24 Ekim 2025

Sovyetlerden Günümüze Rus Tenisi


 Tenis, Sovyetler Birliği'nde uzun yıllar boyunca burjuva sporu olarak görüldü ve dışlandı. Nitekim tenisin 1968 yılına dek süren amatör döneminde Sovyetlerin esamesi bile okunmuyordu. Ancak bu durum, Açık Dönem'den itibaren değişmeye başladı. 

 Sovyetlerin tamamı ile devlet tarafından kontrol edilen spor sistemi tenisteki ilk meyvelerini 1970'li yıllarda verdi. Gürcü Alex Metreveli ve Rus Olga Morozova Grand Slam finali oynayan ilk Sovyet tenisçiler oldular. Aynı başarı 80'lerde bir başka Rus tenisçi Natasha Zvereva tarafından tekrarlandı. Sovyetler Birliği'nin lokomotif unsuru olan Rusya'nın tenisteki asıl büyük başarıları ise birliğin dağılmasından sonra geldi. Bunda en büyük paylardan biri de Boris Yeltsin'e aitti.

 Rusya Federasyonu'nun ilk devlet başkanı olan Yeltsin, Sovyetlerin dağılmasına giden süreçteki baş aktörlerden biriydi. Alkol bağımlılığından ötürü "sarhoş çar" lakabıyla anılan Yeltsin'in hayattaki en büyük zevklerinden biri de tenisti. Üstelik sarhoş çarımızın tenise ilgisi amatör bir oyuncu olmanın çok ötesindeydi. Kendisi, dünya tenisini yakından takip ediyor, turnuvaları yerinde seyrediyor, hatta Rus tenisçilere tavsiyelerde bulunuyordu. Yeltsin'in tutkusu, Rusya'da tenise çok büyük bir popülarite ve ciddi yatırımlar kazandırdı.

 Yeltsin döneminde Rusya, tarihinin ilk Grand Slam şampiyonluğuna kavuştu. 1996'da Roland Garros'u, 1999'da da Avustralya Açık'ı kazanan Yevgeny Kafelnikov dünya sıralamasında zirveye çıkan ilk Rus tenisçi oldu. Onu 2000 Amerika Açık ve 2005 Avustralya Açık'taki zaferleriyle Marat Safin takip etti. Tüm bunlara rağmen kortlardaki Rus fırtınası, kadınlar tarafında daha şiddetli esiyordu.

 2004 yılında oynanan dört Grand Slam'in üçü Rus kadın tenisçilerın şampiyonluğuyla sonuçlandı. O sene Roland Garros'u Anastasia Myskina, Wimbledon'ı Maria Sharapova, Amerika Açık'ı da Svetlana Kuznetsova kazandı. Fed Kupası'nı 2004'den 2009'a kadarki beş yıllık sürede dört kez müzesine götüren Ruslar 2008 Pekin Olimpiyatı'nda da madalyalara ambargo koydu. Altın, gümüş ve bronz madalyanın sahipleri sırasıyla Elena Dementieva, Dinara Safina ve Vera Zvonareva oldu.

 Ruslar, 90'lardan bu yana damgalarını vurdukları tenis dünyasına büyük ikonlar armağan ettiler. Özellikle Sharapova ve Safin, doğal karizmaları sayesinde geniş kitleleri peşlerinden sürükledi. Bu isimler kadar parlak bir kariyere sahip olmayan Anna Kournikova ise bir zamanların en büyük seks sembollerinden biriydi. 

 Bugün Rus tenisinin bayraktarlığını Daniil Medvedev ve Mirra Andreeva üstleniyor. Medvedev, Grand Slam şampiyonu ve dünya 1 numarası apoletlerini çok önceden takmış bir oyuncu. Henüz 18 yaşındaki Andreeva da aynı başarılara ulaşacağına dair ciddi sinyaller veriyor.

4 Ekim 2025

WTA Turu'ndaki Sömürü Düzeni

 Polonyalı tenisçi Iga Swiatek, Çin Açık sırasında düzenlendiği bir basın toplantısında tenis sezonunun uzun ve yoğun olmasından şikayet etti. 24 yaşındaki raket, önümüzdeki yıllarda sakatlık riskini azaltabilmek adına katılım zorunluluğu bulunan bazı turnuvalarda yarışmamayı düşündüğünü söyledi.

 Kadınlar Tenis Birliği WTA'nın 2024 sezonunda yürürlüğe giren yeni düzenlemesi, Swiatek seviyesindeki tenisçilerin her yıl dört Grand Slam, on WTA 1000 ve altı WTA 500 turnuvasına katılımını zorunlu kılıyor. Yani sıralaması yeten her oyuncudan bir sezonda WTA Finalleri hariç 20 turnuvada yer alması isteniyor. WTA'nın bu uygulaması, dünya sıralamasının ilk 30'unda yer alan erkek tenisçilerin bile 17 turnuvayla yükümlü olduğu bir ortamda büyük bir çılgınlığa tekabül ediyor.

 Elit tenisçilere senede 20 turnuva oynamayı dayatan WTA, buna karşın sıralama puanlarını en iyi 18 turnuva sonucu üzerinden hesaplıyor. Bu da izahı olmayan, gülünç bir durum yaratıyor. Zira katılımın zorunlu olduğu turnuvalardan ikisi sıralama puanı açısından boşa oynanmış oluyor.

 WTA'nın daha fazla kâr elde etme amacıyla bünyesindeki en iyi tenisçilere sürekli turnuva oynatması sporcu sağlığını hiçe sayan bir karar. Üstelik kurum, bu tip kararları kimseye danışmadan alıyor. Hâl böyleyken tenisçilerin sömürü düzenini değiştirebilmeleri için karar süreçlerinde aktif rol almanın yollarını aramaları gerekiyor.

18 Eylül 2025

Tenisi Zirvede Bırakma Safsatası

  Pete Sampras, profesyonel kariyerini 2002 Amerika Açık'ta Grand Slam şampiyonu olarak tamamlamıştı. Bir başka büyük yıldız Justine Henin ise 2008 yılında dünya 1 numarasıyken kortlara veda etmişti. Keza Ashleigh Barty de 2022 Avustralya Açık'ı kazandıktan hemen sonra raketini astığında dünya 1 numarasıydı. İşte bu üç oyuncu, tenisi zirvedeyken bırakmanın istisnai örnekleri olarak karşımızda duruyor.

 Gerçek şu ki Sampras, Henin ve Barty'nin tenisi zirvede bırakmaları kariyerlerini kusursuz bir şekilde planlamış olmalarının doğurduğu bir sonuç değildi. Zaten Henin ve Barty kortlara veda ettiklerinde henüz 26 yaşını bile doldurmamışlardı. Sampras'ın emekliliği ise Amerika Açık'taki zaferinden aylar sonra kesinleşmişti.

 Tenisçiler, kariyerlerini sürdürüp sürdürmeyeceklerine fiziksel ve zihinsel durumlarını göz önünde bulundurarak karar verirler. Bu da demek oluyor ki teniste sakatlık ya da motivasyon kaybı dışında herhangi bir emeklilik faktöründen söz edilemez. Öte yandan bir tenisçi, kendisi için mümkün olan en uzun kariyeri hedefler. Dolayısıyla sağlığı ve motivasyonu yerinde olduğu müddetçe kortlardaki mücadelesine devam eder.

 Örneğin Novak Djokovic, sırf gösterişli bir veda uğruna 2023 Amerika Açık'taki şampiyonluğunun hemen ardından tenisi bıraksaydı aptalca bir iş yapmış olurdu. Çünkü vücudu ve zihni tenis oynamasına izin veriyorken hâlâ yeni kupalar kazanma şansı vardı. Nitekim kendisi, bu sezonki performansıyla Grand Slam turnuvalarında favori olma özelliğini henüz yitirmediğini gösterdi.

 Sonuç olarak tenisi zirvede bırakmak, sonradan üretilmiş ve pratikte geçerliliği olmayan bir idealdir. Hiçbir tenisçi, sürdürebileceği bir kariyeri insanlar zirvede bıraktı desin diye sonlandırmaz.

24 Ağustos 2025

Amerika Açık Fakiri Değil Zengini Doyurdu


 Profesyonel tenis, sınırlı sayıda insanın para kazanabildiği bir meslek. Daha somut konuşmak gerekirse dünya sıralamasında ilk 150'nin dışında yer alan bir tenisçinin turnuvalardan elde ettiği gelirle seyahat, konaklama ve ekipman masraflarını karşılaması mümkün değil. Üstelik ilk 150 tenisçi arasında da geçim kaygısı taşıyanların sayısı bir hayli fazla.

 Görece daha mütevazı kariyerlere sahip olan tenisçiler kazançlarını maksimize edebilmek adına çeşitli yollara başvuruyor. Bunlardan biri de çiftler kategorisinde yarışmak. Tekler kariyerlerine yoğunlaşan elit tenisçilerin genellikle rağbet göstermedikleri çiftler turnuvaları alt sıralardaki oyuncuların ceplerine az da olsa para girmesini sağlıyor. Ne var ki son dönemde bu fırsatı da budayan bir girişime tanıklık ettik.

 Sezonun son Grand Slam'i olan Amerika Açık, bu yılki karışık çiftler turnuvasında birtakım düzenlemelere gitti. Normalden bir hafta öne çekilen turnuvada takım sayısı 32'den 16'ya düşürülürken şampiyon takıma verilecek para ödülü beş katına çıkarıldı. Tüm bu yenilikler, karışık çiftler turnuvasına tenisin yıldızlarını çekmeye yönelikti ve en nihayetinde amaç hasıl oldu.

 Novak Djokovic, Iga Swiatek ve Carlos Alcaraz gibi yıldızların akın ettiği karışık çiftler turnuvasında pek çok gerçek çift oyuncusu kendisine yer bulamadı. Öyle ki turnuvayı üst üste ikinci kez şampiyonlukla tamamlayan Sara Errani-Andrea Vavassori çifti ancak wild card ile ana tabloya girebildi. Errani, ödül seremonisinde yaptığı konuşmada şampiyonluğu turnuvaya katılamayan çift oyuncularına armağan ettiğini söyleyerek yeni formattan duyduğu memnuniyetsizliği dile getirdi.

 Errani, gösterdiği tepkide sonuna kadar haklı. Çünkü Amerika Açık organizatörleri, hem çiftler tenisinin içini boşaltan hem de tenisteki gelir adaletsizliğini derinleştiren bir uygulamaya imza attı. Son tahlilde dünya, reytingi yüksek süperstarlar ve bunları daha çok izlemek isteyen tenisseverlerin etrafında dönmüyor. Madalyonun öteki yüzünde tenisten ekmek yemeye çalışan yüzlerce oyuncu daha bulunuyor.

9 Ağustos 2025

Roger Federer'in Eşsiz Tenis Stili

 Profesyonel tenis, 1990'ların sonu ve 2000'lerin başında büyük bir dönüşüm geçirdi. Söz konusu dönemde daimi servis-vole stili yavaş yavaş tedavülden kalkarken geri çizgi oyunu yeni norm hâline geliyordu. Roger Federer'in 1998 yılında tenis sahnesine çıkışı da işte böyle bir konjonktüre rastladı.

 Kariyerinin başlarında tipik bir servis-voleci olan Federer ilerleyen yıllarda oyun tarzını güncelledi. Servis-volecilerin sahip olduğu teknik becerileri milenyum tenisinin dinamikleriyle harmanladı ve ortaya seyrine doyum olmayan bir oyuncu çıktı.

 Federer, tenis literatüründeki istisnasız her tekniği büyük bir ustalıkla uyguluyordu. Tek el backhand kullanıyor oluşu, vuruşlarını çok rahat bir şekilde çeşitlendirmesini sağlıyordu. Ralli esnasında aniden kısa top veya slice'a dönebiliyordu ki bu şekilde rakiplerini hareketsiz bıraktığı çok puan vardır. Eski bir servis-voleci olarak file önündeki refleksleri ve dokunuşları da muazzamdı. Volenin her türlüsünü alabiliyordu. 

 Kortun her bölgesinden her vuruşu çıkarabilecek kapasiteye sahip olan Federer geri çizgiden bile voleyle puan kazanabilen bir tenisçiydi. Olağanüstü vuruş repertuvarı, zaman zaman şapkadan tavşan çıkarmasına da imkan tanıyordu. Meşhur bacak arası vuruşları bunun en sembolik örneğiydi. 

 En zor vuruşları bile kolaymış gibi gösteren Federer'in tenis topu ve raketle yapabileceklerinin sınırı yok gibiydi. Nitekim kendisi, 2015 Amerika Açık öncesinde tenis literatürüne SABR kısaltmasıyla geçen yeni bir return tekniği geliştirdi. Uzun adı "Sneaky Attack by Roger", yani Roger'ın sinsi atağı olan bu teknik servis kutusunun hemen gerisinde return yapmaya dayanıyordu.

 Martina Navratilova'nın da dediği gibi Federer'i en iyi seviyesindeyken izlemek usta bir piyanisti Mozart konçertosu çalarken dinlemeye benziyordu. Onun tenisi, işte bu kadar sanatsal ve estetikti.

 Spor, istatistiklerden ibaret bir olgu değildir. Federer, tenis tarihinin en başarılı oyuncusu olmayabilir ama bana göre en iyisidir. Çünkü o, kazanırken izleyenlere keyif vermiştir. Kendisinin tenis oynarken izlediği yol, tüm başarılarını olduğundan daha değerli kılmaktadır.

22 Temmuz 2025

Peng Shuai Olayı ve Çin'in Sefaleti

 Her şey, Çinli tenisçi Peng Shuai'ın 2 Kasım 2021 tarihinde Weibo hesabından yaptığı bir paylaşımla başladı. Çiftler klasmanının eski 1 numarası, söz konusu paylaşımında Çin'in eski başbakan yardımcılarından Zhang Gaoli ile yaşadığı gayrimeşru ilişki üzerine birtakım ifşalarda bulunuyordu. Batı basını, bu gelişmeyi haberleştirirken Shuai'ın Gaoli'yi cinsel saldırıyla suçladığını yazdı ama bu doğru değildi. Shuai, Gaoli ile ilişkiye girdiğini belirtse de bunun kendi rızasıyla gerçekleştiğini yazıyordu. Nitekim daha sonra verdiği demeçlerde yazdıklarının yanlış anlaşıldığını ve cinsel saldırıya uğramadığını söyleyecekti. Kendisi, esas olarak partnerinden gördüğü kötü muameleden şikayet ediyordu.

 Patlak veren skandalın ardından Çinli yetkililerin devreye girmesi gecikmedi. İnternetin kontrolünü elinde bulunduran hükümet Shuai'ın paylaşımını dakikalar içinde kaldırdı. Takip eden günlerde Shuai'dan haber alınamayınca bütün dünya ayağa kalktı. İnsanlar, hep bir ağızdan "Peng Shuai nerede?" diye sormaya başladı. Zira Çin diktatörlükle yönetilen bir ülkeydi ve deneyimli tenisçinin başına her türlü musibet gelebilirdi.

 Meselenin dünya gündemine oturmasının ardından Shuai'ın güvende olduğuna dair emareler ortaya çıktı. Çin medyası, kahramanımızın yeni görüntülerini servis etti. Uluslararası Olimpiyat Komitesi de oyuncuyla iki kez görüntülü görüşme yaptığını duyurdu. Ne var ki bunların hiçbiri tatmin edici değildi. Shuai, ne yurt dışına çıkabiliyor ne de herkesin erişebileceği bir kanaldan sesini duyurabiliyordu. Kendisiyle ancak dolaylı yoldan temas kurulabiliyordu. Bunun üzerine Kadınlar Tenis Birliği WTA, 2022 sezonunda Çin'de düzenleyeceği bütün turnuvaları iptal etme kararı aldı. WTA'nın bu ambargosu, bir yıl sonra kaldırılmış olsa da spor kapitalizminin geldiği noktada takdire şayan bir hamleydi.

 Aradan geçen yıllarda konuyla ilgili yeni bir gelişme yaşanmadı. Ancak Shuai vakası, 2020'lerin dünyasında bir utanç vesikası olarak hafızalara kazındı.

 Soğuk Savaş'ın ardından Amerika Birleşik Devletleri'nin dünyada kurduğu kapitalist-emperyalist hegemonyanın Çin tarafından tehdit ediliyor oluşu insanlık açısından son derece olumlu. Bununla birlikte Çin'i bir tür kurtarıcı melek gibi sunmak büyük bir akıl tutulması. Kendi tenisçisinin dünyayla iletişimini kesebilen bir ülkeden yeryüzüne huzur gelmez.

2 Temmuz 2025

Soğuk Savaş'ta Tenis: Navratilova'nın İlticası

  Dünya, ikinci büyük savaşın ardından Amerika Birleşik Devletleri'nin önderlik ettiği kapitalist Batı Bloku ve Sovyetler Birliği'nin güdümündeki sosyalist Doğu Bloku olmak üzere iki kutba ayrılmıştı. Bu ayrışmada Doğu Bloku'nda yer alan Çekoslovakya, tıpkı diğer müttefikleri gibi tam bir Sovyet uydusuydu.

 Sovyetler ile Çekoslovakya arasındaki bağımlılık ilişkisini anlayabilmek için 1968'deki Prag Baharı sürecini incelemek yeterli olacaktır. O yılın başında Çekoslovakya'da iktidara gelen Alexander Dubcek, daha özgür ve demokratik bir ülke yaratmak adına bazı reformlar yapmış ancak bunlar Sovyetler Birliği yönetimini fazlasıyla rahatsız etmişti. Dubcek'in liberalleşme hamlelerinin diğer Doğu Bloku ülkelerine yayılmasından korkan Sovyetler, en nihayetinde binlerce tankıyla Çekoslovakya'yı işgal etmiş ve Dubcek'i görevinden uzaklaştırmıştı.

 Çekoslovakya'ya Sovyetler tarafından dayatılan totaliter rejimin izleri ülkenin tenisinde de rahatlıkla görülebiliyordu. Örneğin Çekoslovak tenisçilerin yurt dışındaki turnuvalara katılmaları federasyon iznine tabiydi. Tenisçilerin hangi ülkelere gidecekleri, gittikleri ülkelerde ne kadar kalacakları ve nasıl davranacakları federasyon tarafından belirleniyordu. Yurt dışına çıkan tenisçilere rejime sadık görevliler eşlik ediyor, böylece kurallara uyulması sağlanıyordu.

 Bir tenisçinin Çekoslovakya'daki baskıcı rejim altında sahip olabileceği kariyerin sınırları vardı. Rejimin kurallarına uyarak Grand Slam kazanabilir veya dünya 1 numarası olabilirdiniz ama tenisin efsaneleri arasına asla giremezdiniz. Çünkü istediğiniz turnuvada oynama özgürlüğünüz yoktu. İşte bu durum, Martina Navratilova'nın Soğuk Savaş'ın gerilimli yıllarında Çekoslovakya'dan ABD'ye iltica etmesine neden oldu.

 Navratilova, 1975 Amerika Açık'ta Chris Evert'a elendiği yarı final maçı sonrası ABD'li yetkililere başvurarak siyasi sığınma talebinde bulundu ve geçici oturum izni aldı. 1981'de ABD vatandaşlığına geçen kahramanımız, kariyeri boyunca teklerde 18 Grand Slam şampiyonluğu elde etti ve adını tenisin efsaneleri arasına yazdırdı. Böyle bir ismi elinden kaçırarak büyük bir prestij kaybına uğrayan Çekoslovakya ise bir daha benzer bir hadiseyi yaşamamak için tenisçilere yönelik kurallarını gevşetti. Onların dünyayı serbestçe dolaşabilmelerine, yabancı ülkelerde ikamet edebilmelerine ve kazançlarının büyük kısmını ellerinde tutabilmelerine imkan tanıdı.

 Bir rejim, insanlara özgür ve adil bir düzen sunabildiği ölçüde başarılıdır. Profesyonel bir tenisçinin yurt dışına çıkışlarını kısıtlamak gibi akıl dışı uygulamalara başvuran rejimlerinse kalıcı olma şansı yoktur. Dolayısıyla Navratilova vakası, bize reel sosyalizmin niçin çöktüğünü de anlatıyor.

9 Haziran 2025

Keramet Tenisin Kendisinde

 Teniste uzun süren ve mücadele yoğunluğu yüksek olan maçlardan pek hoşlanmadığımı daha önce pek çok kez ifade etmiştim. Dün Carlos Alcaraz ile Jannik Sinner arasında oynanan Roland Garros finali de tam olarak böyle bir maça sahne oldu. Ne var ki dördüncü setin sonlarından itibaren yaşananlar bu finale tarihi bir nitelik kazandırdı.

 Sinner, dördüncü sette 5-3'lük skor avantajına sahipken rakibinin servis kullandığı oyunda üst üste üç şampiyonluk puanından faydalanamadı. Daha sonrasında hem şampiyonluk için servis attığı oyunu hem de seti kaybeden İtalyan raket final setine de servisini kırdırarak başladı. Rüzgarı arkasına alan Alcaraz, son sette 5-4 öndeyken şampiyonluk için servis kullandı. Ancak bu defa da Sinner'den bir geri dönüş geldi. En nihayetinde bu epik maçın galibini 10 puan üzerinden oynanan tie-break belirledi ve kazanan taraf Alcaraz oldu.

 Alcaraz ve Sinner, tenis tarihinin drama ve heyecan dozu en yüksek maçlarından birine imza attı. İki oyuncu, yabancıların deyimiyle tam bir "rollercoaster" gösterisi sundu. Daha önce böylesi bir çekişmeye yalnızca 2008 ve 2019 Wimbledon finallerinde tanıklık etmiştim.

 Dünkü final bir kez daha gösterdi ki tenis, maç içinde iniş çıkışların fazlaca yaşandığı bir spor dalı. Dolayısıyla galibiyet veya mağlubiyet senaryoları üzerinden tenisçilere zihinsel güç tayin etmek son derece hatalı bir yaklaşım. Nitekim çelik gibi sinirlere sahip olan Sinner bile şekil A'da görüldüğü üzere avuçlarının içindeki bir maçı kaybedebiliyor.

27 Mayıs 2025

Zverev'in Yıllardır Süren Bekleyişi

 Alexander Zverev, halihazırda Grand Slam kazanamamış en kariyerli tenisçilerden biri, belki de birincisi. ATP Dünya Turu Finalleri ve Olimpiyat Oyunları da dahil olmak üzere pek çok farklı seviyedeki turnuvada şampiyonluğu bulunan Alman raket Grand Slam'lerde ise bir türlü mutlu sona ulaşamadı. Tenis dünyası da son zamanlarda bu durumun nedenlerini sorguluyor.

 Zverev hakkında yapılan yorumların ekseriyeti, kendisinin Grand Slam kazanamamış olmasını zihinsel faktörlere bağlıyor. Bana göre ise esas problem, Alman tenisçinin yeterince agresif oynamaması ve risk almaktan kaçınması. Kahramanımızın bu zaafı, Jannik Sinner'e yenildiği son Avustralya Açık finalinde net bir şekilde ortaya çıkmıştı. Fakat benim Zverev'in pasifliğine dair sunacağım en büyük kanıt, 2022 Roland Garros'ta Rafael Nadal ile oynadığı yarı final maçı olacaktır.

 Söz konusu maçın ilk seti tie-break sonucunda Nadal'ın hanesine yazılırken tie-break'te 6-2 öne geçen Zverev üst üste dört set puanından faydalanamamıştı. İkinci sette de 5-3'lük skor avantajını koruyamayan Alman raket, bir puan esnasında ayak bileğini feci bir şekilde burkmuş ve mücadeleye devam edememişti. Velhasıl Zverev'in bir türlü fişi çekemediği maç, kendisi adına trajik bir şekilde sonuçlanmıştı. 

 Hayatta bazen risk almamak en büyük risktir. Gerektiği zamanlarda alınmayan riskler, Zverev örneğinde de görüldüğü üzere ağır sonuçlar doğurabiliyor. İsviçreli efsane Roger Federer de geçtiğimiz yılki Laver Kupası sırasında Zverev'i yorumlarken bu gerçeğe dikkat çekmişti:

 "Onu izlerken karar anlarında çok pasif ve defansif oynayan birini görüyorum. Oysa dünyanın en iyilerine karşı oynarken inisiyatif almalı ve hücum etmelisiniz. Kendisinin çok fazla eksiği yok. Ancak Grand Slam kazanmak için vuruşlarınıza güvenmeli ve daha ofansif oynamalısınız. Vücudunuzdaki her hücrenin bunun tek doğru yol olduğunu hissetmesi gerekiyor. Şampiyonluk, özellikle de ilk şampiyonluk size kendiliğinden gelmiyor."

 Tüm bunlara rağmen Zverev'in Grand Slam kazanma ihtimali hâlâ yüksek. Kendisi, dördüncü turdan öteye gidemediği Wimbledon haricindeki üç büyük turnuvada ciddi bir şansa sahip. Şayet oyununa risk katsayısı yüksek vuruşları entegre edebilirse en büyük hedefine daha kolay ulaşacaktır. Bu noktada bir antrenör desteği, 28 yaşındaki tenisçi için son derece faydalı olabilir.

17 Mayıs 2025

Agassi'nin İtirafları Bize Ne Anlatmıştı?

 Birleşik Amerikalı eski tenisçi Andre Agassi, kariyerinin bir döneminde uyuşturucu kullandığını ve yetkililere yalan söyleyerek ceza almaktan kurtulduğunu 2009 yılında yayımlanan Open adlı otobiyografisinde itiraf etmişti. Vaktiyle büyük gürültü koparan bu itiraflardan doğru sonuçlar çıkarabilmek için Agassi'nin kendi kitabındaki anlatımlarının iyi irdelenmesi gerekiyor.

 Agassi, uyuşturucuyla kariyerinde dibi gördüğü 1997 yılında tanışıyor. O yılın şubat ayında San Jose'de oynadığı ve yarı finalde elendiği turnuvanın hemen ardından Las Vegas'taki bekar evine geri dönen Agassi, kendisini kötü hissettiği bir sırada asistanının teşvikiyle metamfetamin adıyla bilinen maddeyi kullanıyor. 

 Kitaptaki kronolojiye göre Agassi'nin dopingli çıktığı tarih, 1997'nin kasım ya da aralık ayına tekabül ediyor. Zira kendisi, pozitif test sonucunu ekim ayının sonunda katıldığı Eurocard Açık'tan birkaç hafta sonra öğrendiğini belirtiyor. Bu da bizi Agassi'nin metamfetaminle olan ilişkisinin yaklaşık bir yıl sürdüğü sonucuna götürüyor. Zaten kendisi de konuyla ilgili verdiği muhtelif röportajlarda metamfetamini bir yıl boyunca periyodik olarak kullandığını söylüyor.

 Pozitif test sonucu, Agassi'ye bir ATP yetkilisinden gelen telefonla tebliğ ediliyor. Kendisine idrarında eser miktarda metamfetamine rastlandığı, bu maddenin vücuduna nasıl girdiğini bir mektupla anlatması gerektiği ve maddeyi bilerek kullandıysa disipline sevk edileceği bildiriliyor. Ayrıca metamfetaminin eğlence amaçlı uyuşturucular listesine girdiği ve kullanımının üç aylık bir cezayı gerektirdiği hatırlatılıyor.

 Agassi, ATP'ye gönderdiği mektupta metamfetaminin uyuşturucu bağımlısı bir arkadaşının hazırladığı sodalardan yanlışlıkla içmesi sonucunda vücuduna girdiğini yazıyor. Bu nedenle yetkililerden anlayış beklediğini belirtiyor ve soruşturmanın ileriki safhalarını avukatlarına havale ediyor. En nihayetinde Agassi'nin yalan beyanları bir şekilde kabul görüyor ve kendisine herhangi bir yaptırım uygulanmıyor.

 Tenis kamuoyu, Agassi'nin geçmişte uyuşturucu kullandığını ve doping cezasından kaçınmak için yalana başvurduğunu öğrendiğinde doğal olarak büyük bir hayal kırıklığı yaşadı. Yine de söz konusu günahların Agassi'nin tüm kariyerini şaibeli hâle getirdiğini söylemek pek doğru olmaz. Çünkü kendisi, metamfetamin kullandığı dönemde zaten dibe vurmuş ve sadece bir Challenger şampiyonluğu kazanabilmişti. Ayrıca o vakitler alması gereken üç aylık men cezası, daha sonra yaptığı ihtişamlı geri dönüşü engellemeye yetmezdi.

 Agassi'nin ifşa ettiği bir diğer skandal, işlediği doping suçunun ATP tarafından hasıraltı edilmiş olmasıydı. Üstelik kendisi, bir yıl boyunca uyuşturucu kullanmış olmasına rağmen sadece bir kez radara takılmıştı. Tüm bunlar, dopingle mücadelenin bir vakitler ne kadar gevşek bir şekilde yürütüldüğünü gözler önüne seriyor. Hâl böyleyken Agassi'nin itiraflarının kendisinden çok tenisin itibarını zedelediği rahatlıkla söylenebilir.