25 Ağustos 2017

Tek El Backhand Azalır Ama Bitmez


 Tabiatta her şeyin zıddıyla kaim olduğu söylenir. Söz konusu tenis olduğunda da durum böyledir. Ancak tenisteki karşıtlıklar arasında çoğu zaman mutlak bir üstünlük yoktur. Örneğin uzun boyun kısa boydan veya kısa boyun uzun boydan daha avantajlı olduğunu söyleyemezsiniz. Çünkü her iki özelliğin de tenisçilere sunduğu birtakım artılar ve eksiler vardır. İşte aynı durum, tek el ve çift el backhand için de geçerli.

 Bugün tenisi yakından takip edenlerin pek çoğu tek el backhand’i bir zafiyet olarak yorumluyor. Bu vuruşun oyunculara hiçbir avantaj sağlamadığı ve backhand’in makbulünün çift el olduğuna dair yaygın bir inanış mevcut. Böyle düşünenlerin temel dayanağı ise hiç kuşkusuz tek elcilerin neslinin uzun bir süredir tükeniyor oluşu. Ne var ki tek elcilerin azınlıkta kalması, bu vuruşun efektif olmamasından kaynaklanmıyor.

 Tenise başlayan her çocuk, anatomik özellikleri itibarı ile çift el backhand kullanmaya daha yatkındır. Tek el backhand’i istenilen güç ve tesirde vurabilmek içinse uzun bir zamana ihtiyaç vardır. Hâliyle bu süre içinde oynanan maçlarda arzulanan neticeler alınamayacaktır. İşte bu noktada tenisçi adaylarının büyük bir kısmı kısa vadede başarıyı tercih ettiklerinden çift el backhand'e yönelirler. Bir başka deyişle mağlubiyetlerin yaratabileceği zihinsel zorlukları göze alamazlar.

 Öte yandan tenisin yıllar içinde değişen kimyası da tek elcilerin sayısının azalmasında önemli bir etken oldu. Servis-volenin geçer akçe olduğu yıllarda oyunculara slice ve volede büyük kolaylık sağlayan tek el backhand revaçtaydı. Nitekim efsanevi servis-volecilerden Pete Sampras, backhand vuruşunu antrenör telkiniyle çift elden tek ele çevirmişti. Ne var ki 90'ların sonu ve 2000'lerin başından itibaren geri çizgi rallilerinin ağırlık kazanması tek el backhand’in cazibesini ortadan kaldırdı. Bunun yerine kontrolü daha kolay olan çift el backhand popülerlik kazandı.

 Her şeye rağmen tenis dünyada oynandığı müddetçe tek el backhand de var olacaktır. Gerek zorluk derecesi gerekse de tenisin şu anki dinamikleri nedeniyle tercih edilmiyor olsa da tek el backhand’in oyuncuların vuruş yelpazesini ne kadar genişlettiği ortadadır. Tek tip, fabrikasyon oyuncuların kol gezdiği günümüz tenisinde iyi bir tek el backhand fark yaratmaya devam edecektir.

8 Ağustos 2017

Kortların Hızını Kâr Hırsı Düşürüyor


 Kort yüzeylerinin hızı, öteden beri tenisin en temel tartışma konularından biri olmuştur. Nitekim son Wimbledon'a da zeminin yavaşlığı üzerinden dönen tartışmalar damgasını vurmuştu.

 Gerçek şu ki turnuva zeminleri son yıllarda gayet bilinçli bir şekilde yavaşlatılıyor. Bu politikanın mimarları ise tüccar kafalı turnuva organizatörlerinden başkaları değil.

 ATP veya WTA takvimindeki herhangi bir 
turnuvanın varlığını devam ettirebilmesi kendini finanse edebilmesine bağlıdır. Bunun için de seyircilerin turnuvaya ilgi göstermesini sağlamak gerekir. İşte bu gerçeğin farkında olan organizatörler, uzun rallilerin tribünlere daha çok seyirci çekeceğine inandıkları için kort zeminlerini yavaşlatmayı seçiyor. 

 Korttaki oyunun kalitesini puanların uzunluğuna bakarak değerlendiren tenisseverlerin oranı gerçekten de fazla. Oysa gerçek kalite, bir rallide topun kaç kere gidip geldiğiyle değil, yapılan vuruşların niteliğiyle ölçülür. İki oyuncunun da hiç risk almadan devamlı birbirlerinin hatalarını kovaladıkları bir oyun tenisten ziyade kör dövüşüdür. Bu nedenle tenis, ha babam top çevirmeyi değil, inisiyatif almayı teşvik eden bir spor olmalıdır.

 Tenise yönelik teorik tartışmalar bir yana, sert ve çim kortların yapay bir şekilde yavaşlatılması zemin kavramının içini boşaltıyor. Eğer siz bir turnuvayı sert zeminde düzenliyorsanız kortların hızını toprak seviyesine indirmemelisiniz. Aksi hâlde zemin kavramının tenis özelinde hiçbir anlamı kalmıyor.

30 Haziran 2017

Antalya Açık: Bir Organizasyon Faciası


 Bu yıl ilk kez düzenlenen Antalya Açık, bir tenis turnuvası nasıl yüze göze bulaştırılır sorusunun yanıtlarını sundu. Öyle ki çiçeği burnunda turnuvamız, henüz tamamlanmadan mebzul miktarda rezalete sahne oldu.

 İnsanların para ödeyerek katıldıkları bir etkinlikte arzuladıkları tek şey hoş vakit geçirmektir. Fakat görünen o ki Türkiye'deki tenis turnuvalarını organize edenler, seyircilere işkence çektirmekten garip bir haz duyuyor. Zira çöl sıcaklarının hissedildiği bir dönemde turnuva düzenleyip tribünlerin üstüne çatı koymamanın başka bir açıklaması olamaz.

 Turnuva devam ederken sosyal medyaya düşen bir fotoğraf, antrenman kortlarından birinde geri çizginin düzgün çekilememiş olduğunu gösteriyordu. ATP seviyesindeki bir turnuvada böylesine amatörce bir hata kabul edilemez.

 Organizatörlerin tüyü diktikleri nokta ise bugün Marcos Baghdatis ile Yuichi Sugita arasında oynanan yarı final maçı oldu. İki tenisçinin sıcaklığın 40 derecenin üzerinde seyrettiği sabah saatlerinde korta sürülmesi Baghdatis'in maç esnasında baygınlık geçirmesiyle sonuçlandı. Oysa biraz aklı olan biri, bu maçı akşam vaktinde oynatır ve böylece hafta boyunca boş olan tribünlere biraz olsun seyirci çekerdi.

 Antalya Açık'taki skandallar, turnuvanın ne kadar kifayetsiz bir kadro tarafından yönetildiğini gösteriyor. Ne var ki bizim ülkede her şey olabilir ama asla rezil olmazsınız. Tıpkı bugün geçtiği basın bülteninde Baghdatis'in "maçı bıraktığını" yazan ama sebep belirtmeyen Türkiye Tenis Federasyonu gibi.

17 Haziran 2017

Neden Letonya Bile Olamıyoruz?


 Bazı kimseler, sporun ülke koşullarından hiç ama hiç etkilenmeyen korunaklı bir saha olduğunu zannediyor. Oysa spor da tıpkı hayatın diğer alanları gibi bir ülkenin mikrokozmosudur. Başka bir deyişle bir ülkenin sporu, o ülkedeki genel vaziyeti yansıtır. Nitekim Türk tenisine baktığımızda da memleketteki bozuk düzene dair çok şey görüyoruz. Arpalığa dönmüş bir federasyon, tek derdi iktidara şirin görünmek olan yöneticiler ve yapılan bomboş işler bunlardan bazıları.

 Jelena Ostapenko'nun Roland Garros'ta elde ettiği şampiyonluktan bu yana herkesin dilinde aynı soru var: Nüfusu takriben 2 milyon olan Letonya bir Grand Slam şampiyonu çıkarabiliyorken 80 milyonluk Türkiye niçin tenisçi yetiştiremiyor? Hemen yanıtlayalım: Türkiye'nin kamu yararını önceleyen bir spor politikası yok da ondan.

 Letonya'da herhangi bir ATP ya da WTA turnuvası oynanmıyor. Bırakın onu, bu Baltık ülkesinde organize edilen tek bir ITF turnuvası bile yok. Hâlihazırda iki ATP, bir de WTA turnuvasına ev sahipliği yapan ülkemiz ise her hafta düzenlediği ITF turnuvaları sayesinde turnuva cennetine dönüşmüş durumda. Gelin görün ki Grand Slam şampiyonu bizden değil, Letonya'dan çıkıyor. Çünkü turnuva düzenleyerek ya da tesis inşa ederek tenisçi yetiştirilmiyor. Tıpkı sokak ortasında iki çocuğa raket tutturduğunuzda tenisi tabana yaymış olmadığınız gibi.

 Velhasıl birileri çalışıyor, doğru işleri yapıyor ve karşılığını alıyor. Bize ise iş ahlakından yoksun, kifayetsiz yöneticilerimiz yüzünden el alemin başarılarını gıptayla seyretmek düşüyor.

10 Haziran 2017

Simona Halep'in Otobüsü Devrildi


 Açık konuşmak gerekirse teniste defansif karakterli oyunculardan hiç ama hiç hazzetmiyorum. Bu tarz tenisçilerin içinde olduğu bir maç çoğu zaman işkenceye dönüşüyor benim için. Böylesi oyuncuların geri çevirdikleri her top, korttaki rakipleri kadar benim de sinirlerimi yıpratıyor. 

 Geri çizgiye otobüs çekerek izleyenlere fenalık getiren tenisçilerden biri de bugün Roland Garros finalinde boy gösterdi. Gerçi ne kadar boy gösterebildiği tartışılır. Zira Simona Halep ile Jelena Ostapenko'yu buluşturan final maçı, daha çok Ostapenko'nun puan vuruşları ile basit hataları arasında geçti. Nitekim istatistiklere baktığımızda Ostapenko'nun puan vuruşlarında 54'e sekiz gibi ezici bir üstünlük kurduğunu görüyoruz.

 Halep, üç yıl evvel aynı kortta
 Maria Sharapova'ya yenilirken rakibinin 46 winner'ına 20 ile cevap vermişti. Bu, Rumen raketin oyun stili göz önüne alındığında gayet makul bir istatistik. Ancak kendisinin bugünkü sekiz winner, 10 basit hatalık performansı, maçın gidişatını tamamı ile Ostapenko'nun belirlediğini gösteriyor. Hâl böyleyken Halep'in şampiyon olması gerçekten tenise ihanet olurdu. Neyse ki olmadı.

 Boşa çıkan sayısız öngörüye rağmen her yeni şampiyona "geleceğin süperstarı" etiketini yapıştırmaya devam eden tenis dünyası 20 yaşındaki Ostapenko için de bu huyundan vazgeçmeyecektir. Fakat her defasında söylediğimiz gibi büyük tenisçi olabilmek için pek çok yeterliliğin bir araya gelmesi gerekiyor. Ostapenko'daki eksik taşların yerine oturup oturmayacağını ise zaman gösterecek.

7 Haziran 2017

Tenisçileri Rahat Bırakın


 İnsanların her şeyi çok çabuk tükettiği ve hiçbir şeyden memnun olamadıkları bir çağda yaşıyoruz. Konforculuk batağına saplanmış yeni nesil, sahip olduklarından hep daha fazlasını talep ediyor. Bu durumun tenisteki tezahürü ise kimi izleyicilerin oyunculardan robot gibi davranmalarını beklemesi. Hâlihazırda devam etmekte olan Roland Garros'ta yeniden gündeme gelen zaman ihlalleri meselesinin temelinde de bu gayriinsani bakış açısı yatıyor.

 Teniste iki puan arasında geçen süreyi maksimum 20 saniye ile sınırlandıran "şut saati" uygulaması bundan birkaç sene evvel maçların hızlandırılması amacıyla yürürlüğe konuldu. Dünya tenisini yönetenler, doğası gereği futbol kadar akışkan olmayan bu sporu doyumsuz yeni nesillere de sevdirmek istiyordu. Söz konusu kuralın katı bir şekilde uygulanmasının ne kadar insanlık dışı olduğu ise pratikte ortaya çıktı.

 Dünya üzerindeki her insan gibi tenisçilerin de birtakım ritüelleri veya alışkanlıkları var. Örneğin Rafael Nadal, her puandan önce saçını düzeltir ve şortunun arkasını çekiştirir. Bunun yegane sebebi kendisini bu şekilde rahat hissetmesidir. Nadal'ın ritüelleri belki hoşunuza gitmiyor olabilir fakat bunları engellemeye kalkışmak tek kelimeyle zorbalık.

 Öte yandan 20 saniye kuralı uzun süren bir puanın ardından uygulandığında oyuncuların nefes alacak imkanı bile olmuyor. Neyse ki hakemlerin büyük bölümü kuralı esnetiyor da maçlarda fazla hır gür çıkmıyor.

 Spor, içinde insana ait ögeleri barındırdığı için güzeldir. O yüzden bırakalım da tenisçiler kendilerini nasıl rahat hissediyorlarsa öyle oynasınlar. Bundan memnun olmayanlar ise bir zahmet konsol oyunlarıyla tatmin olmayı denesin. Zira orada hayallerindekine daha yakın bir insan profili var.

5 Mayıs 2017

Boş Tribünler, Boş Sözler


 İstanbul Cup ve İstanbul Açık'ta neredeyse her sene tribünlerin boşluğu tartışılıyor. Tenisle bir şekilde iştigal eden herkes hep bir ağızdan bu turnuvaların niçin seyirci çekemediğini soruyor. Bense bu soruya karşı bir soruyla cevap veriyorum: İnsanlar bu turnuvalara niçin para verip de gitsin?

 Tenis turnuvalarını konserlerden ya da futbol maçlarından daha farklı bir yerde konumlandırmamak lazım. Neticede bunların tamamı, insanların para ödeyerek katıldıkları kültürel etkinliklerdir. Bu etkinliklere katılmanın yegane amacı ise hoş vakit geçirmektir. Gelgelelim İstanbul Cup ve İstanbul Açık turnuvaları, insanlara keyif vermekten o kadar uzak ki tatil günlerinde bile tribünleri dolduramıyor.

 İstanbul Cup ve İstanbul Açık, sırasıyla WTA ve ATP'nin en alt seviyedeki turnuvaları. Bu profildeki turnuvalara her yıl Roger Federer gibi büyük bir efsaneyi getiremezsiniz. Dolayısıyla tribünleri doldurabilmek için organizasyon yönetimini çok iyi yapmak zorundasınız. Gelin görün ki iki turnuva da şehir merkezine son derece uzak, dağ başından hâllice bir lokasyonda düzenleniyor. Cefakeş tenis aşıkları dışında hiç kimse, her gün üç-dört saatlik bir yolculuğa katlanarak buraya gitmez.

 Yukarıda anlattığımız gerçeklere rağmen kimi kerameti menkuller dolmayan tribünlerin faturasını Türk tenisseverlere kesiyor. Sıklıkla Türkiye'de spor kültürünün olmadığından dem vuran bu arkadaşlar turnuvaları yerinde izlemeyenleri gerçek tenissever olmamakla suçluyor. Türkiye'deki spor kültürünün arızalı olduğu kesin fakat tribünlerdeki boşluğu buna bağlamak hedef saptırmaktır. İnsanların tenis sevgisini sorgulamak veya yarıştırmaksa kimsenin haddine değildir.

2 Mayıs 2017

Sharapova'ya Grand Slam Lazım


 Maria Sharapova, kariyerinin üçüncü perdesini geçtiğimiz hafta Stuttgart'ta açtı. 15 aylık doping cezası sona eren Rus yıldız, geri dönüş turnuvasında yarı final oynayarak kalitesinden hiçbir şey kaybetmediğini gösterdi. Aslında şampiyonluk ipini de göğüsleyebilir ve garajına bir Porsche daha çekebilirdi. Fakat Kristina Mladenovic karşısında kazanmaya yakın olduğu bir maçı kaybetti. 

 Daha önceki yazılarımda Sharapova'nın bu seferki geri dönüşünde 2009'daki kadar zorlanmayacağını, hatta eskisinden de güçlü bir oyuncuya evrilebileceğini belirtmiştim. Beni asıl kaygılandıran mevzu ise kort dışındaki olası provokasyonlardı. 

 Doping testinin pozitif çıktığını duyurduğu günden bu yana Sharapova hakkındaki polemikler bitmek bilmedi. Kortlara dönüşünün hemen öncesinde de kendisine verilen wild card'lar üzerinden manasız bir yaygara koparılmıştı. Tüm bunlar, gerilimden beslenen medyanın da iştahını kabarttı. Öyle ki Birleşik Krallık'ın rezil tabloid gazetelerinden The Sun bile Stuttgart'taki turnuvaya muhabir gönderdi. Ancak basın mensupları Sharapova'dan umduğunu bulamadı. Rus tenisçi, kendisine yöneltilen art niyetli ve küstah soruları bile ustaca geri püskürttü.

 Sharapova, son derece olgun bir karakter olsa da her insan gibi bazen soğukkanlılığını kaybedebilir. Dolayısıyla kendisine yönelik hücumları bir an evvel durdurmaya bakmalı. Bunun da yolu, yeniden Grand Slam kazanmasından geçiyor. Önümüzdeki Roland Garros, bu açıdan çok önemli bir fırsat. Tek sorun, Rus tenisçinin turnuvaya büyük ihtimalle elemelerden katılacak olması.