17 Mayıs 2025

Agassi'nin İtirafları Bize Ne Anlatmıştı?

 Birleşik Amerikalı eski tenisçi Andre Agassi, kariyerinin bir döneminde uyuşturucu kullandığını ve yetkililere yalan söyleyerek ceza almaktan kurtulduğunu 2009 yılında yayımlanan Open adlı otobiyografisinde itiraf etmişti. Vaktiyle büyük gürültü koparan bu itiraflardan doğru sonuçlar çıkarabilmek için Agassi'nin kendi kitabındaki anlatımlarının iyi irdelenmesi gerekiyor.

 Agassi, uyuşturucuyla kariyerinde dibi gördüğü 1997 yılında tanışıyor. O yılın şubat ayında San Jose'de oynadığı ve yarı finalde elendiği turnuvanın hemen ardından Las Vegas'taki bekar evine geri dönen Agassi, kendisini kötü hissettiği bir sırada asistanının teşvikiyle metamfetamin adıyla bilinen maddeyi kullanıyor. 

 Kitaptaki kronolojiye göre Agassi'nin dopingli çıktığı tarih, 1997'nin kasım ya da aralık ayına tekabül ediyor. Zira kendisi, pozitif test sonucunu ekim ayının sonunda katıldığı Eurocard Açık'tan birkaç hafta sonra öğrendiğini belirtiyor. Bu da bizi Agassi'nin metamfetaminle olan ilişkisinin yaklaşık bir yıl sürdüğü sonucuna götürüyor. Zaten kendisi de konuyla ilgili verdiği muhtelif röportajlarda metamfetamini bir yıl boyunca periyodik olarak kullandığını söylüyor.

 Pozitif test sonucu, Agassi'ye bir ATP yetkilisinden gelen telefonla tebliğ ediliyor. Kendisine idrarında eser miktarda metamfetamine rastlandığı, bu maddenin vücuduna nasıl girdiğini bir mektupla anlatması gerektiği ve maddeyi bilerek kullandıysa disipline sevk edileceği bildiriliyor. Ayrıca metamfetaminin eğlence amaçlı uyuşturucular listesine girdiği ve kullanımının üç aylık bir cezayı gerektirdiği hatırlatılıyor.

 Agassi, ATP'ye gönderdiği mektupta metamfetaminin uyuşturucu bağımlısı bir arkadaşının hazırladığı sodalardan yanlışlıkla içmesi sonucunda vücuduna girdiğini yazıyor. Bu nedenle yetkililerden anlayış beklediğini belirtiyor ve soruşturmanın ileriki safhalarını avukatlarına havale ediyor. En nihayetinde Agassi'nin yalan beyanları bir şekilde kabul görüyor ve kendisine herhangi bir yaptırım uygulanmıyor.

 Tenis kamuoyu, Agassi'nin geçmişte uyuşturucu kullandığını ve doping cezasından kaçınmak için yalana başvurduğunu öğrendiğinde doğal olarak büyük bir hayal kırıklığı yaşadı. Yine de söz konusu günahların Agassi'nin tüm kariyerini şaibeli hâle getirdiğini söylemek pek doğru olmaz. Çünkü kendisi, metamfetamin kullandığı dönemde zaten dibe vurmuş ve sadece bir Challenger şampiyonluğu kazanabilmişti. Ayrıca o vakitler alması gereken üç aylık men cezası, daha sonra yaptığı ihtişamlı geri dönüşü engellemeye yetmezdi.

 Agassi'nin ifşa ettiği bir diğer skandal, işlediği doping suçunun ATP tarafından hasıraltı edilmiş olmasıydı. Üstelik kendisi, bir yıl boyunca uyuşturucu kullanmış olmasına rağmen sadece bir kez radara takılmıştı. Tüm bunlar, dopingle mücadelenin bir vakitler ne kadar gevşek bir şekilde yürütüldüğünü gözler önüne seriyor. Hâl böyleyken Agassi'nin itiraflarının kendisinden çok tenisin itibarını zedelediği rahatlıkla söylenebilir.

23 Nisan 2025

Djokovic'in Büyük Travması: Kosova Savaşı

 Yugoslavya Sosyalist Federal Cumhuriyeti, İkinci Dünya Savaşı'nın ardından Josip Broz Tito tarafından kuruldu. Ülke, altı cumhuriyet ve iki özerk bölgeden oluşuyordu. Böylesine heterojen bir yapının uzun yıllar boyunca varlığını sürdürmesi büyük oranda Mareşal Tito'nun şahsi karizması sayesinde mümkün olabildi. Kendisi, Nazi işgalinden kurtardığı ülkeyi 1980 yılındaki vefatına dek yönetti. 

 Tito döneminde halının altına süpürülen etnik çekişmeler kendisinin ölümüyle yeniden gün yüzüne çıktı. Ülkeyi oluşturan cumhuriyetlerde baş gösteren milliyetçi ve bağımsızlık yanlısı eğilimler 1990'lı yıllarda Yugoslavya'nın kanlı bir iç savaş sonucunda parçalanmasına yol açtı. Bu süreçte Slovenya, Hırvatistan, Makedonya ve Bosna Hersek bağımsız birer devlet oldu. Geriye kalan cumhuriyetlerden Sırbistan ve Karadağ ise varlıklarını Yugoslavya Federal Cumhuriyeti çatısı altında sürdürme kararı aldı. Sırplar tarafından özerklikleri kaldırılan Kosova ve Voyvodina da bu federasyona dahildi. Ne var ki Yugoslavya'nın mirasçılığına soyunan bu yeni devlet uzun ömürlü olmayacaktı.

 Kosova'daki nüfusun çoğunluğunu oluşturan ve bağımsızlık talep eden Arnavutların Sırplar ile girdiği çatışmalar 1998 yılında savaşa dönüştü. Bir yıl sonra NATO, Sırpların güvenlik güçlerini Kosova'dan çekmeye yanaşmaması üzerine Yugoslavya'ya hava operasyonu başlattı. İşte tam 78 gün süren bu operasyon, o vakitler henüz 12 yaşında bir çocuk olan Novak Djokovic'in belleğinde silinmez izler bıraktı. Sırp tenisçi, bir gece evlerinin yakınında meydana gelen bir patlama sonrası yaşadığı korku dolu anları 2013 yılında yayımlanan "Serve to Win" adlı otobiyografisinde şu sözlerle anlatacaktı:

 "Merdivenden aşağı indik ve Belgrad'ın yanmamış sokaklarına çıktık. [...] Annem ve babam, kardeşlerimi kucaklarına alarak zifiri karanlık sokaklarda hızla ilerliyorlardı. Ben de hemen arkalarındaydım. Ayağımı bir şeye çarptım ve gölgelerin içinde sendeleyerek ilerledim. Ellerimi ve dizlerimi sürterek yüzüstü bir şekilde kaldırıma düştüm. Soğuk betonun üzerinde yatarken bir anda yalnız kalmıştım.

 Anne ve babama seslendim ama beni duyamıyorlardı. Onların giderek küçüldüğünü, sönükleştiğini ve karanlığın içinde kaybolduğunu gördüm. Ve sonra olan oldu. Arkamdan bir şeyin gökyüzünü yırttığını duydum. Sanki devasa bir kar küreği bulutlardan buzları kazıyordu. Hâlâ yerde yatıyordum ve dönüp evimize baktım.

 Üçgen şeklinde çelik gri bir F-117 bombardıman uçağı binamızın çatısından yükseliyordu. Büyük metal göbeğinin açılışını ve içinden düşen iki lazer güdümlü füzenin ailemi, arkadaşlarımı, mahallemi, kısacası bildiğim her şeyi hedef alışını dehşet içinde seyettim. Sonrasında olanları asla unutamayacaktım. Bugün bile yüksek sesten korkuyorum."

 Bugün bazı kimseler, Djokovic'in olağanüstü kariyeri ve zihinsel gücünü doğrudan doğruya Yugoslavya'daki iç savaş ortamına bağlıyor. Bu, son derece abartılı ve gülünç bir yaklaşım olsa da savaş koşullarının Djokovic'in kişiliği ve dünya görüşünü şekillendirdiği su götürmez bir gerçektir. Sırp tenisçinin çocukken şahit oldukları, onu hem daha erken olgunlaştırmış hem de milliyetçi ve Batı karşıtı bir siyasi pozisyona itmiştir.

5 Nisan 2025

Türk Tenisinin Çarpık Düzeni

 Malumunuz olduğu üzere Türkiye, bir süredir İstanbul Büyükşehir Belediye Başkanı Ekrem İmamoğlu'nun bir sonraki genel seçimleri kazanma şüphesiyle tutuklanmasını konuşuyor. Kamuoyunda büyük bir infiale sebep olan bu gelişme sonrası spor dünyasından gelen cılız seslerden biri de milli tenisçi Zeynep Sönmez'e aitti. Ne var ki kendisinin X hesabından yayımladığı açıklama, suya sabuna dokunmayan cinstendi ve bu nedenle muhalif kesimlerin tepkisini çekti.

 Zeynep'in dokuz paragraflık yazısında meselenin özüne dair hiçbir yorum yapmadığını görüyoruz. Elbette kendi takdiridir ama böyle bir metindense hiçbir şey yazmaması bence daha doğru olurdu. Bununla birlikte insanların sosyal medyada yaptıkları veya yapmadıkları paylaşımlar üzerinden hedef gösterilmelerini kesinlikle yanlış buluyorum. Ne ahlaki ne de demokratik olan bu tavır, verilen haklı mücadeleyi baltalamaktan başka bir işe yaramıyor. Çünkü birilerini linç ettiğinizde onları kendi elinizle karşı tarafa itmiş oluyorsunuz.

 İnsanların düşüncelerini net bir şekilde ifade etmekten kaçınmalarının altında çoğu zaman ekonomik açıdan bağımsız olmamaları yatar. Bu durum, Varlık Fonu bünyesindeki Türk Hava Yolları'ndan ciddi bir sponsorluk desteği alan Zeynep için de geçerli. Zaten bu destek, kendisine geçtiğimiz yıl cumhurbaşkanının huzuruna çıkmasından sonra verilmişti.

 Oyuncumuzun içinde bulunduğu şartlar, Türkiye'nin spor düzenine dair çok şey anlatıyor. Federasyonları arpalık olarak kullanan AKP yönetimi, gelişme çağındaki sporculara gerekli desteği sağlamadığı gibi kendi imkanlarıyla bir yerlere gelenleri de sponsorlar aracılığıyla kendisine bağlıyor. Çünkü dertleri, ülke sporunu geliştirmek değil, spordan siyasi rant elde etmek. Bu çarpık düzene itiraz eden sporcular ise her türlü kötülüğe maruz kalabiliyor.

 Son tahlilde Zeynep'e öfke kusmanın ne ona ne de bize bir faydası var. Yapmamız gereken, federasyonların gerçek anlamda özerk olduğu ve kamucu spor politikalarının uygulandığı demokratik ve sosyal bir düzeni talep etmek.

22 Mart 2025

Sert Zeminde Oynanan Toprak Kort Turnuvası

 Indian Wells'e son birkaç yıldır olduğu gibi bu yıl da zemin tartışmaları damga vurdu. Turnuvada kullanılan zeminin yavaşlığından en çok şikayet eden isim olan Daniil Medvedev, yarı finalde Holger Rune'ye elendiği karşılaşmanın ardından Bolshe Tennis kanalına verdiği demeçte Indian Wells'i bir toprak kort turnuvası olarak nitelendirdi.

 Medvedev mübalağa etmiyor, bilakis somut bir gerçeği dile getiriyor. Nitekim bu yılki Indian Wells sırasında paylaşılan bir istatistik, turnuvada kullanılan kortlardan birinin hız endeksini 29.3 olarak gösteriyordu. Bu, söz konusu kortun hız bakımından toprak seviyesinde olduğu anlamına geliyor. Zaten topun yerden sektikten sonra ne kadar yavaşladığı maç yayınlarından bile fark ediliyordu.

 Zemin türlerinin tenisteki önemi, oyunun hızına olan etkisinden ileri gelir. Bilindiği üzere toprak kortlar yavaş, sert ve çim kortlar ise hızlıdır. Ancak sert kortların hızları suni bir şekilde toprak kortlarınkiyle eşitlendiğinde tenisteki zemin kavramının içi boşalmış oluyor. Tıpkı Indian Wells gibi sert zemin üzerinde oynanan toprak kort turnuvaları ortaya çıkıyor.

 Ortalama tenis izleyicileri, uzayan puanların oyun kalitesini ve seyir keyfini artırdığına yönelik son derece yanlış bir görüşe sahip. Dünya tenisini yönetenler de çoğunluğu oluşturan bu kitleyi tatmin edebilmek uğruna yıllar öncesinden itibaren kortların hızını düşürmeye başladı. Bu sayede tenisin daha popüler bir spor hâline geleceği düşünüldü. İşin ironik tarafıysa aynı yöneticilerin bir süredir maçların uzunluğundan şikayet etmesi.

 Son yıllarda tenis maçlarının sürelerinin kısaltılabilmesi adına oyunun ruhuna kasteden pek çok formül geliştirildi. Oysa bunun için çok daha akılcı bir yöntem var ki o da sert ve çim kortların hızlarını normale döndürmek. Bu, hem maç sürelerini önemli ölçüde kısaltacak hem de oynanan tenisin seyir zevkini artıracaktır.

6 Mart 2025

Rybakina Kendisine Yazık Ediyor

 

  Elena Rybakina'nın 2019'dan bu yana birlikte çalıştığı Stefano Vukov, son birkaç yıldır tenis dünyasında en çok tartışılan isimlerin başında geliyordu. Bunun nedeni, Hırvat antrenörün gerek maçlar gerekse de antrenmanlarda öğrencisiyle konuşurken kullandığı azarlayıcı üsluptu. Kendisinin zorbalığa varan davranışları o kadar büyük rahatsızlık yarattı ki en nihayetinde Kadınlar Tenis Birliği WTA konuyla ilgili soruşturma başlatmak zorunda kaldı. 

 Vukov hakkındaki soruşturmasını geçtiğimiz ay tamamlayan WTA, Hırvat antrenöre davranış kurallarını ihlal ettiği gerekçesiyle bir yıl men cezası verdi. New York Times gazetesine bağlı The Athletic adlı internet sitesinin ulaştığı soruşturma raporunda Vukov'un işlediği suçlar şu şekilde sıralandı:

  • Oyuncuya "Aptal", "Ben olmasam sen Rusya'da patates topluyor olurdun." şeklinde aşağılayıcı sözler sarf etmek
  • Oyuncuya psikolojik şiddet uygulamak
  • Oyuncuyu ağlatmak
  • Oyuncunun fiziksel limitlerini zorlayarak hastalanmasına sebebiyet vermek
  • Kendisiyle yollarını ayırmasının ardından oyuncuya taciz mesajları göndermek
  • Lisansı askıdayken oyuncuyla iletişim kurmak

 Bu hikayenin en ilginç tarafı, Rybakina'nın maruz kaldığı tüm kötülüklere rağmen daima antrenörünün arkasında durmasıydı. Rus asıllı Kazak tenisçi, basına verdiği demeçlerde Vukov'un kendisine asla kötü davranmadığını söylüyordu. 2024 Amerika Açık'tan hemen önce görevine son verdiği Hırvat çalıştırıcıyı öylesine sahipleniyordu ki bu yılın başında yeniden ekibine dahil etti. Üstelik bunu yaptığı sırada Goran Ivanisevic gibi dev bir antrenörle çalışıyordu.

 The Athletic'in haberinden öğrendiğimiz kadarıyla Rybakina'nın Vukov'a olan sadakatinin altında bir gönül birlikteliği yatıyormuş. Nitekim Vukov hakkındaki soruşturma raporunda da ikili arasında toksik bir ilişki olduğu yazıyor. Hâl böyleyken Rybakina'nın kendisine yazık ettiğini söyleyebiliriz. Umarız kendisi, başka bir nedenden ötürü Vukov'un esareti altında değildir.

18 Şubat 2025

Jannik Sinner Vakasının Son Tahlili

  Uluslararası Tenis Dürüstlük Ajansı ITIA, geçtiğimiz yıl idrarında yasaklı maddeye rastlanan Jannik Sinner'i herhangi bir men cezasına çarptırmamıştı. Dünya Antidoping Ajansı WADA ise bu karara Spor Tahkim Mahkemesi CAS nezdinde itirazda bulunmuş ve İtalyan tenisçi için bir ile iki yıl arasında bir ceza talep etmişti. Ancak kurum, geçtiğimiz günlerde Sinner ile uzlaşmaya vardığını ve CAS'taki davayı geri çektiğini duyurdu. Varılan uzlaşmaya göre Sinner üç ay kortlardan uzak kalacak. Cezası 4 Mayıs 2025 tarihinde bitecek olan dünya 1 numarası böylece hiçbir Grand Slam'i kaçırmayacak.

 Sinner'in performans arttırma teşebbüsünde bulunmadığı en başından beri ortadaydı. Zaten bir gramın milyarda birinden bile daha düşük bir madde miktarıyla doping yapılacağını düşünmek abesle iştigal olur. Belli ki söz konusu madde, kendisinin de söylediği gibi fizyoterapistinin yaptığı masaj neticesinde vücuduna girmiş. Nitekim WADA da resmi internet sitesinden yaptığı açıklamada Sinner'in masumiyetini kabul etti. Bununla birlikte İtalyan tenisçiye ekibindeki kişilerden sorumlu olduğu için cüzi bir ceza verildi.

 WADA, Sinner hakkındaki davayı CAS'a taşırken ciddi bir hata yaptı. Zira yasaklı maddeyi bulaşı yoluyla vücuduna almış bir sporcu için bir ile iki yıl arasında bir ceza talep etmek hiç akıl işi değildi. Bu talep, muhtemelen tenis kamuoyundan gelen baskıların ürünüydü ve çok büyük bir ihtimalle CAS tarafından reddedilecekti. WADA da bunun farkına varmış olmalı ki oyuncuyla uzlaşma yolunu seçti.

 CAS, Sinner ve WADA arasındaki dava için Nisan ayına duruşma vermişti. Taraflar uzlaşmamış olsaydı dava, uzun bir müddet daha sürecek ve Sinner'in başını ağrıtmaya devam edecekti. Hâl böyleyken üç aylık cezaya razı gelmek, İtalyan tenisçi açısından da gayet mantıklı bir karar.

 Sinner vakasıyla ilgili bugüne dek pek çok temelsiz yorum ve komplo teorisi okuduk. Sıradan insanların bu tip değerlendirmeler yapmaları normal. Ancak basın mensuplarının bilgi sahibi olmadıkları bir konuda fikir üretmeleri asla kabul edilebilir bir durum değil. Şayet mesleğiniz gazetecilikse olayları etkileşim şehvetine kapılmadan soğukkanlı bir şekilde ele almalısınız.

3 Şubat 2025

Break Point Neden Başarısız Oldu?

 Netflix, 2022 yılının başında tenisle ilgili bir belgesel projesine başladığını duyurdu. ATP, WTA ve dört Grand Slam turnuvasının iş birliğiyle hayata geçirilen projede yine bir Netflix yapımı olan ve izleyicilerden büyük ilgi gören Formula 1: Drive to Survive'ın prodüktörleriyle çalışıldı. Söz konusu yapımın tenis versiyonu olarak tasarlanan belgesel, tenisçilerin kort dışındaki hayatlarını konu alıyordu. Belgeselin küresel çapta tenise olan ilgiyi artırması umuluyordu.

 Merakla beklenen belgesel, 13 Ocak 2023'te Break Point adıyla vizyona girdi. Break Point'in ilk sezonu beşer bölümlük iki parça hâlinde yayımlanırken ikinci ve son sezonu ise altı bölüm sürdü. 

 Dizi ve filmlerle aram pek yoktur. Bu yüzden Netflix'e de abone değilim. Ancak Break Point'i tenisle ilgili bir iş olduğu için merak edip izlemiştim. Henüz ikinci bölümünü bitiremeden kapattığım bu yapım, bana son derece sıkıcı ve magazinel gelmişti. Tenisi yakından takip edenlerin Break Point'ten öğrenebilecekleri hiçbir şey yoktu. Zaten belgesel de sıkı tenis takipçilerinden ziyade bu spora uzak olan insanları hedefliyordu. Ancak evdeki hesap çarşıya uymadı ve Break Point'in yayınına 2024 yılında reytinglerinin düşük olması sebebiyle son verildi.

 Break Point'i çekenler, bana göre en büyük hatayı yola çıkarken yaptılar. Söz gelimi Formula 1 belgeselinde kullandıkları konseptin teniste de tutacağını düşünmeleri çok büyük bir yanılgıydı. Çünkü bu iki sporun dinamikleri birbirinden çok farklı. 

 Formula 1, pistteki yarışın haricinde de çok fazla bileşeni olan sahip bir spor dalı. Takımlar arası ve takım içi çekişmeler, yarış esnasındaki diyaloglar, transferler ve polemikler size bu spora dair bolca hikaye sunabiliyor. Oysa tenis için aynı şeyi söylemek değil. Korttaki mücadelenin dışına çıktığınızda tenisi doğrudan ilgilendiren pek bir şey bulamazsınız. Nitekim Break Point'in benim izlediğim bölümlerinde de Nick Kyrgios ve Matteo Berrettini'nin kız arkadaşlarıyla olan münasebetleri anlatılıyordu.

 Her şeye rağmen 2022 ve 2023 tenis sezonları Break Point'e kullanışlı malzemeler sunmuştu. Novak Djokovic'in Avustralya'dan sınır dışı edilmesi, Ashleigh Barty, Serena Williams ve Roger Federer'in emeklilikleri, Simona Halep'in doping vakası, Alexander Zverev'in Roland Garros'taki trajik sakatlığı ve hakkında çıkan şiddet iddiaları gibi konular belgeselde pekala işlenebilirdi. Ne var ki Break Point, bu fırsatları değerlendiremedi ya da değerlendirmek istemedi. Belgeselin bir diğer önemli handikapı da Federer, Nadal, Djokovic ve Serena gibi efsanevi isimlere hiç yer vermemesiydi.

 Break Point'in başarısızlığı, tenisin sahne arkası tarzındaki belgeseller için uygun bir spor dalı olmadığını gösterdi. Hâl böyleyken ileride çekilecek tenis belgeselleri daha tematik yapımlar olmalı. Örneğin Monica Seles'in bıçaklanması veya 1999 Roland Garros tek kadınlar finali gibi tenisin geçmişinde yaşanan önemli olayları aydınlatan içerikler her kesimden seyircinin ilgisini çekecektir.

16 Ocak 2025

Aynı Kötülükleri Zeynep Sönmez'e De Yapmayın

 Milli tenisçi Zeynep Sönmez, ana tablodan katıldığı Avustralya Açık'a ilk turda veda etti. Ev sahibi ülkeden Talia Gibson ile kozlarını paylaşan temsilcimiz, rakibine 3-6, 7-6 ve 6-1'lik setlerle mağlup oldu.

 Zeynep sürekli winner kovalayan, ofansif bir tenisçi. Vuruş repertuvarında vole ve kısa top da var. Servisleri ise belki de 1.70'lik boyunun doğal sonucu olarak oyunundaki en büyük zaaf gibi görünüyor. Saatte ortalama 150-160 km hıza ulaşan servislerini genelde topspin veya slice şeklinde kullanıyor.

 Zeynep'in Gibson ile oynadığı maç, gerek oyun stili gerekse de seviye itibarı ile birbirine denk iki tenisçinin mücadelesiydi. Oyuncumuz ilk seti daha fazla winner üreterek kazandı. Ancak ikinci setten itibaren bu alandaki üstünlük el değiştirince korttan boynu bükük ayrıldı.

 Aldığı yenilgi sonrası sosyal medyada Zeynep hakkında son derece haksız ve haddini aşan bazı eleştiriler okuduk. Oyuncumuzun Merida Açık'taki tarihi şampiyonluğunun ardından kanal kanal gezip tenisi boşladığı ve Hindistan'da özel turnuva oynayarak hata ettiği öne sürüldü.

 Evvela şunu hatırlatmak gerekir ki Zeynep'in Merida Açık zaferi Kasım ayında, yani WTA sezonunun sonunda geldi. WTA Turu oyuncuları, genellikle yılın bu döneminde dinlenmeye çekilir ve yeni sezon hazırlıklarına başlar. Nitekim Zeynep de aynı şeyi yaptı ve 2024 yılının devamında başka turnuvaya katılmadı. Bir tenisçiyi ölü sezon olarak adlandırılan bir dönemde resmi turnuva oynamamakla suçlamak cehaletten başka bir şey değil.

 Zeynep'in medyada daha sık görünmek istemesi ve Hindistan'da özel turnuva oynaması profesyonelliğinin bir gereğidir. Çünkü o da diğer tüm meslektaşları gibi mümkün olduğu kadar fazla para kazanarak geleceğini garanti altına almak istiyor. Bu doğrultuda reklam ve sponsorluk anlaşmaları ile yüksek para ödüllü özel turnuvaları değerlendirmesinden daha doğal bir şey olamaz. Kaldı ki kendisi, dünya sıralamasındaki konumu itibarı ile geçim kaygısını en çok hisseden ve dolayısıyla paraya en çok ihtiyaç duyan oyuncular arasında yer alıyor. 

 Günümüz tenisinde kort dışı faaliyetler lüks değil, zorunluluktur. Bunların bir tenisçiyi asıl işine konsantre olmaktan alıkoyması ise komik bir varsayımdan öteye geçmez. Zira hiçbir oyuncu, gününün tamamını tenise ayırmaz, ayıramaz.

 Demem o ki Zeynep'e akıl vermek ya da ondan hesap sormak hiçbirimizin haddine değil. Ayrıca kimsenin uçuk beklentilerle kendisini baskı altına almaya hakkı yok. Tenis bireysel bir spor ve Zeynep bu sporu bizim milli hislerimizi tatmin etmek için yapmıyor. Oyuncumuz şu ana kadarki başarılarıyla zaten ülke tarihine geçti. Bundan sonraki kariyeri de potansiyeliyle uyumlu olsun, yeter. Daha önce diğer tenisçilerimize yaptığınız kötülükleri bari Zeynep'e yapmayın.

5 Ocak 2025

Hıncal Uluç'un Evlere Şenlik Tenis Yorumları

 Hıncal Uluç dendiğinde akla ilk olarak Defne Joy Foster'ın ölümü üzerine kaleme aldığı insanlık dışı yazı geliyor. Ancak kendisinin tek günahı bu değildi. Acımasız bir medya baronu olarak gazetedeki köşesini operasyonel faaliyetler için kullanmaktan ve sevmediği kişileri hedef göstermekten asla çekinmezdi. Hâliyle kendisini kötü bilirdim. 

 Uluç spor yorumculuğunda ise bir internet trolünden halliceydi. Kıraathane üslubuyla yaptığı yorumlar son derece düzeysiz, yüzeysel, hamasi ve popülistti. Saplantı derecesinde bağlı olduğu bazı fikirleri vardı ve bunları sürekli tekrar ederdi. Nitekim kendisinin tenisle ilgili hemen her yazısının da aynı cümleler etrafında şekillendiğini görüyoruz. Bunları şu şekilde özetleyebiliriz:

 Günümüz tenisçileri korkak. Hiçbiri fileye çıkmıyor. Geri çizgiden topa vurmaktan başka bir şey yapmıyorlar. Bu yüzden uzun ve sıkıcı ralliler seyrediyoruz. Bu rallileri öven spikerler tenisi bilmiyor. Kazananlar winner vurarak değil, rakiplerinin basit hatalarıyla kazanıyor. Tenis bitmiş, tenis seyircisi de yozlaşmış. Eskiden basit hatayla alınan puanlar alkışlanmazdı, şimdiyse çılgınca alkışlanıyor.

 Uluç, özetlemeye çalıştığımız görüşlerinden de anlaşılacağı üzere kafa olarak 2000'li yılların öncesinde kalmış tipik bir servis-vole hayranıydı. Bunda herhangi bir beis yok. Bilakis ben de servis-volecileri izlemeyi çok severim. Üstelik servis-volenin günümüz tenisinde daha sık kullanılması gerektiğini savunurum. Buna karşın bütün geri çizgi tenisçilerini defansif veya korkak olarak nitelemek akılalmaz bir cehalet örneği. Keşke birileri hücum tenisinin geri çizgiden de oynanabildiğini rahmetliye söyleseydi.

 Peki Uluç'un bütün görüşleri mi hatalı? Elbette hayır. Örneğin tenis seyircisinin yozlaştığına yönelik değerlendirmesi bir malumun ilamı. Öte yandan kendisinin uzun süren puanlar konusunda da ciddi bir haklılık payı bulunuyor. Bu tip puanlar, genellikle iki oyuncunun da riskli vuruşlardan kaçınmasının bir sonucudur ve kalitesiz tenise işaret eder. Ne var ki modern tenis, oyunun kalitesini puanların uzunluğuna endeksleyen büyük bir kitle yarattı. 

 Son tahlilde Uluç, tenis yorumlarken de bozuk saat gibiydi ve ara sıra doğruyu gösterirdi. O yüzden Roger Federer'i "koyunun olmadığı yerdeki Abdurrahman Çelebi"ye benzetmesi gibi bilumum saçmalıklarına gülüp geçmek gerekir. 

27 Aralık 2024

Capriati Skandalı ve Kadın Tenisine Getirdikleri

 Jennifer Capriati, 2004 yılında emekliye ayrıldığında üç kez Grand Slam şampiyonu ve eski dünya 1 numarasıydı. Ancak onun bu başarılar dışında tenis dünyasına bıraktığı önemli bir miras daha var.

 Henüz 13 yıl 11 aylıkken profesyonelliğe adımını atan Capriati, WTA Turu'na sansasyonel bir giriş yapmış ve katıldığı ilk üç turnuvanın ikisinde final oynamıştı. Kariyerinin ilk senesinde dünya sıralamasının ilk 10'una girmeyi başaran bu harika çocuk, CV'sine Roland Garros, Wimbledon ve Amerika Açık yarı finallerini eklediğinde 16 yaşını bile doldurmamıştı. 1992 Barselona Olimpiyatı'nda da altın madalyayı boynuna takan Birleşik Amerikalının ilerleyen yıllarda kadın tenisinin efsaneleri arasına girmesine kesin gözüyle bakılıyordu. Ne var ki kahramanımızın düşüşü de yükselişi gibi ani oldu.

 Dirseğindeki sakatlık nedeniyle 1993 sezonunu Amerika Açık'taki ilk tur yenilgisinin ardından kapatan Capriati, aynı yılın son günlerindeyse utanç verici bir haberle gündeme geldi. Genç raket, alışveriş için girdiği bir mağazadan 15 dolar değerindeki bir yüzüğü çalmakla suçlanıyordu. Adı bir anda hırsıza çıkan başarılı tenisçi, olaydan birkaç hafta sonra yaptığı açıklamada lise eğitimini tamamlamak için tenise ara verdiğini duyurdu. Oysa gerçek sebep çok farklıydı ve kısa süre içinde ortaya çıkacaktı.

 1994'ün Mayıs ayında Florida'daki bir otel odasına giren polisler 18 yaşındaki Capriati'yi uyuşturucuyla yakaladı. Yaşanan bu büyük skandal, yıldız ismin zihinsel sağlığının yerinde olmadığını gösteriyordu. Nitekim kendisi de aylar sonra New York Times'a verdiği röportajda depresyona girdiğini ve intihar etmeyi düşündüğünü söyleyecekti. Erken gelen başarı ve şöhretin omuzlarına bindirdiği ağır yükü kaldıramamıştı. 

 Bir süre madde bağımlılığı tedavisi gören Capriati, 1994'ten 1996'ya kadarki iki yıllık süreçte yalnızca bir maç oynayabildi ve dünya sıralamasının dışına çıktı. Onun bu ibretlik düşüşü, WTA yönetimini küçük yaşlarda profesyonel olan sporcularla ilgili bir dizi önlem almaya sevk etti. Kamuoyunda "Capriati Kuralı" adıyla bilinen ve 1995 yılında yürürlüğe giren kararlar, 14 yaşını doldurmayanlara profesyonelliği yasaklarken 18 yaşından küçüklere de turnuva kotası getirdi. Ayrıca 18 yaş ve altındaki oyuncular için bir eğitim programı hazırlandı.

 Yapılan son düzenlemelerle birlikte 15, 16 ve 17 yaşındaki kızlar, sırasıyla 10, 12 ve 16 WTA turnuvasına katılabiliyor. Ancak başarı ve eğitim programını tamamlama durumlarına göre maksimum beş turnuva daha oynayabiliyorlar. 14 yaşındakilerse ancak özel davet aldıkları takdirde WTA Turu'nda yarışabiliyor. Yakın dönemde bu kısıtlamalara tabi olan tenisçiler arasında Coco Gauff ve Mirra Andreeva gibi önemli isimler de bulunuyor.