15 Mart 2023

Medvedev'in Haklı İsyanı

 Daniil Medvedev, bu seneki Indian Wells'te kortların aşırı yavaş olmasından şikayet etti. Zeminin hız anlamında topraktan farksız olduğunu söyleyen Rus tenisçi, dün Alexander Zverev ile karşılaştığı maç sırasında da "Böyle bir kortta oynamak bu spor için rezalet." ifadelerini kullandı. 

 Medvedev'in haklı olarak isyan ettiği durum, yalnızca Indian Wells ile sınırlı değil. Bugün ATP Turu'ndaki pek çok sert kort turnuvasının zemini, ya toprak yavaşlığında ya da ondan biraz daha hızlı. Dubai, Basel, Şanghay gibi hakiki sert kortlara sahip turnuvaların sayısı iki elin parmaklarını geçmiyor.

 Kortların bilinçli bir politika doğrultusunda yavaşlatılmasının miladı 2001 Wimbledon'a dayanıyor. Turnuvayı düzenleyen All England Lawn Tenis Kulübü'nün yöneticileri, o sene Goran Ivanisevic ile Patrick Rafter arasında oynanan finalin ardından ace ve servis-vole düellosuna dönüşen maçların tenise olan ilgiyi azaltacağını düşünerek çimin hızını düşürmeye karar verdi. Ertesi yıl yavaşlatılmış zeminde oynanan turnuvanın finalinde ise bu defa iki kontratak oyuncusu vardı: Lleyton Hewitt ve David Nalbandian. Böylece 24 sene sonra ilk kez bir Wimbledon finalinde servis-voleci olmayan iki raket kozlarını paylaşıyordu. 

 Bugünün tenis seyircisi, korttaki mücadelenin kalitesini rallilerin uzunluğuna bakarak ölçüyor. Organizatörler de beceri ve yetenek yerine topun gidip gelmesinin yarattığı heyecandan keyif alan yığınları tatmin etme yolunu seçerek kârını maksimize ediyor. Bu hikayede yanansa pozitif tenis oynamaya çalışanlar oluyor.

 Tenisin geri çizgiye duvar örenleri değil, puan esnasında inisiyatif alan ve winner üreten oyuncuları teşvik etmesi gerekir. Gerçek seyir zevki ancak bu şekilde sağlanır. Öte yandan sert kortların hızını toprağınkiyle eşitlediğinizde teniste zemin kavramı anlamını yitirmektedir. Turda zaten yeterince toprak kort turnuvası mevcut. Bırakın da sert kortlar, olması gerektiği gibi hızlı olsun.

26 Ocak 2023

Djokovic Ne Makinedir Ne De Numaracı

 Bu yılki Avustralya Açık'ın gündemini belirleyen konulardan biri de turnuvada 10'uncu şampiyonluğunu kovalayan Novak Djokovic'in sol bacağındaki sakatlık nedeniyle aldığı sağlık molaları oldu. Rafael Nadal taraftarları, sosyal medyada Sırp tenisçiyi sakatlığını abartmak suretiyle numara yapmakla suçluyor. İşin ironik yanıysa destekledikleri kişinin bizzat kendisinin tenis tarihinde sakatlıklarını en çok medyatize eden oyuncu olması. 

 Nadal'ın amcası ve eski antrenörü Toni, El Pais gazetesindeki köşesinde Djokovic'in sakatlıklarının gerçekliğinden şüphe duyulmasının normal olduğunu yazıyor ve buna gerekçe olarak da Sırp tenisçinin turnuvada sergilediği üstün performansı gösteriyor. Oysa kendi yeğeninin uyuşturulmuş ayağıyla oynadığı son Roland Garros başta olmak üzere sakatlığı varken kazandığı sayısız şampiyonluktan hiç bahsetmiyor.

 Yukarıda bahsettiğim komik çelişki, meseleye salt taraftar gözlüğüyle bakılmasından ileri geliyor elbette. Oysa tenisçilerin sakatlıkları üzerinden yürütülen tartışmalarda doğru noktada durabilmek ancak ilkesel bir bakış açısıyla mümkün.

 Bazı münferit vakaları dışarıda tutarsak bir tenisçinin sakatlıktan şikayet ederken oynamayı ve kazanmayı sürdürmesi onun numara yaptığı anlamına gelmez. Aynı şekilde söz konusu oyuncuya insanüstü özellikler atfetmek de abesle iştigaldir. Çünkü günümüz sporunda bir hayli yaygın olan ağrı kesici palyatif tedaviler sayesinde var olan bir sakatlığa rağmen performans göstermek gayet mümkündür. Söz gelimi, Djokovic ne numaracıdır ne de bir makine. Bilakis iki yorum da birer safsatadan ibarettir. 

 Tenis kamuoyunun oyunculardan asıl talep etmesi gereken, müsabık olarak yer aldıkları turnuvalar esnasında sakatlık konuşmaktan mümkün mertebe kaçınmaları olmalıdır. Eleştiriler, sürekli mazeret bildirerek yenilgilerine kılıf arayan ve bu şekilde de rakiplerinin emeğine saygısızlık eden oyunculara yöneltilmelidir.

10 Temmuz 2022

Bitmeyen İstismar: Nadal'ın Sakatlıkları

 Sakatlıklar, her spor gibi tenisin de bir parçası. İstisnasız her tenisçi kariyerinde en az bir kere bu dertten muzdarip oluyor. Ancak içlerinde birisi var ki sakatlık konusunu onun kadar istismar edenine henüz rastlamadım. Evet, başlıktan da belli olduğu üzere Rafael Nadal'dan bahsediyorum.

 Nadal'a yönelik eleştirilerimi sıralamadan evvel şunun altını kalın kalın çizeyim: Kendisinin sakatlık numarası yaptığını hiçbir zaman düşünmedim. Dolayısıyla bu yazıda savunacağım görüşler, "Yalandan sağlık molası alıyor. Böylece rakibinin ritmini bozuyor." sığlığında olmayacak. 

 Bu yılın üçüncü Grand Slam'ini geride bırakıyoruz ve şu ana kadar oynanan üç majör turnuvaya da Nadal'ın sakatlıkları damgasını vurdu. Tenisi uzun süredir takip edenler için artık sıradanlaşan bu durum, İspanyol tenisçinin kariyerinin başından bu yana yaşadığı hemen her fiziksel sıkıntıyı kamuoyuna ifşa etmesinin bir sonucu. Ne var ki kendisinin bu şeffaflığı sportmenlik açısından bir hayli sıkıntılı. 

 Kendisi ve ekibinin basına verdikleri demeçlerden Nadal'ın asla kötü oynadığı için yenilmiş olamayacağı ve bütün mağlubiyetlerinin yaşadığı sakatlıklardan kaynaklandığı gibi gülünç bir sonuç ortaya çıkıyor. Kaybederken sakatlık yüzünden kaybeden, kazanırken de sakatlığa rağmen kazanan bir oyuncu miti yaratıldı ki bu, hem rakiplerin emeğine yapılan bir saygısızlık hem de büyük bir illüzyon.

 Vücudunun herhangi bir bölgesinde ağrı hisseden bir tenisçinin bırakın maç kazanmayı, oyuna konsantre olması bile mümkün değildir. Nadal eğer bir problemi olduğu hâlde maç ya da turnuva kazanıyorsa acıya bile direnen insanüstü bir yaratık olmasından değil, uygulanan yangın söndürücü tedaviler sayesindedir. Nitekim son Roland Garros'ta ayağı uyuşturulmuş bir şekilde oynadığını bizzat kendi ağzından duyduk.

 Üstü özenle örtülen bir başka gerçek, Nadal'ın sakatlıklarının ona başarıyı getiren oyun stilinin doğal bir sonucu olduğudur. Dolayısıyla kendisi için sıklıkla yapılan "Sakatlıkları olmasaydı kim bilir daha neler neler kazanırdı?" yorumu anlamsızdır. Zira Nadal'ın sakatlık yaşamasını önleyecek koşul, aynı zamanda bugün sahip olduklarının büyük bir kısmını elinden alacaktı. 

 Velhasıl Nadal'ın sakatlıkları üzerinden kurgulanan popüler tenis anlatılarının gerçeklikle hiçbir ilgisi yoktur. Nadal ve ekibinin diğer tenisçilerin emeğini küçümseyen ve artık kabak tadı veren sakatlık söylemlerine tenis dünyasından bugüne dek hiçbir esaslı eleştirinin gelmemiş olması ise bir başka önemli sorun.

21 Nisan 2022

Filler Tepişir, Çimenler Ezilir

 Siyaset, toplumsal mücadelenin yaşandığı her alanda vardır. Bu alanlardan biri de hiç kuşkusuz spordur. Sporcular, federasyonlar, sponsorlar ve yayıncılar başta olmak üzere pek çok çıkar grubunu bünyesinde barındıran bir ekosistem eşyanın tabiatı gereği politiktir. Dolayısıyla "Spora siyaset karışmamalı." klişesinin temelde hiçbir geçerliliği yoktur. 

 Aralarındaki varoluşsal ilişkiye rağmen spor ile siyaset arasına bir noktada çizgiyi çekmek gerekir. Söz gelimi spor sahaları, bir tür siyasi arenaya dönüştürülmemelidir. Aksi hâlde spor tamamı ile amacından sapmış olacaktır. Ne var ki bu en temel kaidenin bile sürekli çiğnendiğini görüyoruz. Çünkü sporu yönetenler, onu güncel siyasetin bir aracı gibi kullanmaktan geri durmuyor.

 Sporun siyasi araç olarak kullanılmasının son örneği, Wimbledon yönetiminin Ukrayna ve Rusya arasındaki savaştan ötürü Rus ve Belaruslu sporcuları turnuvadan men etmesi oldu. Böylece Rusya ile NATO üyeleri arasında cereyan eden küresel güç mücadelesi spor sahalarına da taşınırken bundan en büyük zararı savaşta hiçbir sorumluluğu bulunmayan tenisçiler gördü. 

 Wimbledon yönetiminin faşizanlığı kendinden menkul olan kararı Batı'nın tipik ikiyüzlülüğüne gösterilebilecek sayısız kanıttan sadece biri. Bugün Rus sporcuları çeşitli şekillerde cezalandıran uluslararası federasyonlar vaktiyle Irak'ı işgal eden Amerika Birleşik Devletleri ve Filistin'de insanlık suçu işleyen İsrail'e hiçbir yaptırım uygulamadı. Çünkü bunlar için birilerinin ölmesi değil, ölenlerin kim olduğu önemli.

 Soğuk Savaş'ın devam ettiği yıllarda 1980 Moskova Olimpiyatı Batı Bloku, 1984 Los Angeles Olimpiyatı da Doğu Bloku ülkeleri tarafından boykot edilmişti. Aradan geçen 40 yıla rağmen bazı kafaların hâlâ değişmediği görülüyor. Sovyetler Birliği ve reel sosyalizm çoktan tarihe karıştı ama küresel hegemonya savaşları yalnızca şekil değiştirdi. Neticede filler tepişirken çimenler ezilmeye devam ediyor. Bu hikayedeki çimenlerse Wimbledon zeminindekiler değil, Rus ve Belaruslu tenisçiler oldu. 

11 Nisan 2022

Cinsiyetçi Bir Şov: Battle of the Sexes

 Teniste kadınların eşit para ödülü için verdiği mücadeleden söz edilirken Battle of the Sexes'tan da mutlaka bahsedilir. Türkçeye Cinsiyetlerin Savaşı olarak çevirebileceğimiz bu ifade, 20 Eylül 1973'te Houston Astrodome'da Billie Jean King ile Bobby Riggs'in kozlarını paylaştığı tarihi maça verilen isimdir.

 King ile Riggs'in şahıslarında bir kadın ve bir erkek tenisçiyi karşı karşıya getiren Battle of the Sexes esasen bir gösteri maçından daha fazlası değildir. Zaten söz konusu düellonun çıkış noktasında tüm hayatını azılı bir kumarbaz olarak geçiren Riggs'in hem para kazanmak hem de medyanın ilgisini çekmek amacıyla 70'li yılların en iyi kadın tenisçilerine meydan okuması vardır.

 Riggs'in King'le oynayacağı maçtan evvel basına yaptığı muzip açıklamalarda şovenist ve cinsiyetçi söylemler havada uçuşmuştur. Kadınların yatak odası ve mutfağa ait olduğunu söyleyen kahramanımız maç öncesindeki seremonide King'e lolipop hediye etmiş, karşılığında bir domuz yavrusu almıştır. Tüm bunlardan anlaşılacağı üzere ortada tam bir sirk gösterisi mevcuttur. King'in böylesi bir şovun parçası olmasının kadın hakları için verdiği mücadelenin ciddiyetine gölge düşürdüğü söylenebilir.

 Maça dair bir diğer tartışma konusu, King'in 6-4, 6-3 ve 6-3'lük setlerle elde ettiği galibiyetin şaibeli olup olmadığıdır. Maçın oynandığı tarihten yıllar sonra ESPN kanalına konuşan bazı tanıklar, Riggs'in tefecilere olan borcunu ödemek için kendi yenilgisine bahis oynadığını söylemişlerdir. Riggs'in yaptığı anormal basit hatalar ve beş set üzerinden oynanan bir maçta tek set dahi alamamış olması, bu maçtan dört ay evvel dünya 1 numarası Margaret Court'u 6-2, 6-1'le yenmiş olduğu gerçeğiyle birlikte düşünüldüğünde şike iddialarını güçlendirmektedir. Kaldı ki 29 yaşındaki King'in 55 yaşındaki Riggs'i yenmiş olması üzerinden kadın ve erkek tenisçiler arasındaki güç dengesine dair bir şey söylemek mümkün değildir.

 Sonuç olarak Battle of the Sexes, ciddi bir rekabet içermediği için kadınların spor alanında erkeklere üstünlük kurduğu bir maç olarak gösterilemez. Dünya üzerinde 90 milyon seyirciye ulaşan bu etkinlik devasa bir tenis şovudur ve bu kapsamda değerlendirilmelidir. 

2 Nisan 2022

Ortak Üretim, Eşit Para Ödülü

 Öncelikle bir şehir efsanesine son verelim: Teniste erkek ve kadınlar aynı parayı kazanmıyor. Bilakis ATP Turu'ndaki turnuvaların %90'ından fazlası, WTA Turu'ndaki muadillerine göre daha çok para ödülü dağıtıyor. Birilerinin sürekli şikayet ettiği eşit para ödülü uygulaması ise erkek ve kadın tenisçilerin toplu olarak yarıştıkları az sayıdaki turnuvada geçerli. Bu kategoriye Grand Slam'ler ve 1000 puan değerindeki bazı turnuvalar giriyor.

 Seyircilerin aynı biletle hem erkek hem de kadın maçlarını izleyebildiği, dolayısıyla gelirin ortaklaşa üretildiği turnuvalarda dağıtılan para ödülünün eşit olmasından daha doğal bir şey yok. Ne var ki maçları daha çok ilgi çeken erkek tenisçilerin kadın meslektaşlarından daha fazla kazanmaları gerektiğini öne süren büyük bir kitle de mevcut. 

 Erkek tenisinin son yıllarda kalite ve rekabet açısından kadın tenisinin önünde olduğu su götürmez bir gerçek. Ancak bu üstünlük, dönemseldir ve ileride pekala el değiştirebilir. Nitekim milenyumun başında WTA Turu ATP Turu'ndan çok daha popülerdi. Ayrıca ATP Turu'nun şu anki cazibesinin neredeyse tamamını Roger Federer, Rafael Nadal ve Novak Djokovic gibi üç istisnai sporcuya borçlu olduğunu unutmamak gerekiyor. En genci 35 yaşında olan bu üçlüden bayrağı devralacak bir jenerasyon yıllardır çıkmadı. Dolayısıyla söz konusu isimlerin emekliliğinin ardından ATP'nin mevcut cazibesini kaybetmesi ve dengenin WTA lehine değişmesi son derece olası.

 Öte yandan bir tenis maçının reytingi, yalnızca korta çıkan oyuncuların kariyerlerine bağlı bir değişken değil. Oyuncuların şöhreti, ev sahibi ülkeden olup olmamaları veya çıkacakları maçın tenis tarihi açısından önemi gibi pek çok değişik faktör reyting üzerinde belirleyici rol oynuyor. Nitekim bugün bile aynı turnuvadaki bir kadın maçının bir erkek maçından daha çok seyredildiğine tanıklık edebiliyoruz.

 Eşit para ödülü karşıtlarının çok kullandığı bir başka argüman, Grand Slam turnuvalarında erkek maçlarının beş, kadın maçlarının ise üç set üzerinden oynanması. Gelgelelim tenis, korttaki mesai saatinize göre ücretlendirildiğiniz bir spor değil. 

 Sonuç olarak teniste kimin ne kadar çok gelir ürettiğini somut bir şekilde ölçecek ve buna göre ödül taksimi yapacak bir sistem yok. Hâl böyleyken erkek ve kadın tenisçilerin toplu olarak katıldıkları turnuvalarda para ödüllerinin eşit dağıtılması en doğrusudur. 

31 Mart 2022

Eşit Para Ödülü Bir Devrim Kazanımıdır

 Grand Slam turnuvalarındaki eşit para ödülü uygulaması, istisnasız her yıl cinsiyetçi birileri tarafından tartışmaya açılıyor. Geleneği bu sene sürdüren isimse Stefanos Tsitsipas oldu. Yunan tenisçi, kendileriyle aynı parayı kazanan kadın meslektaşlarının da maçlarını beş set üzerinden oynayabileceğini buyurdu. Eşit para ödülü karşıtları tarafından öne sürülen bu ve bunun gibi daha pek çok teze tek tek yanıt vermek mümkün. Ancak bu mesele, tarihsel arka planına bakılmadan tam olarak anlaşılamaz.

 Teniste 1968 itibarı ile Grand Slam turnuvalarının profesyonel oyunculara kapılarını açmasının ardından ilk büyük çatışma para ödülleri konusunda yaşandı. Billie Jean King'in başını çektiği dokuz oyuncu, beraber yarıştıkları turnuvalarda erkek meslektaşlarının 10'da biri kadar ödül alabildikleri adaletsiz düzene karşı bayrak açarak bugünkü WTA'nın kurulmasına gidecek süreci başlatmış oldu.

 Adına Original 9 denilen devrimci kadın tenisçiler, hemcinslerinin bu spordan hayatını kazanabilecekleri bağımsız bir oluşum yaratmak için yola çıkmışlardı. Kariyerlerini tehlikeye atmışlar ve Birleşik Devletler Tenis Federasyonu USLTA tarafından kara listeye alınmışlardı ama kaybedecek bir şeyleri de yoktu. 1970 yılında Houstan'da bir sigara firmasının sponsorluğunda düzenledikleri turnuva beklenen ilgiyi görünce ertesi yıl Virginia Slims Circuit adlı ilk sezonluk turlarına sahip oldular. 1973'te WTA'nın kurulmasıyla kadın tenisi tek bir çatı altında toplanırken aynı sene Amerika Açık da dağıttığı para ödüllerini eşitlediğini duyuruyordu. 

 Diğer majör turnuvaların eşit ücret tarifesini benimsemesi ise Amerika Açık'ınki kadar hızlı olmadı. Tenisin en prestijli turnuvası olarak görülen Wimbledon, kadın ve erkek tenisçilere verdiği para ödülleri arasındaki sembolik farkı 2007'ye kadar inatla sürdürerek namına pek de yakışan bir tutuculuk örneği sergiledi. İngilizler, Venus Williams'ın açıktan yürüttüğü kampanyanın sonucunda nihayet pes etti ve 34 yıl içinde tüm Grand Slam'ler eşit para ödülü uygulamasına geçmiş oldu.

 Son tahlilde kadın tenisçiler, bugün sahip oldukları haklara birilerinin lütfuyla değil, on yıllara yayılan çok çetin bir mücadeleyle ulaştı. Dolayısıyla birkaç kendini bilmez geri kafalının lafıyla bunlardan vazgeçilmesinin mümkünatı yok. Kadın ve erkeklerin geliri birlikte ürettiği ve statüsü ATP ve WTA nezdinde aynı olan tüm turnuvalarda para ödülleri ilelebet eşit olacaktır ve olmalıdır. 

15 Mart 2022

Osaka'ya Yapılan Tenis Terbiyesizliğidir

 Şımarık, mızmız, kaprisli... Naomi Osaka, geçtiğimiz sezon Roland Garros'ta basın toplantılarına katılmama kararı aldığından beri bu tip sıfatlarla yaftalanıyor. Hele bir de dört Grand Slam kazanıp dünya 1 numarası olmuş bir tenisçinin tenisçiliğini sorgulamaya kalkanlar var ki onlar için zaten kelimeler kifayetsiz. Tam bir cahil küstahlığı.

 Japon raket, Indian Wells ikinci turunda Veronika Kudermetova'ya iki sette yenildiği maç sırasında bir seyircinin kendisine yönelik sözlü tacizine verdiği reaksiyonla bir kez daha gündeme oturdu. Kendisine vurmak için tetikte bekleyen sosyal medya infazcılarına aradıkları fırsatı vermiş oldu.

 Kuşkusuz işin ağlama boyutuna varması, Osaka'nın zihinsel açıdan kendi seviyesindeki bir oyuncuya yakışmayacak kadar zayıf olduğunu gösteriyor. Ancak bu durum, gösterdiği tepkinin haksız olduğu manasına gelmiyor. Bu kadar kırılgansa tenis oynamayı bıraksın diyenlerin fena hâlde yanıldıkları bir nokta var.

 Tenise ilgisi en asgari düzeyde olan biri bile bu sporun konsantrasyona dayandığını ve tribündeki izleyicinin korttaki oyuncuyu en ufak bir şekilde rahatsız etme hakkının bulunmadığını bilir. Bu en temel kuralın çiğnendiği durumlarda ise tenisçilerin reaksiyon göstermesi kaçınılmazdır. Robotik vasıflarına rağmen Roger Federer, Rafael Nadal ve Novak Djokovic üçlüsü dahi dikkatlerini dağıtan en ufak bir harekette seyirciyle hırlaşabiliyorken Osaka'nın kendisine yönelik aşağılayıcı bir sözü kafasına takması gayet normal. Anormal olan, uzun süre bunun etkisinden çıkamaması.

 Bir seyircinin bir tenisçiye "You suck!" diye bağırmasının teniste yeri olmayan, terbiyesizce bir davranış olduğunu söylemeden Osaka'yı eleştiren herkes bilerek veya bilmeyerek bu sporun yozlaşmasına hizmet ediyor. Bu hikayede kınanması gereken kişi Osaka değil, ona hakaret eden seyirci olmalı.

11 Ocak 2022

İki Suç Ortağı: Djokovic ve Tiley

 Novak Djokovic'in Melbourne Havaalanı'nda alıkonulmasıyla başlayan rezillikler silsilesi boyunca ortaya saçılan belge ve bilgiler, Sırp tenisçiye Avustralya Açık tarafından tanınan aşı muafiyetinin nasıl bir dalavere olduğunu fazlasıyla kanıtladı.

 Djokovic'in 16 Aralık 2021 tarihli PCR testinin pozitif çıkması sayesinde muafiyetten faydalandığı söylenmişti. Oysa kendisi, karantinada olması gereken günlerde kendi adını taşıyan tenis merkezinde küçük çocuklarla maskesiz bir şekilde fotoğraflar çektirmiş ve L'Equipe gazetesine röportaj vermiş. Tüm bunlar, söz konusu testin sahte olduğunu gösteriyor. Ne var ki buradaki tek suçlu Djokovic değil. Aşı muafiyeti için son başvuru tarihini 10 Aralık olarak duyuran Avustralya Açık yönetimi de 16'sındaki bir testi kabul ederek açık bir usulsüzlük yapmış.

 Hikayedeki bir diğer yalan, Djokovic'in Avustralya'ya seyahat etmek için doldurduğu formda gizli. Sırp tenisçi, uçuşundan önceki son 14 gün içerisinde ülke değiştirmediğini belirtmiş. Ancak aynı zaman aralığında Belgrad'dan İspanya'ya gittiği kanıtlarıyla ortada.

 Gelinen noktada Melbourne'deki mahkemenin vereceği kararın ya da Avustralya Göç Bakanı'nın nihai hükmünün bir anlamı kalmadı. Ortada düzenbazlık yapan bir tenisçi ve ona ticari kaygılarla iltimas geçen bir Grand Slam yönetimi mevcut. Buna rağmen ne Avustralya Açık Direktörü Craig Tiley görevinden istifa etti ne de Djokovic turnuvadan kendi rızasıyla çekildi.

 Spor kapitalizminin çarkları kirlidir. Bazen birileri bu çarklara çomak sokar ve tüm pislikler etrafa saçılır. Melbourne'de son birkaç gündür yaşananlar da bundan ibaret.

 Şu saatten sonra Djokovic'in kendisini sevmeyenlerden şikayet etme hakkı yok. Zatıalileri, muhtemelen tarihin en başarılı tenisçisi olacak. Fakat Stefan Edberg, Pete Sampras ve Roger Federer gibi karakterleriyle abidevileşmiş sporcuların liginde asla yer alamayacak. 

4 Ocak 2022

Muafiyeti Alan Kılıfını Hazırlar

 Bir süredir tenis dünyasında cevabı en çok merak edilen soru Novak Djokovic'in Avustralya Açık'ta oynayıp oynamayacağıydı. Sırp tenisçi, bugün yaptığı açıklamayla herkesin merakını giderdi ve tıbbi muafiyet sayesinde sezonun ilk Grand Slam'ine katılacağını duyurdu. Gelgelelim, kendisine tanınan muafiyetin geçerli bir sebebe dayandığına inanmak zor.

 Avustralya Açık'a ev sahipliği yapan Victoria eyaleti, aşı muafiyeti için aşağıdaki beş şarttan en az birinin karşılanmasını talep ediyor:

 1-Son üç ay içinde inflamatuar kalp hastalığı geçirmiş olmak
 2-Ciddi akut hastalık
 3-Son altı ay içinde koronavirüs testinin pozitif çıkması
 4-Bir önceki aşı dozuna bağlı ciddi fiziksel rahatsızlık
 5-Aşı esnasında kendisi ve etraftakiler için risk içermek

 Yukarıdaki şartlardan ilkini sağlayan bir kişinin profesyonel sporla iştigal etmesi mümkün değil. Djokovic'in son altı ay içinde koronavirüse yakalanmadığını ve aşı olmadığını göz önüne alırsak üçüncü ve dördüncü şartlar da eleniyor. Bu durumda dünya 1 numarasının esrarengiz bir akut rahatsızlığı ya da zihinsel bir sorunu olduğu ortaya çıkıyor. Ben dahil pek çok kişiye daha makul gelen senaryo ise kendisi ve Avustralya Açık yönetiminin dalavere çevirmiş olması.

 Koronavirüs pandemisinin henüz ilk aylarında aşı olmayacağını ilan eden birinin aradan geçen bunca zamanın ardından aşının kendisi için sakıncalı olduğunu keşfetmesi hiç inandırıcı değil. Bu mazeret, gerçek olsaydı şimdiye dek çoktan açıklanırdı.

 Djokovic'in hangi gerekçeyle aşı zorunluluğundan muaf tutulduğunu kendisi açıklamadıkça öğrenemeyeceğiz. Oysa tenisçilere aşı şartı koşan bir turnuvanın tanıdığı muafiyetlerin gerekçelerini de şeffaflık ilkesi gereği kamuoyuyla paylaşması gerekirdi. Zira adaletin söz konusu olduğu bir durumda kişisel verilerin gizliliği ilkesinin arkasına saklanılamaz. Saklanılırsa da şaibe dedikodularının önü alınamaz.

 Bu vesileyle spor kapitalizminin mide bulandırıcı uygulamalarından birine daha tanıklık ettik. Saflık bizde ki Grand Slam gibi rant cennetlerinden hile hurdasız işler bekliyoruz. Daha çok bekleriz.