18 Ağustos 2020

Sampras'ın Wimbledon'daki Son Zaferi

 

 Pete Sampras, Wimbledon 2000'in ikinci turunda Karol Kucera ile kozlarını paylaşıyordu. Karşılıklı kazanılan ilk iki setin ardından üçüncü sette 5-2 öne geçen Birleşik Amerikalı efsane arka bahçesindeki rutin galibiyetlerinden birine doğru ilerliyor gibiydi. Ne var ki tam da bu esnada hiç hesapta olmayan bir şey yaşandı ve Sampras dizinde acı hissetmeye başladı. Uzun bir sağlık molası kullanan kahramanımız, maçı sürprize izin vermeden kazansa da karşılaşma sonrasında soluğu doktorunun yanında alacaktı.

 Doktoru, yürümekte bile güçlük çeken Sampras'a "Dizini daha fazla hırpalamamalısın." diyordu. Fakat Roy Emerson'ın 12 Grand Slamlik rekorunu kırmaya çalışan Sampras için çekilmek gibi bir ihtimal söz konusu olamazdı. Bunun üzerine kendisine her maç öncesi ağrı kesici iğne vurulması kararlaştırıldı.

 Sampras, dizini yormamak için turnuva boyunca maçlardan arda kalan zamanını televizyonda dizi seyrederek geçirdi ve sadece tuvalete gitmek için ayağa kalktı. Aynı nedenden ötürü ikinci turdan sonraki tüm maçlarına antrenman yapmadan çıktı. Sampras, bu şekilde finale kadar ilerlemişti ama şampiyonluk maçındaki rakibi daha önceki turlarda yendiği oyunculardan çok farklıydı: Patrick Rafter.

 1998 ve 1999'un Amerika Açık şampiyonu Rafter, döneminin geçer akçesi olan servis-vole stilini en iyi uygulayan tenisçilerden biriydi. Üstelik file önünde Sampras'tan bile daha iyi dokunuşlara sahipti. Rakibinin gücünün farkında olan Sampras, final maçından önce "Gidip biraz topa vuracağım." diyerek korta çıktı. Fakat 10-15 dakika sonra ağrıdan öldüğünü söyleyerek antrenmanı sonlandırdı. Böylesine kötü bir durumdayken çıktığı Wimbledon finali de kendisi adına iyi başlamayacaktı. 

 Final maçında rakibinden daha iyi gözüktüğü açılış setini tie-break'te yaptığı çift hatayla kaybeden Sampras ikinci setin tie-break'inde de 4-1 geriye düştü. Rafter, ikinci seti de hanesine yazdırarak şampiyonluk yolunda dev bir adım atmak üzereydi. Gelgelelim maçın kalan bölümü bambaşka bir senaryoya sahne oldu.

 Tie-break'teki son yedi puanın altısını kazanan Sampras müthiş bir geri dönüşe imza atarak setleri eşitledi. Rakibinin servisini 10'uncu denemesinde ilk kez kırdıktan sonra ise bir daha arkasına bakmadı. 6-4 ve 6-2'lik setlerin ardından yerel saatle 20.57'de tarihin en büyüğü olduğunu ilan etti.

 Wimbledon'ı yedinci kez kazanan Sampras, filedeki tokalaşmanın hemen ardından ailesinin bulunduğu tribüne doğru koştu. Anne ve babası, kendilerini öne çıkarmak istemedikleri için oğullarının o güne kadarki hiçbir maçına gitmemişlerdi. Buna karşın final maçı öncesi müstakbel gelinleri Bridgette Wilson'dan gelen daveti geri çeviremediler. Oğullarını meşgul etmemek ve oyuncu locasında oturmamak şartıyla apar topar Londra'ya uçtular. 

 Sampras, masalsı şampiyonluğunu doyasıyla kutladıktan sonra turnuva boyunca konakladığı kiralık daireye döndü. Önce ayakkabılarını fırlattı, ardından da kravatını gevşetti. Üzerindeki smokinle koltuğa uzanarak bedeninden kalkan yükün verdiği dayanılmaz hafifliğinin tadını çıkardı.

9 Temmuz 2020

Böyle Kahpedir Dünya Soderling!


 Bugün profesyonel tenisteki en zorlu iş nedir diye sorsak gelen cevaplar önemli bir bölümü Rafael Nadal'ı Roland Garros'ta yenmek şeklinde olacaktır. Nitekim İspanyol tenisçi, yıkılması imkansız gibi görünen bir duvara dönüştüğü Paris toprağında bugüne dek sadece iki kişiye yenildi. Ona ilk yenilgisini tattıran isimse Robin Soderling'den başkası değildi.

 Roland Garros'ta hem Nadal'ı devirdiği yıl hem de ertesi sene final oynayan ve dünya sıralamasında 4 numaraya kadar yükselen Soderling pek çok başarılı sporcu gibi mükemmeliyetçi bir yapıya sahipti. Çok sıkı çalıştı, bedeninin sınırlarını zorladı ve tüm baskıları göğüsledi. Ancak sağlığını fazlasıyla ihmal edince ölümün kıyısından döndüğü bir uçuruma yuvarlandı.

 Tarih 17 Temmuz 2011. 
Soderling, ülkesinde düzenlenen İsveç Açık'ın finalinde David Ferrer'i yenerek kariyerinin 10'uncu tekler şampiyonluğunu elde etti. Finalin hemen ardından ikamet ettiği Monte Carlo'ya geri dönmek üzere yola koyulan kahramanımız birkaç saat evvel profesyonel kariyerinin son maçını oynadığından habersizdi.

 Soderling, İsveç Açık'taki zaferini takip eden günlerde önce Montreal, ardından da Cincinnati Masters turnuvalarından çekildi. Ardından sezonun son Grand Slam turnuvası olan Amerika Açık'tan da affını istedi. Basına yapılan açıklamalarda İsveçli tenisçinin esrarengiz bir virüse yakalndığı söyleniyordu. Ama işin aslı çok farklıydı. Başarılı raket, modern çağın en büyük illetlerinden birine yakalanmıştı: Panik atak.

 Bu satırların yazarının da sekiz yıldır boğuştuğu panik atak en basit tanımıyla vücuttaki alarm sisteminin bozulmasıdır. Hastalık, ani bir çarpıntıyla ilk belirtisini gösterdiğinde kalp krizi geçirdiğinizi zannedersiniz. Gelgelelim ortada hiçbir fizyolojik sorun yoktur. Ne var ki tanı konulup tedavi başlayana kadar geçen sürede kuş çıvıltısından bile irkilmeye, sokağa çıkamamaya ve kendinizi bir odaya hapsetmeye başlarsınız. Hastalıkla olan savaşını dokuz senenin sonunda kazanan Soderling'in bu süreçte neler yaşadığını ise gelin kendisinden dinleyelim:

 "Otele gittim ve kendimi yatağa bıraktım. Sürekli ağlıyordum. Ne zaman korta döneceğim aklıma gelse beni bir panik hâli alıyordu. Sürekli endişeliydim ve bu durum beni içten içe kemiriyordu. Evde oturuyor ve boş boş etrafa bakıyordum. En ufak bir ses paniklememe yetiyordu. Paspasın üstüne mektup düşse bayılacak kadar korkuyordum. Telefon çaldığında korkudan titriyordum. Ölmek istemiyordum ama Google'a girip nasıl intihar edebileceğimi araştırdım. Çünkü böylesine bir cehennemde yaşamaktan daha kötü bir şey olamazdı."

 Candan Erçetin'in meşhur şarkısındaki gibi gamsız hayat Soderling'e kahpe bir tuzak kurmuştu. 2009 Roland Garros'ta Nadal'ı devirirken bir saniye bile eli titremeyen buz adam, golü hiç beklemediği bir köşeden yemiş ve ömrünün geçtiği kortlara girmekten korkar hâle gelmişti. Fakat hikayenin finalinde kendisini öldürmeyen her şeyin güçlendirdiğini tecrübe etti. O, şimdi İsveç Davis Cup Takım Kaptanı.

1 Temmuz 2020

Nadal İçin İki Ucu Sivri Değnek


 Koronavirüs pandemisine rağmen iptal edilmeyen Amerika Açık, bu yıl tarihinin en sönük organizasyonlarından birine sahne olacakmış gibi görünüyor. Sezonu kapattığını duyuran Roger Federer'in yokluğunda oynanacak olan turnuvada Novak Djokovic ve Rafael Nadal'ın da yer almama olasılığı hiç de az değil.

 Gerek Djokovic gerekse de Nadal, bugüne kadarki beyanlarında New York'a gidip gitmeme konusunda kararsız olduklarını söylediler. İki tenisçiyi arafta bırakan en önemli nedenlerden biri, Amerika Açık'ı da içine alan yedi haftalık periyotta üç Masters (Cincinnati, Madrid, Roma) ve iki Grand Slam (Diğeri Roland Garros) turnuvasının oynanacak olması.

 Maça çıkmak şöyle dursun, aylardır doğru dürüst antrenman bile yapmayan tenisçilerin aniden yoğun bir turnuva maratonuna girmesi elbette mümkün değil. Nadal'ın uzun yıllar antrenörlüğünü yapan amcası Toni de geçtiğimiz günlerde ESPN'ye verdiği röportajda bu gerçeği şu sözlerle vurguladı: "Rafa'nın Amerika Açık için nasıl bir karar vereceğini bilmiyorum. Onunla konuştuğumda turnuvaya katılmasının şüpheli olduğunu söyledi. Bana takvimden bahsetti ki bu, bence de kötü. Onun gibi tecrübeli oyuncular için böyle bir programı uygulamak imkansız."

 Takvimdeki olağanüstü sıkışıklığa bir de Avrupa Birliği ülkelerinin Amerika Birleşik Devletleri'ne uyguladığı seyahat kısıtlamasının eklenmesi işleri iyice karmaşık bir hâle getirdi. Bu durumda en makul senaryo, Birleşik Amerikalı tenisçilerin Cincinnati Masters ve Amerika Açık'ı, Avrupalıların ise kendi kıtalarındaki toprak kort turnuvalarını tercih etmesi gibi görünüyor

 Turnuvalar arasında seçim yaparken en çok zorlanacak isim, hem Amerika Açık hem de Roland Garros'ta son şampiyon unvanını elinde bulundurması nedeniyle Nadal olacak. İspanyol raket, Amerika Açık'a katılıp 2 bin puanını korumanın peşine düşerse 2020'yi Grand Slam kazanamadan tamamlama riskini arttırmış olacak. Bana göre kendisi için en doğru seçim, puan kayıplarını peşinen kabul ederek tamamı ile Roland Garros şampiyonluğuna odaklanmak olur.

24 Haziran 2020

Djokovic Ailesi'nin Antipatiklik Yarışı


 Yeşilçam sinemasının en sevilen yapımlarından biri olan Süt Kardeşler'de daha sonradan unutulmazlar arasına giren bir sahne vardır. Şener Şen'in canlandırdığı Kumandan Hüsamettin'in filmdeki damadı Bayram'a karşı kullandığı "Seni hiç sevmiyorum. Babanı da sevmezdim zaten." şeklindeki sözler uzun yıllar dillerden düşmeyen bir repliğe dönüşmüştür. Ne babası ne de kendisi sevilen Bayram karakterinin günümüz tenisindeki karşılığı ise Novak Djokovic olsa gerek.

 Öteden beri tenis seyircisi nezdinde antipatik bulunan ve bu nedenle Roger Federer ve Rafael Nadal'a verilen desteği hiçbir zaman alamayan Djokovic kendisinden nefret edenlerin eline son dönemde büyük bir koz daha verdi. Pandemi süreci devam ederken bizzat organize ettiği Adria Tur adındaki beş ayaklı tenis turnuvası, kendisi ve beraberindeki üç tenisçinin (Grigor Dimitrov, Borna Coric ve Viktor Troicki) koronavirüse yakalanmasıyla sonuçlandı.

 Turnuva sırasında tribünlerin tıklım tıklım dolu olması ve tenisçilerin toplu aktivitelerde yer almaları sosyal mesafe kuralının açıkça hiçe sayıldığını gösteriyordu. Organizatör kimliğiyle büyük bir sorumsuzluk örneği sergileyen Djokovic, hem virüsün yayılmasına sebep oldu hem de başına büyük bir ihale aldı.

 Virüsün dünya geneline yayılmaya başladığı dönemde aşı olmayacağını söyleyen ve Amerika Açık'ın bulaş riskini azaltmak için almayı planladığı önlemleri aşırı bulduğunu açıklayan Sırp tenisçi, son tahlilde ölümcül bir salgını kale almamanın bedelini hem kendisi hem de meslektaşlarına ödetmiş oldu.

 Novak hasta yatağında şimşekleri üzerine çekedururken babası Srdjan ise akıllara ziyan açıklamalarına yenilerini eklemekle meşguldü. Hırvat RTL televizyonuna konuşan peder bey, Adria Tur'da yaşananlardan Dimitrov'u sorumlu tutarak "Neden böyle bir şey oldu? Çünkü bu adam, turnuvaya test edilmeden, hasta olarak geldi. Neticede Sırbistan, Hırvatistan ve Novak'ın ailesine büyük zarar verdi. Yaptığı doğru değil." ifadelerini kullandı.

 Srdjan'ın pişkinlikleri maalesef ilk değil. Utanmazlıkta çığır açan kahramanımız, geçtiğimiz hafta da Sport Klub kanalına verdiği röportajda Federer'i kastederek "Bir insan 40 yaşında niye tenis oynar? Çünkü Nadal ve Djokovic'in kendisinden daha iyi olacağını kabul edemiyor. Hadi be adam! Git çocuklarını büyüt, kayak yap." herzelerini yumurtlamıştı.

 Tenisi yıllardır takip eden biri olarak Srdjan kadar patavatsız bir tenisçi ebeveynine rastlamadım. Zaten kendisi dışındaki tenisçi ebeveynleri basına nadiren demeç verir. O kadar ki Nadal'ın babasının ismini az evvel Google yordamıyla öğrendim. Öyleyse Srdjan Bey'in bu patavatsızlıklarını neye borçluyuz? Bu adama sus demenin zamanı geldi de geçmedi mi?

12 Haziran 2020

Djokovic Collins'in Hâlinden Ne Anlar?


 Bu yıl 24 Ağustos'ta başlaması planlanan Amerika Açık'ın pandemi koşulları altında düzenlenip düzenlenmeyeceği 
belirsizliğini koruyor. Konuyla ilgili görüşleri alınan Rafael Nadal ve Novak Djokovic, turnuvanın oynanmasının yaratabileceği olumsuz sonuçlardan duydukları endişeleri dile getirdiler. Nadal, "Bugün bana Amerika Açık'a gelir misin diye sorsalar hayır derdim. Çünkü turnuva için ideal bir ortam yok." ifadelerini kullanırken Djokovic ise "Manhattan'a giremeyeceğiz. Havaalanındaki otellerde kalacağız. Aynı şekilde yanımızda sadece bir kişi götürebileceğiz ki böyle bir şeyin mümkünatı yok. Bir tenisçi; koçuna, fitness antrenörüne ve fizyoterapistine ihtiyaç duyar." şeklinde konuştu. 

 Nadal'ın açıklamaları gayet makul olsa da Djokovic'in rahatına düşkün tavrı meslektaşlarının tepkisini çekti. Tek gelir kaynağı turnuvalar olan ve bu yüzden üç aydır evine ekmek götüremeyen tenisçilerden Danielle Collins sosyal medya hesabından Djokovic'e şu sözlerle çıkıştı:

 "Amerika Açık, yeniden para kazanmamız için devasa bir fırsat ama gelin görün ki yakın çevresini turnuvaya getiremeyeceği için çok zorlanacağını söyleyen bir dünya 1 numarasıyla karşı karşıyayız. Kariyeri boyunca 150 milyon euro kazanmış biri için 'Parayı n'apacaksınız? Oynamayı reddedin.' demek kolay. Ama turnuvalara zaten tek başına giden benim gibi pek çok oyuncunun çalışmaya ihtiyacı var."

 
Djokovic ile Collins arasındaki polemik, insanlığın ne kadar dar bir kıskacın içinde sıkışıp kaldığını gösteriyor. Bir yanda geçim derdi, diğer yanda ise sağlığını koruma güdüsü... Pandemi süreci, kapitalist düzenin neden olduğu bu çelişkiyi yeniden gün yüzüne çıkardı.

19 Ekim 2019

Gourcuff Ya Tenisçi Olsaydı?


 Rafael Nadal ve Yoann Gourcuff... Aynı yıl dünyaya gelen bu iki sporcunun bir diğer ortak noktası küçüklüklerinde hem tenis hem de futbol oynamış olmaları. En nihayetinde biri sarı topu seçerken diğeri meşin yuvarlakta karar kıldı. İki sporcunun yol ayrımına geldiği nokta ise Fransa'daki bir junior turnuvasıydı.

 Fransa'nın Bretonya bölgesinde düzenlenen ve 12 yaş grubundaki tenisçilerin katıldığı Super 12 Auray Açık'ın 1998 yılındaki tek erkekler ana tablosunda Nadal ve Gourcuff de yer alıyordu. Gourcuff, lokal şampiyon olarak katıldığı turnuvaya ilk turda veda ederken akranı Nadal şampiyonluk ipini göğüsledi. Bu sonuçlar, iki sporcunun kariyerleri açısından birer dönüm noktası oldu.

 Nadal, turnuvada elde ettiği zaferin de etkisiyle profesyonel tenisçi olmaya karar verdi. Kendisi, bu gerçeği yıllar sonra turnuvanın 25'inci edisyonu için kaleme aldığı özel mektupta itiraf edecekti. Gourcuff ise aldığı ilk tur yenilgisinin ardından raketini astı ve yoluna yeşil sahalarda devam etti.

 Aradan geçen yıllarda Nadal bir tenis efsanesine dönüşürken Gourcuff onun yakınından bile geçemedi. Fransız futbolcu, kendisinden yeni Zinedine Zidane olmasını bekleyenleri büyük bir hayal kırıklığına uğrattı. Bir dönem Serie A devi Milan'da forma giyen yetenekli orta saha, geçtiğimiz sezonun devre arasında Dijon'dan ayrıldığı günden bu yana kendisine kulüp bulamadı.

 Dokuz aydır boşta olan Gourcuff, çareyi yıllar önce astığı raketinde buldu. Çocukken sporcusu olduğu Larmor Plage kulübü için korta çıkan kahramanımız ilk iki maçını 6/0, 6/0'lık skorlarla kazandı. Şimdi herkesin dilinde aynı soru var: Gourcuff ya tenisçi olsaydı?

3 Eylül 2019

Teniste Maçı Bırakmak Da Var


 Teniste çıktığı maçı yarıda bırakan bir oyuncu genellikle sportif ahlaksızla suçlanır. Sakatlığını bahane ederek rakibinin galibiyetine gölge düşürdüğü söylenir. Hatta sosyal medyada sayısı bir hayli fazla olan tenis holiganları tarafından korkak ilan edilir. Gelgelelim, bu çıkarımların hepsi safsatadan ibarettir.

 Evvela profesyonel tenisçilerin hepsi yenilgiyle başa çıkmayı bilen kişilerdir. Bu özelliğe sahip olmayan birinin tenisten kariyer yapması zaten mümkün değildir. Ancak bir tenisçinin numaradan maçı bırakma ihtimalini geçersiz kılan asıl unsur içindeki rekabet güdüsüdür.

 Nick Kyrgios gibi sorunlu tipleri ve bahis şikesine bulaşanları bir kenara koyarsak korta çıkan her tenisçi filenin karşısındaki rakibini yenebilmek için sonuna kadar mücadele eder. Bunun için gerekiyorsa iğneyle de oynar. Ne var ki vücudun iflas bayrağını çektiği anda kortta geçirilen her saniye ilerisi için büyük bir tehdittir. Böyle bir durumda verilecek tek doğru karar skora bakmaksızın rakibin elini sıkmaktır. Nitekim tenis tarihinde önde olan tarafın sakatlık nedeniyle çekilmek zorunda kaldığı sayısız maç vardır.

 Novak Djokovic'in Stanislas Wawrinka ile oynadığı Amerika Açık dördüncü tur maçını tamamlayamamış olmasını yukarıda çizdiğim çerçeve dahilinde değerlendirmek lazım. Nükseden sakatlığından ötürü ikinci setin sonlarından itibaren toplara vuramaz hâle gelen ve anormal hatalar yapmaya başlayan Djokovic her şeye rağmen mücadelesini sürdürmeye çalıştı. Bir süre puanları kısa tutarak oynamayı denedi fakat maçın son puanındaki komik çift hatasından sonra nafile bir çaba içinde olduğunu anladı. Velhasıl Sırp tenisçi ne sahtekarlık yaptı ne de korkup kaçtı.

 Demem o ki "Çıktığın maçı bitireceksin." tarzındaki hamasi söylemlerin tenisin pratiğinde hiçbir geçerliliği yok. Çünkü tenisçiler birer insan ve sakatlık da icra ettikleri sporun bir gerçeği.

1 Ağustos 2019

Zverev'in Şarkısı: Yalnızım Dostlarım


 Teniste bir oyuncunun kariyerini yalnızca yeteneği, kondisyonu ve mental gücü şekillendirmiyor. Kort dışında vereceğiniz kararların da en az kort içindekiler kadar önemi var. ATP Turu'nun genç yıldızlarından Alexander Zverev'in bir süredir yaşadıkları bu gerçeği bir kez daha hatırlattı.

 Geçtiğimiz yılı ATP Dünya Turu Finalleri'nde kariyerinin en büyük şampiyonluğuna ulaşarak kapatan Zverev'in kısa süre içinde ilk Grand Slam'ini kazanması bekleniyordu. Zaten kendisi de bu hedefe ulaşabilmek için en doğru antrenörle çalışmaya başlamıştı. 2018 Amerika Açık öncesinde Ivan Lendl'ı ekibine katan Alman tenisçinin Andy Murray'ninkine benzer bir başarı hikayesi yazması için her şey hazır gibiydi fakat kısa süre içinde bütün hesaplar alt üst olacaktı.

 Zverev, 2018'in sonunda altı yıllık menajeri Patricio Apey ile yollarını ayırdığında başına nasıl bir çorap ördüğünün farkında değildi. Taraflar, 2023'e kadar devam eden kontratlarını feshetmek konusunda uzlaşamayınca mahkemelik oldu. Birleşik Krallık'taki mahkemenin ilk duruşma için Ekim 2020 tarihini belirlemesi Zverev'in elini kolunu bağladı. Çünkü 22 yaşındaki oyuncunun bu tarihten önce başka bir menajerlik şirketiyle anlaşabilmesi için Apey'e 10 milyon dolar tazminat ödemesi gerekiyordu.

 Şimdiye dek tenisten yaklaşık 17,5 milyon dolar kazanabilen ve hâliyle 10 milyon doları gözden çıkarmak gibi bir lüksü olmayan Zverev uzun bir süredir turnuvalara tek başına gidiyor ve kort dışındaki faaliyetlerini bizzat yönetiyor. Gelinen noktada zamanının büyük bir bölümünü telefon görüşmelerine harcadığını ve bu yüzden asıl işine bir türlü odaklanamadığını söyleyen Zverev özel hayatında da fırtınalı bir dönemden geçiyor. Hiç vakit ayıramadığı kız arkadaşı Olga Sharypova'dan ayrılmak zorunda kalan dünya 5 numarası bir yandan da hastanede yatmakta olan babası için üzülüyor.



 Geçtiğimiz hafta Zverev'in yediği darbelere bir yenisi daha eklendi
. Kahramanımız, Hamburg Açık sırasında düzenlediği bir basın toplantısında antrenörü Lendl için "Antrenmanlarda tenise odaklanmak yerine bana köpeği ve golfteki maceralarından bahsediyor." ifadelerini kullanınca etrafındaki kişilerden birini daha kaybetti. Bakalım hayat, Zverev'i daha nelerle sınayacak?

28 Haziran 2019

Nadal'ın İtirazı Haksız Çünkü...


 Wimbledon'ın 2002 yılından bu yana uyguladığı seri başı belirleme yöntemi günlerdir yeni bir icatmış gibi hararetli bir şekilde tartışılıyor. Kopan tartışmanın nedeni, dünya 2 numarası Rafael Nadal'ın söz konusu yöntemden ötürü bu yılki Wimbledon'da 3 numaralı seri başı olarak yarışacak olması. İspanyol tenisçi, ana tabloda Novak Djokovic ve Roger Federer'den biriyle aynı yarıya düşmesini kesinleştiren bu duruma itiraz ediyor. Gelgelelim bu itirazda hiçbir haklılık payı bulunmuyor.

 Her şeyden evvel Wimbledon'ın seri başlarını numaralandırırken diğer üç Grand Slam turnuvasından farklı bir yol izlemesinin gayet makul iki gerekçesi var. Bunlardan birincisi, çim kort turnuvalarının tenis takvimindeki payının sert ve toprak kort turnuvalarıyla kıyaslanmayacak kadar az olması. İkincisi ise bundan beş yıl öncesine kadar ATP 500 seviyesinde bile kendisine yer bulamayan çim zeminin dokuz Masters turnuvasının hiçbirinde tercih edilmemesi. Hâl böyleyken çim kortta düzenlenen bir Grand Slam'in kendisiyle aynı zemine sahip sınırlı sayıdaki turnuvanın önem derecesini arttırmak istemesinden daha doğal bir şey olamaz.

 Nadal ve taraftarları, Wimbledon yönetiminin ATP klasmanına saygı göstermediğini öne sürüyor. Ne var ki bu yorum da gerçeği yansıtmıyor. Turnuva, iddia edildiği gibi kibirli bir yaklaşıma sahip olsaydı tenisçilerin yıl boyunca elde ettikleri puanların bir kısmı ya da tamamını göz ardı ederdi. Oysa Wimbledon, 
seri başlarını belirlerken yaptığı hesaplamada tenisçilerin mevcut ATP puanlarının üzerine çim kort turnuvalarından son bir yıl içinde kazandıkları puanların tamamını ve ondan önceki bir yıllık periyotta kazandıkları en yüksek puanın %75'ini ekliyor. Yani Wimbledon'ın geliştirdiği özel formülde yalnızca ATP puanları kullanılıyor.

 Wimbledon'ın kadınlar turnuvasındaki seri başlarını belirlerken kullandığı sabit bir metot yok. Ancak bu durum, kadınlarda daima dünya sıralamasına sadık kaldıkları anlamına gelmiyor. Örneğin Maria Sharapova 2009'daki turnuvaya dünya 59 numarası olarak gelmiş fakat 24 numaralı seri başı olarak katılmıştı. Geçtiğimiz yılki turnuvada da dünya 183 numarası olan Serena Williams 25 numaralı seri başı olarak yarışmıştı.

 Her şey bir yana, Nadal gibi büyük bir sporcunun
bir Grand Slam yarı finalinde Federer veya Djokovic'le eşleşecek olmaktan dert yanması teniste hiç alışık olmadığımız türden bir mızıkçılık. Sanırım Rafa, söz konusu turlarda Mikhail Kukushkin gibi rakiplerle oynamayı düşünüyordu.

3 Haziran 2019

Safi Kötüsün Serena Williams


 Tenis alemi, iki gün evvel odağında yine Serena Williams'ın bulunduğu, eşi benzeri görülmemiş bir hadiseye tanıklık etti. Roland Garros üçüncü turunda Sofia Kenin'e elenen Birleşik Amerikalı raket, maç sonrası medya merkezine vaktinden önce gelip kendisiyle aynı salonu paylaşan Dominic Thiem'in basın toplantısının bitmesini beklemek istemeyince büyük bir skandal patlak verdi.

 
Fransızların saygın gazetesi L'Equipe'in aktardığına göre toplantı için önce başka salona geçmek isteyen Serena, bu talebi kabul görmeyince sinirlenerek medya merkezini terk etmek üzere merdivenlere yöneldi. Bu esnada devreye giren yetkililer, ani bir kararla ana salonda bulunan Thiem ve gazetecileri 2 numaralı salona kaydırarak yerine Serena'yı aldı. Durumun idrakına sonradan varan Thiem ise "Bu nasıl bir saçmalık? Şaka yapıyor olmalısınız. Ben artık junior oyuncusu değilim." diyerek toplantıyı devam ettirmeme kararı aldı.

 Hiç kuşku yok ki yaşanan bu rezalette organizatörlerin sorumluluğu büyük. Serena'nın kaprislerine boyun eğerek Thiem'i bu şekilde küçük düşürmeleri asla kabul edilebilecek bir hata değil. Hele ki basın toplantısına katılmaktan vazgeçen birinin kolundan tutulup kararından döndürülmeye çalışılması, güce ve güçlüye biat etme sendromunun çok bariz bir yansımasıdır. Peki ya madalyonun diğer yüzünü n'apacağız? Meşhur fıkradaki gibi ev sahibi suçlu da hırsızın hiç mi suçu yok?

 Destekçileri kabul etmekte zorlansa da Serena, Thiem'in de söylediği gibi kötü bir kişilik. Zira güç ve şöhretlerini istedikleri her şeyi zorla yaptırmak veya başkalarını ezmek için kullananlar yalnızca kötü insanlardır. Tabii Serena'nın melaneti, yalnızca güç zehirlenmesinden ileri gelmiyor. Yıllardır hem kadınlığı hem de ten rengi üzerinden kendisine sanal bir mağduriyet devşiren 37 yaşındaki tenisçi, kendisini eleştiren herkesin cinsiyetçi ya da ırkçı olarak yaftalanmasına bakılırsa bunda da bir hayli başarılı olmuş gibi görünüyor.