15 Ağustos 2013

Azim Mi Dediniz? Marion Bartoli...


 Yeni güne şok bir haberle uyandık bu sabah. Çok değil, daha 40 gün evvel Wimbledon finalinde karşılaştığı Sabine Lisicki'yi korttan silerken yaptığı gibi bu defa da aktif tenis yaşamına nokta koyduğunu açıklayarak herkesi şaşırtmayı başardı Marion Bartoli.

 Kuşkusuz kendisinden büyük bir yetenek olarak bahsedemeyiz. Hatta Wimbledon'da bu yıl elde ettiği zafer olmasaydı tenise vedası birçokları için hiçbir anlam ifade etmeyecekti. Ancak Bartoli'nin her anı ayrı bir azim öyküsü olan tenis yolculuğunda bakmayı bilene çok büyük dersler var.

 İdeallerinin Peşinden Koşan Bir Baba

 Williams kardeşler için Richard Williams veya Maria Sharapova için Yuri Sharapov neyse Bartoli için de babası Walter'ın anlamı aynı. Altı yaşındayken tenise başlattığı kızı için kendi mesleği olan hekimliği bir kenara bırakan Walter, hayatının bundan sonraki dönemini daha önce hiçbir şekilde tecrübe etmediği tenise adadı. Arabasıyla kilometrelerce uzaklıktaki turnuvalara götürdüğü kızının hem koçluğunu hem de menajerliğini üstlendi.

 
Sırf evladına olan tutkusundan dolayı hiçbir geçmişinin olmadığı bir spor dalıyla ilgili saatlerce araştırma yapan Walter, 1992 Roland Garros finalinde seyrettiği Monica Seles'in çift elli forehand tekniğinden etkilendi ve bunu kızına aşıladı. Bu hamle, Bartoli'nin  başlarda oldukça zayıf olan forehand kanadına ilaç gibi geldi.

 Bartoli, antrenmanlarını babası ve erkek kardeşiyle kapalı bir spor salonunda yapıyordu. Kariyeri boyunca ikinci servisleri geri çizginin iki-üç metre içinde karşılamasının temeli de o antrenmanlara dayanıyor. Fransız tenisçi, yıllar sonra bu gerçeği şu şekilde itiraf edecekti:

 "Tenisi yaşadığım yerde öğrendim. Antrenmanlarımı kapalı ve çok amaçlı bir spor salonunda yapıyordum. Burada basketbol ve voleybol da dahil olmak üzere hemen her spor yapılıyordu. En arkada ise bir tırmanış duvarı vardı. O yüzden geri çizginin daha gerisinde oynayamıyordum."

 Doğallığı Başına Bela Oldu

 Babasının tutkusu ile Bartoli'nin gayretli çalışmaları, meyvelerini çok geçmeden vermeye başladı. Bartoli, ülkesi Fransa'da elde ettiği başarıları junior kariyerine de taşıdı ve 2000 yılında Orange Bowl'u, ertesi sene de Amerika Açık'ı kazandı. Ocak 2002'de ise dünya gençler klasmanında 2 numaraya kadar yükseldi.

 2006 sezonunda WTA Turu'ndaki ilk şampiyonluğunu kazanıp dünya sıralamasında da ilk 20'nin içerisine giren Bartoli, artık Fransız tenisinin en önemli isimlerinden biriydi. Ne var ki babası tarafından çalıştırılması Fransa Tenis Federasyonu tarafından hoş karşılanmayınca hak ettiği değeri göremedi. Kendisi, bu durumla ilgili olaraksa şunları söyleyecekti: 

 "12 yaş altı, 14 yaş altı, 16 yaş altı... Hepsinde Fransa şampiyonuydum ama sıralaması benden daha düşük olan oyuncular federasyonla sözleşme imzalarken benim böyle bir hakkım yoktu. Zira antrenörlüğümü babamın yapması hoşlarına gitmiyordu. "

 Bartoli, federasyonun çektiği reste rağmen babasından ayrılmayı bir an olsun aklından geçirmedi. Kariyer basamaklarını hızla tırmanırken prensiplerinden de asla taviz vermeyen Fransız raket, kort dışında da çoğu zaman açık sözlülüğünün kurbanı oldu. Tek sponsoru raket tedarikçisi Prince olan başarılı tenisçi, bir dönem ilk 20'de yer alan oyuncular arasında kıyafet ve ayakkabı masraflarını bizzat kendisi karşılayan tek isimdi.

 Şans Değil, Emeğin Karşılığı

 Bartoli'nin tenis dünyasına adını duyurduğu yıl 2007 oldu. O sene Justine Henin'i dördüncü ve son yenilgisini tattırdığında kendisini Wimbledon finalinde buldu. Ancak karşısına Wimbledon dendiğinde akla gelen ilk isimlerden biri olan Venus Williams çıkınca daha fazlasını yapamadı. Altı sene sonraki turnuvada ise koşullar kupa için çok daha uygun olacaktı.

 32 seri başının yarısından fazlasının üçüncü turu göremeden elendiği tarihin en sürprizlerle dolu Wimbledon'ında kariyerinin ikinci slam finalini gören Bartoli, şampiyonluk maçında de herkesin favorisi olan Sabine Lisicki'yi yüksek konsantrasyonuyla dize getirip mutlu sona ulaştı. Elde ettiği bu zafer, pek çoklarının sandığı gibi bir tesadüf değil, yıllardır aynı azim ve tutkuyla çalışmasının ürünüydü.

 Bartoli tenis yaşamı boyunca hiçbir zaman gösterişli yıldızlardan biri olmadı. Fakat hem sıra dışı stili hem de karakteri itibarı ile nevi şahsına münhasır bir isim olarak hafızalarda yer etti.

8 Ağustos 2013

Federer'in (Bence) En Efsanevi 10 Galibiyeti


 10-) Federer-Sampras 2001 Wimbledon dördüncü turu

 1993 ile 2000 yılları arasında yedi kez tahta çıktığı Wimbledon'da yalnızca bir kez bileği bükülebilen Pete Sampras'ın 2001 senesindeki turnuvada dördüncü tur rakibi 19 yaşındaki Roger Federer'den başkası değildi. Çocukluk kahramanına karşı ilk ve son kez oynama şerefine nail olan Federer çekişmeli mücadeleden beş set sonunda zaferle ayrıldı. Maçın ardından sandalyesine oturduğu esnada döktüğü göz yaşları hem sevinçten hem de çimin kralına duyduğu hürmettendi. O vakte kadar tarihin gördüğü en büyük oyuncu olan Sampras artık bayrağı İsviçreli halefine devretmişti.

 9-) Federer-Hewitt 2004 Amerika Açık finali

 Ekselansları'nın en büyük alametifarikalarından biri de oynadığı tenisle kendi döneminin en iyi oyuncularını bile küçük düşürmesidir. Çocukluktan beri yakın arkadaşı olan Lleyton Hewitt'i yendiği 2004 Amerika Açık finali de bunun bir örneğiydi. O gün Avustralyalı meslektaşını kelimenin tam anlamıyla perişan eden Federer, 6-0 / 7-6(3) / 6-0'lık skorlarla iki seti sıfıra karşı kazanılan ilk Amerika Açık finalini kayıtlara geçirmişti.

 8-) Federer-Björkman 2006 Wimbledon yarı finali

 2006 yılında 34 yaşındayken Wimbledon'da yarı finale kadar yükselen Jonas Björkman'ı bu turda Federer bekliyordu. Yalnızca 77 dakika süren ve 
6-2 / 6-0 / 6-2'lik setlerle sonuçlanan karşılaşma, İsveçliyi Wimbledon tarihinin en ağır yarı final yenilgisini alan oyuncu olarak kayıtlara geçiriyordu.

 7-) Federer-Blake 2006 Masters Cup finali

 Aynı yıl içinde katıldığı 17 turnuvanın 16'sında finale yükselen biri için kelimeler kifayetsiz kalır. Nitekim James Blake de 2006 Masters Cup finalinin ardından aynı şeyleri söylemişti. Federer, rüya gibi geçen sezonun kapanışını da kupayla yapıyordu ve bu kez skor 6-0 / 6-3 / 6-4'tü.

 6-) Federer-Roddick 2007 Avustralya Açık yarı finali

 Andy Roddick gibi bir oyuncuya karşı bir Grand Slam yarı finalinde sadece 83 dakikada 6-4 / 6-0 / 6-2'yle kazanılan bir maç ve üretilen 45 winner... K
arşılaşmanın ardından soluğu soyunma odasında alan Mirka, müstakbel eşine o gün maçı izleyen herkesin aklından geçenleri söylemişti: "Sevgilim, sen manyaksın."

 5-) Federer-Ferrer 2007 Masters Cup finali

 2007 Masters Cup'ta finale yükselen David Ferrer, bunu hem Rafael Nadal hem de Novak Djokovic'i dize getirerek başarmış ve ne kadar formda olduğunu gözler önüne sermişti. Buna rağmen Federer karşısında 
 o da kaderine razı olmaktan kurtulamadı: 6-2 / 6-3 / 6-2.

 4-) Federer-del Potro 2009 Avustralya Açık çeyrek finali

 Dördüncü turda Tomas Berdych'i iki set geriden gelerek yenmesinin ardından Federer'in Avustralya Açık macerasının çeyrek finalde bitebileceği düşünülüyordu. Zira kortun karşısındaki oyuncu bu defa Juan Martin del Potro olacaktı. Ancak iki gün sonra dördüncü turdaki Federer gitmiş, yerine paralel evrenden başka biri gelmişti. Ortaya koyduğu kusursuz performansla herkesi ters köşeye yatıran Ekselansları, 6-3 / 6-0 / 6-0'la koleksiyonuna yeni bir başyapıt daha ekledi ve rakibinin karşılaşma sonrasında ettiği sinkaflı küfrün de hedefi oldu.

 3-) Federer-Haas 2009 Roland Garros dördüncü turu

 Sezon başında Avustralya Açık'ta gördüğü dördüncü tur kabusunun daha beterini bu kez Roland Garros'ta görecekti İsviçreli efsane. Tommy Haas önünde setlerde 2-0, üçüncü sette de 4-3 geride olan Federer, kendi servisinde yüzleştiği servis kırma puanını müthiş bir forehand winner ile çevirdikten sonra adeta şaha kalkacak ve şampiyonluğa giden yolda oldukça kritik bir virajı başarıyla dönecekti.

 2-) Federer-Djokovic 2011 Roland Garros yarı finali

 2011'de terminatörvari bir grafik sergileyerek Roland Garros'a namağlup giden Novak Djokovic'in yenilmezlik serisi yarı finalde bizzat Federer tarafından bozuldu. Ekselansları'nın 7-6(5) / 6-3 / 3-6 / 7-6(5)'yla kazandığı maçın son puanının ardından verdiği reaksiyon ise uzun süre hafızalardan silinmeyecek gibi görünüyor.

 1-) Federer-Nadal 2011 Masters Cup grup maçı

 Uzun bir aradan sonra Grand Slamsiz geçen bir yılın acısını kapalı kort sezonunda gösterdiği müthiş performansla çıkaran tenisin yaşayan efsanesi, gediklisi olduğu sezon sonu turnuvasında ezeli rakibi Rafael Nadal'la aynı gruba düşmüştü. İsviçreli, winner olup yağdığı maçı 6-3 / 6-0 gibi ezici bir skorla kazanmıştı.

20 Temmuz 2013

N'olacak Bu Federer'in Hâli?

  
 Roger Federer, sezon başından bu yana tanınmaz bir hâlde. 10 yıl sonra ilk kez dünya klasmanında beş numaraya gerileyen İsviçrelinin Londra'daki ATP Dünya Turu Finalleri'ne katılması bile tehlikede. Hâl böyle olunca o da kendisinden hiç beklenmeyecek bir şey yaptı ve Wimbledon'ın ardından Kuzey Amerika sert kort sezonunu beklemek yerine düşük profilli toprak kort turnuvalarında oynamayı seçti. Bu hamlenin bir diğer amacı da kafa boyunu 98 inçe çıkardığı yeni raketlerini denemekti.

 Gelgelelim Hamburg'da yine kötü bir turnuva çıkardı maestro. Düşe kalka geldiği yarı finalde ilk 100 dışından bir rakete karşı set dahi alamadan eleniverdi. Kendisinden son bir şarkı bekleyen hayranlarını ve tenisseverleri yine ümitsizliğe gark eyledi.

 Ekselansları raketini modifiye etti etmesine ama bu değişimin dertleri bitirmeyeceğinin kendisi de farkında olsa gerek. Yanlış anlaşılmasın, elbette yeni raketi sayesinde basit hatalarını biraz daha aşağıya çekecektir. Fakat çareyi sadece bunda aramak, kanseri aspirinle tedavi etmeye çalışmak gibi nafile bir çaba olur.

 Federer'in reaksiyonlarının geçtiğimiz yılın sonlarından itibaren yavaşladığını daha önceki yazılarımızın birinde belirtmiştik. Birkaç gün evvel ortaya çıkan bir istatistiki veri de bu tespitimizi doğruladı. Buna göre Ekselansları'nın reaksiyon hızı, bu sene %20 ile %40 arasında bir düşüş göstermiş.

 Unutmayalım ki Federer de herkes gibi yaşlanan bir insan. Zamanın akışını tersine çeviremeyeceğimize göre onu izleyebileceğimiz kısıtlı sürenin tadını çıkarmaya çalışalım.

21 Haziran 2013

Wimbledon Yerine Akdeniz Oyunları'nı Seçen Akıl(!)


 Memlekette şu aralar öyle akla hayale gelmeyecek saçmalıklar yaşanıyor ki insanın gerçekten nutku tutuluyor.
Marsel İlhan'ın Akdeniz Oyunları'nda kazanacağı kıytırık bir madalya için Wimbledon'a katılmaktan vazgeçirilmesi de bu duruma verilebilecek bir  başka örnek oldu.

 Neden kıytırık diyorum? Çünkü ana tablodaki tenisçi sayısı yalnızca sekiz. Üstelik katılan oyuncuların hepsi isimsiz. Zaten oyunların son ayağı olan 2009 Pescara'daki 1 numaralı seri başı da o dönem dünya sıralamasında 186. sırada bulunan Marsel'den başkası değil. İşte böyle bir organizasyon Wimbledon'a tercih edildi, daha doğrusu ettirildi.

 Ülkeye hizmet etmekten ziyade oturduğu koltuğu düşünen pek değerli büyüklerimiz, Marsel'e "Bak, aldığın sonuçlar ortada. Wimbledon gibi gereksiz hülyalara kapılma. Gel şurada bir madalya taktırıver boynuna da bir işe yara." demiş olmalı. Bu akıl tutulmasının başka bir izahı yok.

 Ne diyelim? Hayırlı uğurlu olsun. Grand Slam harici en prestijli turnuvanın ev sahipliğini alıp ödül seremonisine Ulaştırma Bakanı'nı çağıran bir ülkede normal şeyler bunlar. Kim düşündüyse aklıyla bin yaşasın!

4 Haziran 2013

Form Geçici, Klas Kalıcıdır: Tommy Haas


 35 yaşındaki bir tenisçinin bir Grand Slam turnuvasında çeyrek finale yükselmesi bizatihi büyük bir başarı. Tommy Haas'ın bunu yapış şekli ise bana sorarsanız daha da hayret edilecek cinsten. John Isner'a karşı 13. maç puanının ardından kazanabildiği beş setlik muazzam düellonun teri soğumadan Mikhail Youzhny gibi bir oyuncuyu 6-1 / 6-1 / 6-3'le evire çevire yenmesi kendisinin kalitesi hakkında yeterince şey söylüyor. Ne var ki Alman raket, bu kaliteye yaraşır bir kariyere bir türlü sahip olamadı.

 1996'da profesyonelliğe adımını atan Haas, üç yıl sonra ilk ATP şampiyonluğunu elde edip Avustralya Açık'ta da yarı finale çıktığında geleceğin en büyük yıldızlarından biri olarak gösteriliyordu. 2000 sezonunu kupasız tamamlayan yetenekli tenisçi, o sene Sidney'de düzenlenen Olimpiyat Oyunları'nın finalinde Yevgeny Kafelnikov'a beş setlik bir maçın ardından yenilecek ve altın madalyayı kıl payı kaçıracaktı. Yıldız isim, ertesi sene 
kariyerinin ilk Masters zaferine Stuttgart'ta ulaşırken müzesine dört kupa daha ekliyordu.

 Her Şeyin Başladığı ve Bittiği Yıl: 2002

 Peş peşe aldığı başarılı sonuçlar Haas'ı 13 Mayıs 2002 tarihinde açıklanan dünya sıralamasında 2 numaraya taşıyacaktı. Ne var ki Alman raket, işte tam da bu sırada ailesinin geçirdiği bir
 trafik kazasıyla sarsıldı. Babasını komaya sokan bu trajik olay yüzünden çok daha büyük başarılara yelken açtığı bir dönemde kariyerini ikinci plana atmak zorunda kalan Haas, bu da yetmezmiş gibi bir de omzundan ağır bir sakatlık geçirdi. 2003 sezonunu pas geçen yetenekli oyuncu, Şubat 2004'te yeniden raket sallamaya başladığında ise artık dünya klasmanının dışındaydı.
 
 Almanların Boris Becker-Michael Stich ikilisinden sonra gördüğü en büyük yıldız olan Haas, yukarıda bahsettiğimiz çalkantılı sürece gelene kadar Andy Roddick'e 3-0, Jim Courier'a 2-0, Roger Federer ve Marat Safin'e de 2-1'lik bir üstünlük kurmuştu. O vakitler gelmiş geçmiş en büyük oyuncu olarak kabul gören Pete Sampras ile olan maç kaydı ise 5-5'ti.

 Haas, her ne kadar potansiyelinin karşılığını alamamış bir oyuncu olarak kalsa da kariyerinin ikinci döneminde de güçlü servisleri, vuruş çeşitliliği, muazzam backhand'i ve kortun her noktasını kullanabilmesiyle büyük oyuncuların başına bela açmaya devam etti. Çim zeminde Novak Djokovic ve Roger Federer'i yenerek kupalar kaldıran eski 2 numara, 2009 Roland Garros dördüncü turunda ise neredeyse tenis tarihini değiştiriyordu. O turnuvada şampiyonluğa ulaşarak kariyer slam'ini tamamlayan Federer karşısında ilk iki seti alan Haas, üçüncü sette de 4-3 öndeyken yakaladığı servis kırma puanını değerlendirebilseydi servislerini maç için kullanacaktı ama olmadı. 

 Veteran raket, an itibarı ile dört büyük turnuvada da çeyrek final gören az sayıdaki tenisçiden biri. Kariyeri formunun zirvesindeyken mahvolsa da klası hâlâ yerinde.

20 Mayıs 2013

Kadın Tenisi: Serena Williams ve Diğerleri


 Kadınlar tenisinin zirvesindeki isim olan Serena Williams için 2013, göz kamaştırıcı kariyerindeki özel yıllardan birine sahne oluyor. Bir hafta arayla önce Madrid Açık'ta Maria Sharapova'yı, ardından da Roma Açık'ta Victoria Azarenka'yı kelimenin tam anlamıyla tarumar eden 15 Grand Slam şampiyonu, bu performansıyla sezonun ikinci Grand Slam'i olan Roland Garros'un en büyük favorisi olarak görünüyor. Sıralamada kendisinden hemen sonra gelen rakiplerine karşı kurduğu ezici üstünlük, Birleşik Amerikalı raket ile turun diğer oyuncuları arasındaki sıklet farkını da apaçık gözler önüne seriyor.

 Halihazırda Serena'nın antrenörlüğünü yapmakta olan Patrick Mouratoglou, geçtiğimiz günlerde Eurosport'un Fransa edisyonu için kendi öğrencisini analiz ettiği bir yazı kaleme aldı. Fransız çalıştırıcının "Serena n'est pas infaillible" (Serena kusursuz değil) başlıklı makalesindeki şu tespiti çok çarpıcı: "Serena turnuva ayırt etmeksizin oynuyor. Geçmiş yıllarda durum böyle değildi."

 Sezon başından bu yana kadarki süreci incelediğimizde de Mouratoglou'nun ne kadar isabetli bir yorum yaptığını görebiliyoruz. Bu yıl sırasıyla Brisbane, Miami, Charleston, Madrid ve Roma'da mutlu sona ulaşan Williams, oynadığı son 24 maçta yenilgi yüzü görmezken hatırı sayılır bir süredir de 1 numaralı koltuğun sahibi. Bu da bir zamanlar Grand Slam'ler haricinde nadiren turnuva oynayan Serena açısından çok ciddi bir değişime tekabül ediyor.

 Birleşik Amerikalının WTA Turu'ndaki dominasyonu, tenise salt rekabet üzerinden yaklaşanları memnun etmeyebilir. Fakat bu noktada Masha ve Vika'yı suçlamanın anlamı yok. Zira vuruş gücüne dayalı, agresif bir stile sahip olan bu iki oyuncu, üstün fiziksel gücü sayesinde aynı tenisi kendilerinden birkaç gömlek daha iyi oynayan bir isimle rekabet ediyor.

 Teniste rakibinizi yenmenin yolu, ona oyunun bir ve yahut daha çok departmanında üstünlük sağlamaktan geçer. Başka bir deyişle oyunun hiçbir yönünde karşınızdaki oyuncudan iyi değilseniz kaderinize razı olmak zorundasınız. İşte diğer tenisçilerin Serena karşısında düştüğü durum da tam olarak bu. 

 Her ne kadar Serena kendi tarzının bir numaralı ismi olsa da Mouratoglou'nun da dediği gibi kusursuz bir raket değil. Teknik beceri gerektiren vuruşlarda görece zayıf bir görüntü çizen Birleşik Amerikalıyı alt edebilmenin en kolay yolu, vuruş gücünden ziyade çeşitliliğine dayalı, taktiksel bir oyundan geçiyor. Ancak Martina Hingis ve Justine Henin'den sonra bu şekilde oynayan tek bir üst düzey raket dahi çıkmadı. Hâl böyleyken Serena'nın kesesini doldurmaya son sürat devam etmesi pek işten değil.

10 Mayıs 2013

Federer'in Oyunu Alarm Veriyor


 Tenisin yaşayan efsanesi Roger Federer, dün Kei Nishikori karşısında oldukça kötü bir maç çıkararak sürpriz bir yenilgi aldı. Normal koşullarda bu mağlubiyet, üzerinde çok fazla durmayı gerektirecek bir sonuç değil. Zira istisnasız her oyuncu yılın belli dönemlerinde bu tip neticelerle karşılaşabilir. Kaldı ki kortlardan iki ay uzak kalmış bir tenisçinin çıktığı ilk turnuvada randıman verememiş olması da son derece normaldir. Ancak sıkıntı şu ki  Federer, oyunun bir departmanında hayati bir gerileme yaşıyor. Başkalarının ne düşündüğünü bilmiyorum ama beni kaygılandıran esas husus bu. 

 Geçtiğimiz hafta yaptığım uzun soluklu Maria Sharapova analizinde reaksiyon süresinin önemini vurgulamaya çalışmıştım. Tekrar hatırlatmak gerekirse
 reaksiyon hızının düşüklüğü, topun arkasına zamanında geçmenizi, dolayısıyla ideal pozisyonda vuruş yapmanızı engelleyen bir durum. Bu da normale göre daha çok basit hata yapmanıza ve daha az winner üretmenize neden olur. Ayrıca oyunun savunma yönünde açık verir, normalde çıkarılabilecek toplara raket uzatamaz hâle gelirsiniz. 

 Federer'in reaksiyonlarının yavaşladığını gözlemlediğim ilk maç, Novak Djokovic'e iki sette kaybettiği sezon sonu turnuvası finaliydi. Belki de alabileceği bir maçı tuhaf bir şekilde yitirmesi nedeniyle bunun üzerinde fazla durmamıştım. Ancak bu sezon itibarı ile İsviçrelinin 
reaksiyon hızının yaşının ilerlemesine bağlı olarak düştüğüne bütünüyle kani olduğumu söyleyebilirim. Bir yıl öncesine kadar rahatlıkla karşıladığı topları artık geri çeviremediğini görüyorum Ekselansları'nın.

 Yukarıda anlattığım durum, enseyi karartacağımız manasına gelmiyor elbette. Her ne olursa olsun 31 yaşında Grand Slam kazanıp yeniden 1 numaraya yükselmeyi başarabilmiş bir oyuncudan söz ediyoruz. Federer, hâlâ Grand Slam turnuvalarında en büyük favorilerden biridir ve Wimbledon'ı kazanabilmek adına da ciddi bir şansa sahiptir. Bunun aksini iddia edenlere onun tenisinin zaten fiziksel güç üzerine kurulu olmadığını bir kez daha hatırlatmak gerekiyor. 

 Israrla emeklilikten dem vuranlar içinse söylenecek bir şey yok. Defalarca bizzat Federer tarafından aksi ispat edilmesine rağmen hâlâ aynı yanlışta diretmek, cevap iktiza eden bir hadise değil çünkü. Son tahlilde " Bu sporu kimse benden daha fazla sevemez. Bunun için de pek çok fedakarlık yapıyorum. Ancak karşılığını aldıkça da bırakmak istemiyorum.'' diyen Ekselansları için her yenilgiden sonra emekliliği konuşmak abesle iştigal.

28 Nisan 2013

Sharapova'nın İlham Veren Dönüşümü


 Toprak kort sezonuna geçtiğimiz yıl elde ettiği yüksek puanları koruma parolasıyla başlayan Maria Sharapova'nın bu yoldaki ilk durağı Stuttgart'tı. Rus yıldız, son şampiyon unvanıyla yarıştığı turnuvada oyun seviyesi olarak bıraktığı yerde değildi. 

 İlk maçında Lucie Safarova'yı üç sette geçen dünya 2 numarası, çeyrek finalde de Ana Ivanovic'e aynı tarifeyi uygularken vasat bir oyun sergilemişti. Yarı finaldeki rakipse ev sahibi ülkeden Angelique Kerber'di. İlk iki maçına kıyasla biraz daha derli toplu bir görüntü çizen Sharapova, mücadeleyi kazanıyor ama final seti oynamaktan yine kurtulamıyordu. Rus tenisçi, final yolundaki tüm engelleri üç sette aşabilirken şampiyonluk için karşılaşacağı Na Li ise tek set dahi kaybetmemişti.


 Final müsabakası öncesinde Çinli raket biraz daha öne çıkan taraftı. 1.72'lik boyu ve ayaklarının çabukluğuyla Atom Karınca'yı andıran Li'nin gerek form durumu gerekse de oyun stili itibarı ile Sharapova'nın başını arıtabileceği tecrübeyle sabitti. Fakat evdeki hesap çarşıya uymadı. Maria, 6-4 / 6-3'lük setlerle ipi göğüslerken h
iç de iyi oynamadığı bir haftanın kapanışını kupayla yaparak rüştünü bir kez daha ispat ediyordu.

 Müthiş İstikrar


 Bu sezon Avustralya Açık, Doha, Indian Wells, Miami ve son olarak da Stuttgart'ta boy gösteren Sharapova, bu beş turnuvadan iki şampiyonluk, bir final, iki de yarı final çıkardı. Kariyerinin omuz sakatlığından önceki döneminde dalgalı grafiklerine alışkın olduğumuz Rus tenisçi, 2012'nin başından bu yana yalnızca bir turnuvaya çeyrek finalden önce havlu attı. O da Sabine Lisicki'ye dördüncü turda elendiği son Wimbledon'dı.

 Buz Üstündeki İnekten Claypova'ya


 Masha'nın geçirdiği dönüşüm, yakaladığı istikrarla da sınırlı değil. Yıllar önce verdiği bir demeçte "Toprak kortta oynarken kendimi buz üstündeki inek gibi hissediyorum." diyen güzel tenisçi, halihazırda kadınlar turunun belki de en iyi toprak kort oyuncusu konumunda. Kariyerinin ilk bölümünde toprak kortta yalnızca bir kez kupa kaldırabilen Sharapova, geri dönüşünden sonraki 10 turnuva zaferinin altısını bu zeminde elde etti. Bu dramatik değişim,
 bir zamanlar hiç hazzetmediği toprak zemine tam anlamıyla uyum sağlamasının bir sonucu.

 Omuz sakatlığından önceki dönemde tipik bir hızlı zemin oyuncusu olan Masha'nın şu anda kendisini en rahat hissettiği kort tipi toprak. Çünkü bu zeminin oyunculara tanıdığı ekstra reaksiyon süresi, Rus yıldızın savunma kalitesini artırdığı gibi risk katsayısı yüksek hücum vuruşlarını da daha iyi hazırlamasını sağlıyor. Bu da daha çok winner ve daha az basit hata anlamına geliyor. 

 Geçirdiği omuz sakatlığı sonrası servisi kelimenin tam manasıyla çöken Sharapova'nın maç başına 20 çift hata yaptığı kabus dolu günleri geride bırakıp yeniden tenisin zirvesine yükselmesi ve bunu bir zamanlar en kötü oynadığı zeminde başarması gerçekten ilham verici bir hikaye.

21 Nisan 2013

Masters Koleksiyoneri Djokovic


 Davis Kupası'nda çıktığı maçta ayak bileğini burkan Novak Djokovic için toprak kort sezonu olabilecek en kötü senaryolardan biriyle başlamıştı. Karşılaşma sonrası gözyaşlarına hakim olamayan Nole'nin sakatlığından son derece tedirgin olduğu gün gibi ortadaydı. Sezon sonuna kadar kapanması oldukça güç gibi görünen bir puan farkıyla zirvede olan Sırp tenisçinin sıralamayla ilgili bir kaygısı yoktu. Fakat uzun süreli bir sakatlık, bu sezonki ana hedefi olan Roland Garros'u tehlikeye atabilirdi.
   
 Ha çekildi ha çekilecek derken en nihayetinde Monte Carlo'da yer alacağını açıklayan Novak, zorlu engelleri bir bir aşarak finalde turnuvanın tapusunu elinde bulunduran Rafael Nadal'ın karşısına dikiliverdi.
  
 Mücadeleye hızlı başlayan dünya 1 numarası, ilk beş oyunu kazanarak açılış setini kolayladı. Setin kalan bölümünde Rafa tipik direnişini gösterdi ama Djokovic bir geri dönüşe müsaade etmedi. İkinci set ise görece daha başa baştı. Tie-break'te rakibine göz açtırmayan Sırp raket 6-2 ve 7-6(1)'yla ipi göğüsleyen taraf oldu. Maç sonu istatistiklerinde Nadal'ın ilk ve ikinci servislerinden puan çıkarma oranlarındaki düşüklük göze çarpıyordu. İspanyol'un görece zayıf servisiyle Djoko'nun en etkili silahlarından biri olan güçlü return'ü birleşince ortaya böyle bir tablo çıkmıştı.

 Karşılaşma, iki raketin son yıllarda oynadığı sayısız maçın bir tekrarı hüviyetindeydi. Oyuncular birbirlerini hem fiziksel hem de zihinsel olarak sonuna kadar zorladı, teslim bayrağını çekense toprağın ağası oldu. Bunun haricinde korttaki tenisin göze hitap eder bir tarafı yoktu.
  
 Monte Carlo'da ilk kez mutlu sona ulaşan Djokovic'in Masters koleksiyonunu  tamamlamak için artık tek eksiği kaldı: Cincinnati.
 Nadal ise bu turnuvada 10 yıl sonra ilk kez yenildi. Seriler de böyle işte, bir gün elbet son buluyor. Fakat maharet, bir seriyi sonlandırmakta değil, yakalamakta.