Tüm bunlardan hareketle Victoria Azarenka gibi bir ismi uluslararası seviyedeki bir turnuvaya getirmek kolay bir iş değildir. Sözünü ettiğimiz oyuncu, daha önce iki kez Grand Slam kazandı ve dünya 1 numarası oldu. Böylesine büyük bir kariyerin İstanbul Cup ayarındaki turnuvalarda oynaması için bazı şartların sağlanması gerekiyor. Belaruslu tenisçi, organizatörlere söz verirken muhtemelen son haftalarda çizdiği başarılı grafiği öngörmemişti. Indian Wells şampiyonluğuyla ilk 10'a geri dönmesi ve akabinde Miami Açık'ta da mutlu son doğru ilerlemesi İstanbul'a gelmekten vazgeçmesi için gayet yeterli sebepler. 
 
 Söz konusu İstanbul Cup olduğunda beklentileri çok da yüksek tutmamamız lazım. Azarenka gibi yıldız isimleri getirmek için gerekli çalışmalar tabii ki yapılacaktır ve yapılmalıdır. Ancak olumsuz bir sonuç hâlinde de oturup karalar bağlamanın bir anlamı yok. 

17 Mart 2016

Djokovicgillerin Çiğ Üslubu


 Bugün bana tenis dünyasının en itici figürleri kimdir diye sorsanız sayacağım isimler  arasında Novak Djokovic'in babası Srdjan ve antrenörü Boris Becker kesinlikle yer alacaktır. Bu konuda yalnız olmadığıma da eminim. Zira bu ikilinin bugüne kadar yaptığı bir yığın fütursuzca açıklama, taraflı tarafsız herkesin kendilerine ve dolaylı olarak da Djokovic'e antipatiyle bakmasına sebebiyet veriyor.

 Srdjan, son olarak oğlunun Tanrı tarafından tenis oynaması için gönderildiğini söylemiş. Tabii ki her çocuk, onu yetiştiren anne ve babasının gözünde çok değerlidir fakat medya önünde böylesine gülünç bir demeç vermenin mantıklı bir açıklaması olabilir mi? İş sadece bununla kalsa gene iyi. Hem Srdjan hem de Becker neredeyse her demeçlerinde Roger Federer ve Rafael Nadal hakkında atıp tutmayı da ihmal etmiyor.

 Djokovic, şu an erkekler tenisinin 1 numaralı ismi ve hak ettiği övgüleri de sonuna kadar alıyor. Kendisinin ne kadar büyük bir tenisçi olduğundan aklı başında hiç kimsenin şüphe duyduğunu zannetmiyorum. Öyleyse babası ve antrenörünün kullandığı bu polemik üslubunun sebebi nedir? Federer ve Nadal hakkında sürekli "CeHaPe zihniyeti" kabilinden söylemlerde bulunmak bu insanlara tenis dünyasının gözünde itici görünmekten başka ne kazandırıyor?

 Ekibindeki kişilerin yaptıkları densizlikler yüzünden Djokovic'i suçlayacak değiliz elbette. Sonuçta Sırp tenisçinin kendisinden yaşça büyük iki insanın ağzına kilit vuracak hâli yok. Kaldı ki bu açıklamaların en çok onu rahatsız ettiğine de bahse girerim. Nitekim daha evvel yine babasının sarf ettiği bazı sözler yüzünden özür dilemek zorunda kalmıştı.

 Dünya 1 numarasının yakın çevresi böyleyken daha düşük profilli tenisçilerin etrafındakileri varın, siz hayal edin. Çocuğunuz eğer başarılıysa zaten hak ettiği değeri görecektir. Bunun için ailenin ya da antrenörün ekstra bir çaba sarf etmesine gerek yoktur. Aksi hâlde lafla peynir gemisi 
zaten yürümüyor.