14 Kasım 2017

Fahri İkiler'in Anısına


 Eğer bugün Türkiye'de tenise dair bazı kırıntılar varsa bunda en büyük paylardan biri bilge üslubuyla anlattığı yüzlerce tenis maçından ötürü Fahri İkiler'e aittir. Böylesine kıymetli birinin aramızdan ayrılması elbette çok üzücü. Fakat beni asıl üzen şey, bu memlekette Fahri Abi gibi insanların yaşarken hak ettiği değeri görememesi.

 Fahri Abi'nin Türk insanına tenisi sevdirdiği zamanlar, TRT'nin kamu televizyonculuğu görevini layıkıyla yerine getirdiği yıllara denk gelir. O dönemde sadece tenis değil, buz pateninden triatlona kadar özel televizyonların reyting kaygısı nedeniyle yayımlamaktan imtina ettiği her spor dalı halkın vergileriyle finanse edilen TRT'den ekrana gelirdi. Ne var ki AKP iktidarıyla yeniden yükselen neoliberal dalga Türkiye'yi hızla dönüştürürken TRT de bundan nasibini aldı. Kurum, iktidar yandaşlarını istihdam edebilmek adına pek çok meslektaşını tasfiye ederken Fahri Abi de emekliye ayrıldı. Onun sessizce köşesine çekildiği 2011 yılından bu yana TRT'den hiçbir Grand Slam turnuvası yayımlanmadı.

 Artık TRT'yi açtığımızda Fahri Abi'nin anlattığı tenis maçlarını değil, "düzen" adamlarının kıraathane sohbeti tadındaki futbol programlarını seyrediyoruz. Kanal, yayın haklarını son anda almaya razı olmasa Rio 2016 Olimpiyat Oyunları'nı bile yayımlamayacaktı.

 İşin TRT kısmı yukarıda anlattığımız gibi. Peki Fahri Abi gibi bir duayenin birikimlerinden yararlanmayı bir an olsun bile aklından geçirmeyen tenis federasyonumuza ne diyeceğiz? Sahi bugün Türk tenisinde çeşmenin başını tutanlar, yıllar yılı başta Grand Slam'ler olmak üzere pek çok turnuvayı yerinde görmüş ve anlatmış Fahri Abi'deki birikimin yüzde birine sahip midir?

 Lügatında "Meyve veren ağaç taşlanır." gibi bir atasözünün bulunduğu bu ülkede belki birtakım kifayetsizler tarafından kıymeti bilinmemiş olabilir. Ancak bu durum, Fahri Abi'nin Türk tenisseverlerinin gönlündeki yerini değiştirmez.

 Güle güle Fahri Abi... Huzur içinde uyu. Tenise olan tüm katkın için sana minnettarız.

10 Kasım 2017

Emre Yazıcıol'a Reddiye


 Blogdaki son yazımda Next Generation Finalleri'ndeki yeniliklere yönelik eleştirilerimi sıralamıştım. Doğrusunu isterseniz o yazıya ilave edeceğim bir şey yok. Fakat Eurosport spikeri Emre Yazıcıol'un aşağıda alıntıladığım tweet'ini okuduktan sonra bazı şeyleri yeniden anlatma ihtiyacı hissettim.
 Yazıcıol, Next Generation Finalleri'nde denenen yeni kuralları savunurken "1800'lerin sonundaki kurallarla şu çağda devam etmek hiçbir sporu ileri taşımaz." diyerek neoliberal bir jargon kullanıyor. Kendisine gelen itirazlara verdiği yanıtlarda ise tenise kimliğini veren tüm kuralların geçerliliğini yitirdiğini iddia ediyor. Ne var ki Yazıcıol'un desteklediği yenilikler, tenisin çağa ayak uydurmasını sağlamıyor, bilakis içini boşaltıyor. Fileye çarpıp içeri düşen servisin nizami sayıldığı, berabereden sonraki puanı alanın oyunu kazandığı ve setlerin altı yerine dört oyun üzerinden oynandığı bir aktiviteye tenis demenin imkanı yok.

 Bildiğiniz üzere tenisçiler puan esnasında fileye çarpıp içeri düşen vuruşlarından ötürü rakiplerinden özür dilerler. Çünkü fileyle temas, topu karşılamaya çalışan oyuncuyu yanıltır. Aynı duruma bir de servislerde imkan tanırsanız şans faktörünün sonuca olan etkisini artırmış olursunuz. Bunu dört oyunluk setler ve karar puanı ile desteklediğiniz vakit yetenek ve çalışmadan bağımsız bir şekilde herkesin herkesi yenebileceği bir oyun yaratırsınız. O vakit tenis, spor olmaktan çıkar, bir çeşit kumara dönüşür. Nitekim Next Generation Finalleri'nde oynayan ve söz konusu kuralları bizzat deneyimleyen Andrey Rublev de aynı şeyleri söylüyor:

 "Eğer getirilecek yeni kural, oyunun kendisini değiştirmeyecekse bunda bir sorun yok. Fakat dört oyun ve karar puanı uygulamasıyla tenisi de değiştirmiş oluyorsunuz. Bu kurallarla herkes herkesi yenebilir ama bu, kesinlikle adil değil. Bana göre kazanan kişi, herkesten daha çok çalışan kimse o olmalı."

 Demem o ki Yazıcıol, yıllardır tenis anlatıyor olmasına karşın bu sporun amentüsünü kavrayamamış görünüyor. Kendisinin ilerici olarak nitelendirdiği uygulamalar tenisin varlığını tehdit ediyor.

7 Kasım 2017

Tenisin Vahşi Kapitalizmle İmtihanı


 Erkekler tenisinin patronu ATP, geçtiğimiz yıl Next Generation adı altında yeni bir kampanya başlatmıştı. 21 yaş altındaki yetenekli tenisçilerin tanıtımına odaklanan bu girişim söz konusu oyuncuların katılacağı bir sezon sonu turnuvasını da içeriyordu. Next Generation Finalleri olarak adlandırılan turnuvanın Milano'daki ilk edisyonu ise daha maçlar başlamadan büyük bir skandala sahne oldu.

 Milano'nun büyük bir moda şehri olmasından yola çıkan organizatörler kura çekimini sıra dışı bir yöntemle gerçekleştirdi. Turnuvaya katılma hakkı kazanan sekiz tenisçinin yer alacağı gruplar, kendilerine podyumda eşlik eden mankenlerin vücuduna işlendi. Mankenlerin biri, koluna girdiği oyuncunun grubunu açıklamak için striptiz yaptı, bir diğeri ise dantel elbisesini kalçasına kadar kaldırdı. Sonradan öğrenilen bilgilere göre Hyeon Chung'a birlikte yürüdüğü mankenin eldivenini dişleriyle çekmesi teklif edilmiş. Neyse ki Güney Koreli tenisçi buna karşı çıkmış da büyük bir kepazeliğin önüne geçilmiş.

 Kura çekiminde yaşananlar, muhabirler vasıtasıyla sosyal medyaya servis edilince tenis kamuoyunun büyük tepkisini çekti. Ertesi gün ATP ve sponsor firma RedBull, ortak bir açıklama yayımlayarak yarattıkları cinsiyetçi imajdan ötürü özür dilemek zorunda kaldı.

 Öte yandan turnuva için icat edilen ve memnun kalınırsa gelecekte tüm ATP turnuvalarında uygulanması düşünülen kurallar tam bir çılgınlıklar silsilesi. Dört oyuna ulaşanın seti kazandığı, 3-3'te ise tie-break'in oynandığı maçlarda let kuralı uygulanmıyor. Yani filenin bandına çarpıp içeri düşen servis nizami sayılıyor. Ayrıca berabereden sonra tıpkı çiftler maçlarında olduğu gibi karar puanı oynanıyor. Maç sürelerini kısaltmayı hedefleyen bu yenilikler, genç seyirciler ve televizyon kanallarının hoşuna gidiyor olabilir fakat aynı zamanda bu sporun canına okuyor. Çünkü şans faktörünün sonuca olan etkisini ciddi oranda artırıyor.

 Turnuvadaki bir diğer çılgınlık, tribündeki seyircilerin puanlar esnasında baseline bölgesi haricinde serbestçe hareket edebilmesi. Konsantrasyona dayalı bir spor olan teniste böyle bir şeye izin verilmesi ancak büyük bir akıl tutulmasıyla açıklanabilir.

 Sonuç olarak Next Generation Finalleri, tenisin açgözlü sermayedarların saldırısı altında olduğunu gösteriyor. Bu azgın güruhun tenisi popüleştirmek adına yaptığı pek çok şey onun ruhuna kastediyor.

5 Kasım 2017

Üç Büyükler Türk Tenisine Çare Olmaz


 Orta okul ve lise yıllarında okuduğumuz tarih kitaplarında Osmanlı'nın duraklama döneminde yapılan ıslahatlarda sorunların temeline inilmediği için başarısız olunduğu yazardı. Geçtiğimiz günlerde milli tenisçi Tuna Altuna'nın Sözcü gazetesine verdiği röportajı okuduğumda aynı tespiti yapmaktan kendimi alıkoyamadım.

 Altuna, söz konusu röportajda Fenerbahçe Başkanı Aziz Yıldırım'a tenis şubesi açmasını önerdiğini fakat kendisinin bu teklifi reddettiğini söylüyor. Tenisçimizin bu teklifi hangi maksatla yaptığını bilmiyorum fakat ülke tenisine futbolun üç büyüklerinin el uzatması gerektiğine inananların sayısı bir hayli fazla. Nitekim daha önce İpek Şenoğlu da Galatasaray'da bir tenis şubesi açılması için girişimlerde bulunmuştu. Peki bu, hangi duaya amin demek? Söz gelimi, Galatasaray, Fenerbahçe ya da Beşiktaş'ın tenise yatırım yapması hangi derde deva olacak?

 Bugün sıradan bir Türk çocuğu, bir şekilde tenise merak sarsa bile ortada sosyal devlet olmadığı için bu sporu pratik edemiyor. Hâl böyle olunca gerçek yetenekleri bulmak imkansız hâle geliyor. Maddi açıdan daha şanslı olan çocuklar da kifayetsiz antrenörler ve yöneticiler yüzünden yurt dışındaki akranlarının fersah fersah gerisinde kalıyor. İçlerinden profesyonel olabilenlerin pek çoğu kariyerini ITF ve Challenger turnuvalarında oynayarak geçiriyor. Hasbelkader ATP ve WTA seviyesine çıkabilenlerse Twitter zevzeklerinin alay konusu oluyor.

 Beşiktaş, Galatasaray ve Fenerbahçe'nin halkın kullanımına açık ücretsiz kortlar inşa edecek ya da nitelikli antrenör yetiştirecek hâli yok. Bunlar, Türkiye Tenis Federasyonu eliyle devletin yerine getirmesi gereken vazifeler. Dolayısıyla futbol kulüplerinin tenis şubesi açması, Türk tenisinin hiçbir yapısal sorununu çözmez, yalnızca bazı oyuncuların ceplerine para girmesini sağlar.

1 Kasım 2017

Federer'in Paris Masters Açmazı


 Erkekler tenisinde sezonu kimin 1 numarada tamamlayacağı artık belli olmuş gibi görünüyor. Roger Federer'in Paris Masters'tan çekilmiş olması, Rafael Nadal'a tek bir galibiyetle zirvedeki yerini koruma şansını tanıdı.

 Ortada matematiksel anlamda bir yarış olsa da Federer'in en başından beri sezonu 1 numarada bitirmek gibi bir iddiası yoktu. Her şeyden evvel Nadal'la arasındaki puan farkı çok fazlaydı. Ayrıca kendisinin esas hedefi, Basel'de düzenlenen Swiss Indoors ile Londra'daki ATP Finalleri'ni kazanmaktı. Takvimde bu iki turnuva arasında yer alan Paris Masters'a katılması ise pek olası değildi. Zira Basel'de çok büyük ihtimalle finali görecek bir Federer'in Paris'te de oynaması yalnızca bir gün dinlenerek yeniden korta çıkması anlamına geliyordu. Bu da sakatlık riskinin yükselmesi demekti. Üstelik menajerinin söylediğine göre İsviçreli tenisçinin kronik sırt ağrıları Basel'de Juan Martin del Potro'yu yendiği finalin ardından nüksetmişti.

 Paris Masters'ın ATP takvimindeki yeri Federer için idealden çok uzak. Bu durumun temelindeyse dünya sıralamasında ilk 30'da yer alan tenisçilerin katılmaları gereken dört ATP 500 turnuvasından en az birini Amerika Açık sonrasında oynamak zorunda olmaları yatıyor. Federer, söz konusu kotayı doğup büyüdüğü şehirde düzenlenen Swiss Indoors'ta oynayarak dolduruyor. Bu turnuvada genellikle son günü gördüğü için Paris'e ya hiç gitmiyor ya da yorgun bir şekilde gidiyor. Nitekim Paris Masters'ta 
şimdiye dek sadece bir kez finale çıkabildi.

 Sonuç olarak 36 yaşına gelmiş bir Federer'in Paris Masters'ta oynaması ATP Finalleri'ne katılımını riske atardı. O da 1 numaraya yükselme ihtimalinin zaten düşük olduğu bir konjonktürde böyle bir maceraya girişmedi.

12 Ekim 2017

Sharapova'yı Bedavaya Getiremezsiniz


 Maria Sharapova'nın önümüzdeki ayın sonunda Çağla Büyükakçay ile gösteri maçı yapmak için İstanbul'a gelecek olması yeni bir tartışmanın ftilini ateşledi. Bazı kimseler, söz konusu maç karşılığında Rus yıldıza yüklü bir meblağ ödenecek olmasına tepki gösteriyor. Ne var ki bu tepkide haklılık payının olduğunu söylemek çok güç.

 Evvela şunu hatırlatmak gerekir ki Sharapova'ya ödenecek para devletin değil, özel sektörün kasasından çıkacak. Rus tenisçinin katılacağı organizasyonu düzenleyenler, yaptıkları yatırımın karşılığını alamayacaklarını düşünselerdi zaten böyle bir işe girişmezlerdi. Yani ortada her iki tarafın da kazanacağı bir "win-win" durumu mevcut.

 Öte yandan Sharapova gibi büyük bir yıldızı ölü sezonda Florida'daki malikanesinden kaldırıp saatler süren uçak yolculuğunun ardından İstanbul'a getirebilmeniz için büyük paralar ödemekten başka şansınız yok. Aynı durum, ATP ve WTA takviminde yer alan fakat katılım zorunluluğunun olmadığı düşük profilli turnuvalar için de geçerli. Örneğin Roger Federer'in 250 ve 500 puan değerindeki bazı ATP turnuvalarıyla uzun süreli ve yüksek kazançlı kontratları bulunuyor.

  Peki Sharapova'ya ödenen para ülke tenisine harcanamaz mıydı? Böyle bir seçenek elbette mevcut. Fakat amentüsü kâr olan özel sektörden böyle bir yatırım beklenemez. Hâliyle bu, onların değil, kamu kaynaklarıyla beslenen Türkiye Tenis Federasyonu'nun görevi.

 Velhasıl Grand Slam ya da yüksek profilli başka bir turnuva düzenlemiyorsanız Sharapova ayarındaki yıldızları ülkenize getirebilmek için kesenin ağzını açmak zorundasınız. O kese de özel sektöre ait olduğuna göre bizim gibi züğürtlerin çene yorması anlamsız.

20 Eylül 2017

Türk Tenisinin Sosyal Medya Çilesi


 Sosyal medyanın toksik dili, aklı başında herkesi rahatsız ediyor. Sırf bu nedenden ötürü paylaşımlarını yoruma kapatan veya profiline erişimi engelleyen kullanıcıların sayısı giderek artıyor. Aynı dertten fazlasıyla muzdarip olan milli tenisçi Çağla Büyükakçay ise geçtiğimiz günlerde Twitter hesabından yaptığı paylaşımlarla kendisine yönelik sosyal medya saldırılarına isyan etti.

 Pek çok meslektaşı gibi 
Çağla da kaybettiği maçların ardından kendisine hakaret içerikli mesajlar gönderen bahisçilerden şikayetçi. Milli tenisçimizin "aciz kumarbazlar" olarak tanımladığı bu organizmalar, kuponu yattı diye bir sporcuya küfretme haklarının olduğunu düşünüyor. Hâl böyleyken kendilerini tıp bilimine havale etmek gerekiyor. Bunların dışında kalan ve görece daha masum olan sosyal medya akbabalarına ise söylenmesi gereken bazı şeyler var.

 Her şeyden evvel tenis bireysel bir spordur. Bu, her türlü başarı ve başarısızlığın tüm sorumluluğuyla birlikte sporcuya ait olduğu anlamına gelir. Dolayısıyla tenisçiler, aldıkları kötü sonuçlardan ötürü kimseye hesap vermek zorunda değillerdir. Pek tabii ki bu durum, onları eleştiriden muaf tutmaz. Fakat yapılacak eleştirilerin yargılama boyutuna varmaması gerekir
.

 "Vasatsın.", "Zaten elenmesen şaşardık.", "Size verilen desteğe yazık günah!", "Ülkemizi rezil ettin." tarzındaki yorumlar eleştiriden ziyade hesap sorma ve yargılamaya yönelik. Oysa Çağla ve diğer tenisçilerimizin sizlerin milliyetçi duygularını tatmin etmek gibi bir görevi yok. Derdiniz milliyetçilikse tepkinizi ülke sporunu yönetemeyenlere göstermelisiniz.

 Çağla'nın başarılarına burun kıvırıyorsanız dönün, ülkenin tenis tarihine bakın. Hıncınızı tırnaklarıyla kazıyarak bir yerlere gelen sporcularımızdan çıkarmayın. Onlara zaten ihsan olamıyorsunuz, bari gölge etmeyin.

31 Ağustos 2017

Murray'e Ne Fedal Finalinden?


 Amerika Açık başlayalı dört gün oldu ama tenis kamuoyu oynanan maçlardan ziyade Andy Murray'nin turnuvadan çekilmesini konuşuyor. Söz konusu hadisenin gündemi meşgul etme nedeniyse İskoç tenisçinin turnuvada oynamama kararını Rafael Nadal ile Roger Federer'in aynı yarıya düştüğü kura çekiminden sonra vermesi. Çünkü kendisinin olmadığı bir kurada Nadal ve Federer ancak finalde karşılaşabilecekti.

 Tenis kamuoyunun önemli bir bölümü, Murray'nin sırf "Fedal" finalini engellemek için çekilme kararını son ana bıraktığını düşünüyorNitekim Nadal da ilk tur maçının ardından düzenlediği basın toplantısında konuyla ilgili olarak "Zamanlama manidar." minvalinde bir yorumda bulundu. Fakat gerçek şu ki Murray'nin ana tablo kurasında yer alması Nadal-Federer finalini imkansız hâle getirmiyordu. İki efsane, bu senaryoda da pekala ayrı yarılara düşebilirdi.

 Bir an için Murray'nin kötü niyetli olduğunu farz edelim. Peki Nadal-Federer finalinin önüne geçmek kendisine ne kazandıracak? Murray için bir Grand Slam'de yer alabilmek mi daha önemli, yoksa iki rakibini finalden önce birbirine kırdırmak mı? Onun seviyesindeki bir oyuncunun böylesine küçük hesapların peşine düşmesi sizce ne kadar mantıklı?

 Murray'nin turnuvadan cumartesi günü çekilmiş olmasının çok basit bir izahı var ve bunu en iyi bilenlerden birinin de Nadal olması gerekir.

 Bir tenisçi sakat olsa bile daha önceden kayıt yaptırdığı bir turnuvada -hele ki o turnuva bir Grand Slam ise- oynama ihtimalini sonuna dek kovalar. Şayet oynayabileceğine kanaat getirirse sakatlığı tam iyileşmemiş olsa dahi korta çıkmak ister. İşte Murray de Amerika Açık'ta oynayabilmek için şartları zorladı fakat bunun mümkün olmadığını anlayınca turnuvadan affını istedi.

 Demem o ki Murray'nin sezonun son Grand Slam'inden çekilmesi üzerine üretilen teoriler son derece gülünç ve temelsiz. İskoç tenisçiyi kendi kariyeri ilgilendirir, rakiplerinin hangi turda eşleşecekleri değil.

29 Ağustos 2017

Şimdi De Yazsınlar: Sharapova Geri Döndü


 Hayatta bazen aksilikler yakanızı bırakmaz. Sanki bütün kötülükler sıraya dizilmiş de ortaya çıkmak için bir kıvılcım beklemiş zannedersiniz. Maria Sharapova da son iki yılda bu hissiyatı çokça yaşamış olmalı.

 15 aylık doping cezasının ardından kortlara döndüğünde Sharapova'yı doya doya izleyeceğimizi ve kendisine olan özlemimizi gidereceğimizi düşünmüştük. Ancak Rus yıldızla tenisin arasına bu defa da başka şeyler girdi. Roma Açık'ta uyluğundan sakatlanan kahramanımız, aynı gün Roland Garros'a yaptığı wild card başvurusunun reddedildiğini öğrendi. Bu, aynı zamanda Wimbledon'a ana tablodan katılamayacağı anlamına geliyordu. 24 saatten kısa bir süre içinde yaşanan bu kadar musibet, en sağlıklı bünyenin bile majör depresyona girmesi için yeterliydi. Ne var ki Sharapova'nın başına gelenler bunlarla da sınırlı kalmayacaktı.

 Sharapova, üç aylık sakatlık arasından sonra ilk resmi turnuvasına Stanford'da çıktı. İlk tur maçını da kazanarak turnuvaya güzel bir başlangıç yaptı. Fakat bu defa da sol kolu kendisini yarı yolda bıraktı. Geçirdiği sakatlık nedeniyle Montreal ve Cincinnati'deki turnuvalardan da çekilmek zorunda kalan Rus tenisçi, dün gece oynadığı Amerika Açık ilk tur maçında ise iki yıldır 
çektiği bütün sıkıntıların acısını çıkarır gibiydi. 

 Arthur Ashe Merkez Kortu'nda Simona Halep'in üzerine winner olup yağan Sharapova kısa süre içerisinde skoru 6-4, 4-1'e getirdi. Rus yıldız, rakibinin geri dönüşüne engel olamayıp ikinci seti kaybetse de final setini 6-3 ile hanesine yazdırmayı başardı ve dünya 2 numarasını turnuvanın dışına itti. Sharapova'daki performans patlaması, maç sonunda yerini duygusal patlamaya bıraktı.

 Sharapova'nın böylesine görkemli bir galibiyetin ardından sezonun son Grand Slam'inde şampiyon olamaması için hiçbir sebep yok. Yeter ki bu oyun seviyesini korusun.

25 Ağustos 2017

Tek El Backhand Azalır Ama Bitmez


 Tabiatta her şeyin zıddıyla kaim olduğu söylenir. Söz konusu tenis olduğunda da durum böyledir. Ancak tenisteki karşıtlıklar arasında çoğu zaman mutlak bir üstünlük yoktur. Örneğin uzun boyun kısa boydan veya kısa boyun uzun boydan daha avantajlı olduğunu söyleyemezsiniz. Çünkü her iki özelliğin de tenisçilere sunduğu birtakım artılar ve eksiler vardır. İşte aynı durum, tek el ve çift el backhand için de geçerli.

 Bugün tenisi yakından takip edenlerin pek çoğu tek el backhand’i bir zafiyet olarak yorumluyor. Bu vuruşun oyunculara hiçbir avantaj sağlamadığı ve backhand’in makbulünün çift el olduğuna dair yaygın bir inanış mevcut. Böyle düşünenlerin temel dayanağı ise hiç kuşkusuz tek elcilerin neslinin uzun bir süredir tükeniyor oluşu. Ne var ki tek elcilerin azınlıkta kalması, bu vuruşun efektif olmamasından kaynaklanmıyor.

 Tenise başlayan her çocuk, anatomik özellikleri itibarı ile çift el backhand kullanmaya daha yatkındır. Tek el backhand’i istenilen güç ve tesirde vurabilmek içinse uzun bir zamana ihtiyaç vardır. Hâliyle bu süre içinde oynanan maçlarda arzulanan neticeler alınamayacaktır. İşte bu noktada tenisçi adaylarının büyük bir kısmı kısa vadede başarıyı tercih ettiklerinden çift el backhand'e yönelirler. Bir başka deyişle mağlubiyetlerin yaratabileceği zihinsel zorlukları göze alamazlar.

 Öte yandan tenisin yıllar içinde değişen kimyası da tek elcilerin sayısının azalmasında önemli bir etken oldu. Servis-volenin geçer akçe olduğu yıllarda oyunculara slice ve volede büyük kolaylık sağlayan tek el backhand revaçtaydı. Nitekim efsanevi servis-volecilerden Pete Sampras, backhand vuruşunu antrenör telkiniyle çift elden tek ele çevirmişti. Ne var ki 90'ların sonu ve 2000'lerin başından itibaren geri çizgi rallilerinin ağırlık kazanması tek el backhand’in cazibesini ortadan kaldırdı. Bunun yerine kontrolü daha kolay olan çift el backhand popülerlik kazandı.

 Her şeye rağmen tenis dünyada oynandığı müddetçe tek el backhand de var olacaktır. Gerek zorluk derecesi gerekse de tenisin şu anki dinamikleri nedeniyle tercih edilmiyor olsa da tek el backhand’in oyuncuların vuruş yelpazesini ne kadar genişlettiği ortadadır. Tek tip, fabrikasyon oyuncuların kol gezdiği günümüz tenisinde iyi bir tek el backhand fark yaratmaya devam edecektir.