31 Mart 2022

Eşit Para Ödülü Bir Devrim Kazanımıdır

 Grand Slam turnuvalarındaki eşit para ödülü uygulaması, istisnasız her yıl cinsiyetçi birileri tarafından tartışmaya açılıyor. Geleneği bu sene sürdüren isimse Stefanos Tsitsipas oldu. Yunan tenisçi, kendileriyle aynı parayı kazanan kadın meslektaşlarının da maçlarını beş set üzerinden oynayabileceğini buyurdu. Eşit para ödülü karşıtları tarafından öne sürülen bu ve bunun gibi daha pek çok teze tek tek yanıt vermek mümkün. Ancak bu mesele, tarihsel arka planına bakılmadan tam olarak anlaşılamaz.

 Teniste 1968 itibarı ile Grand Slam turnuvalarının profesyonel oyunculara kapılarını açmasının ardından ilk büyük çatışma para ödülleri konusunda yaşandı. Billie Jean King'in başını çektiği dokuz oyuncu, beraber yarıştıkları turnuvalarda erkek meslektaşlarının 10'da biri kadar ödül alabildikleri adaletsiz düzene karşı bayrak açarak bugünkü WTA'nın kurulmasına gidecek süreci başlatmış oldu.

 Adına Original 9 denilen devrimci kadın tenisçiler, hemcinslerinin bu spordan hayatını kazanabilecekleri bağımsız bir oluşum yaratmak için yola çıkmışlardı. Kariyerlerini tehlikeye atmışlar ve Birleşik Devletler Tenis Federasyonu USLTA tarafından kara listeye alınmışlardı ama kaybedecek bir şeyleri de yoktu. 1970 yılında Houstan'da bir sigara firmasının sponsorluğunda düzenledikleri turnuva beklenen ilgiyi görünce ertesi yıl Virginia Slims Circuit adlı ilk sezonluk turlarına sahip oldular. 1973'te WTA'nın kurulmasıyla kadın tenisi tek bir çatı altında toplanırken aynı sene Amerika Açık da dağıttığı para ödüllerini eşitlediğini duyuruyordu. 

 Diğer majör turnuvaların eşit ücret tarifesini benimsemesi ise Amerika Açık'ınki kadar hızlı olmadı. Tenisin en prestijli turnuvası olarak görülen Wimbledon, kadın ve erkek tenisçilere verdiği para ödülleri arasındaki sembolik farkı 2007'ye kadar inatla sürdürerek namına pek de yakışan bir tutuculuk örneği sergiledi. İngilizler, Venus Williams'ın açıktan yürüttüğü kampanyanın sonucunda nihayet pes etti ve 34 yıl içinde tüm Grand Slam'ler eşit para ödülü uygulamasına geçmiş oldu.

 Son tahlilde kadın tenisçiler, bugün sahip oldukları haklara birilerinin lütfuyla değil, on yıllara yayılan çok çetin bir mücadeleyle ulaştı. Dolayısıyla birkaç kendini bilmez geri kafalının lafıyla bunlardan vazgeçilmesinin mümkünatı yok. Kadın ve erkeklerin geliri birlikte ürettiği ve statüsü ATP ve WTA nezdinde aynı olan tüm turnuvalarda para ödülleri ilelebet eşit olacaktır ve olmalıdır. 

15 Mart 2022

Osaka'ya Yapılan Tenis Terbiyesizliğidir

 Şımarık, mızmız, kaprisli... Naomi Osaka, geçtiğimiz sezon Roland Garros'ta basın toplantılarına katılmama kararı aldığından beri bu tip sıfatlarla yaftalanıyor. Hele bir de dört Grand Slam kazanıp dünya 1 numarası olmuş bir tenisçinin tenisçiliğini sorgulamaya kalkanlar var ki onlar için zaten kelimeler kifayetsiz. Tam bir cahil küstahlığı.

 Japon raket, Indian Wells ikinci turunda Veronika Kudermetova'ya iki sette yenildiği maç sırasında bir seyircinin kendisine yönelik sözlü tacizine verdiği reaksiyonla bir kez daha gündeme oturdu. Kendisine vurmak için tetikte bekleyen sosyal medya infazcılarına aradıkları fırsatı vermiş oldu.

 Kuşkusuz işin ağlama boyutuna varması, Osaka'nın zihinsel açıdan kendi seviyesindeki bir oyuncuya yakışmayacak kadar zayıf olduğunu gösteriyor. Ancak bu durum, gösterdiği tepkinin haksız olduğu manasına gelmiyor. Bu kadar kırılgansa tenis oynamayı bıraksın diyenlerin fena hâlde yanıldıkları bir nokta var.

 Tenise ilgisi en asgari düzeyde olan biri bile bu sporun konsantrasyona dayandığını ve tribündeki izleyicinin korttaki oyuncuyu en ufak bir şekilde rahatsız etme hakkının bulunmadığını bilir. Bu en temel kuralın çiğnendiği durumlarda ise tenisçilerin reaksiyon göstermesi kaçınılmazdır. Robotik vasıflarına rağmen Roger Federer, Rafael Nadal ve Novak Djokovic üçlüsü dahi dikkatlerini dağıtan en ufak bir harekette seyirciyle hırlaşabiliyorken Osaka'nın kendisine yönelik aşağılayıcı bir sözü kafasına takması gayet normal. Anormal olan, uzun süre bunun etkisinden çıkamaması.

 Bir seyircinin bir tenisçiye "You suck!" diye bağırmasının teniste yeri olmayan, terbiyesizce bir davranış olduğunu söylemeden Osaka'yı eleştiren herkes bilerek veya bilmeyerek bu sporun yozlaşmasına hizmet ediyor. Bu hikayede kınanması gereken kişi Osaka değil, ona hakaret eden seyirci olmalı.

11 Ocak 2022

İki Suç Ortağı: Djokovic ve Tiley

 Novak Djokovic'in Melbourne Havaalanı'nda alıkonulmasıyla başlayan rezillikler silsilesi boyunca ortaya saçılan belge ve bilgiler, Sırp tenisçiye Avustralya Açık tarafından tanınan aşı muafiyetinin nasıl bir dalavere olduğunu fazlasıyla kanıtladı.

 Djokovic'in 16 Aralık 2021 tarihli PCR testinin pozitif çıkması sayesinde muafiyetten faydalandığı söylenmişti. Oysa kendisi, karantinada olması gereken günlerde kendi adını taşıyan tenis merkezinde küçük çocuklarla maskesiz bir şekilde fotoğraflar çektirmiş ve L'Equipe gazetesine röportaj vermiş. Tüm bunlar, söz konusu testin sahte olduğunu gösteriyor. Ne var ki buradaki tek suçlu Djokovic değil. Aşı muafiyeti için son başvuru tarihini 10 Aralık olarak duyuran Avustralya Açık yönetimi de 16'sındaki bir testi kabul ederek açık bir usulsüzlük yapmış.

 Hikayedeki bir diğer yalan, Djokovic'in Avustralya'ya seyahat etmek için doldurduğu formda gizli. Sırp tenisçi, uçuşundan önceki son 14 gün içerisinde ülke değiştirmediğini belirtmiş. Ancak aynı zaman aralığında Belgrad'dan İspanya'ya gittiği kanıtlarıyla ortada.

 Gelinen noktada Melbourne'deki mahkemenin vereceği kararın ya da Avustralya Göç Bakanı'nın nihai hükmünün bir anlamı kalmadı. Ortada düzenbazlık yapan bir tenisçi ve ona ticari kaygılarla iltimas geçen bir Grand Slam yönetimi mevcut. Buna rağmen ne Avustralya Açık Direktörü Craig Tiley görevinden istifa etti ne de Djokovic turnuvadan kendi rızasıyla çekildi.

 Spor kapitalizminin çarkları kirlidir. Bazen birileri bu çarklara çomak sokar ve tüm pislikler etrafa saçılır. Melbourne'de son birkaç gündür yaşananlar da bundan ibaret.

 Şu saatten sonra Djokovic'in kendisini sevmeyenlerden şikayet etme hakkı yok. Zatıalileri, muhtemelen tarihin en başarılı tenisçisi olacak. Fakat Stefan Edberg, Pete Sampras ve Roger Federer gibi karakterleriyle abidevileşmiş sporcuların liginde asla yer alamayacak. 

4 Ocak 2022

Muafiyeti Alan Kılıfını Hazırlar

 Bir süredir tenis dünyasında cevabı en çok merak edilen soru Novak Djokovic'in Avustralya Açık'ta oynayıp oynamayacağıydı. Sırp tenisçi, bugün yaptığı açıklamayla herkesin merakını giderdi ve tıbbi muafiyet sayesinde sezonun ilk Grand Slam'ine katılacağını duyurdu. Gelgelelim, kendisine tanınan muafiyetin geçerli bir sebebe dayandığına inanmak zor.

 Avustralya Açık'a ev sahipliği yapan Victoria eyaleti, aşı muafiyeti için aşağıdaki beş şarttan en az birinin karşılanmasını talep ediyor:

 1-Son üç ay içinde inflamatuar kalp hastalığı geçirmiş olmak
 2-Ciddi akut hastalık
 3-Son altı ay içinde koronavirüs testinin pozitif çıkması
 4-Bir önceki aşı dozuna bağlı ciddi fiziksel rahatsızlık
 5-Aşı esnasında kendisi ve etraftakiler için risk içermek

 Yukarıdaki şartlardan ilkini sağlayan bir kişinin profesyonel sporla iştigal etmesi mümkün değil. Djokovic'in son altı ay içinde koronavirüse yakalanmadığını ve aşı olmadığını göz önüne alırsak üçüncü ve dördüncü şartlar da eleniyor. Bu durumda dünya 1 numarasının esrarengiz bir akut rahatsızlığı ya da zihinsel bir sorunu olduğu ortaya çıkıyor. Ben dahil pek çok kişiye daha makul gelen senaryo ise kendisi ve Avustralya Açık yönetiminin dalavere çevirmiş olması.

 Koronavirüs pandemisinin henüz ilk aylarında aşı olmayacağını ilan eden birinin aradan geçen bunca zamanın ardından aşının kendisi için sakıncalı olduğunu keşfetmesi hiç inandırıcı değil. Bu mazeret, gerçek olsaydı şimdiye dek çoktan açıklanırdı.

 Djokovic'in hangi gerekçeyle aşı zorunluluğundan muaf tutulduğunu kendisi açıklamadıkça öğrenemeyeceğiz. Oysa tenisçilere aşı şartı koşan bir turnuvanın tanıdığı muafiyetlerin gerekçelerini de şeffaflık ilkesi gereği kamuoyuyla paylaşması gerekirdi. Zira adaletin söz konusu olduğu bir durumda kişisel verilerin gizliliği ilkesinin arkasına saklanılamaz. Saklanılırsa da şaibe dedikodularının önü alınamaz.

 Bu vesileyle spor kapitalizminin mide bulandırıcı uygulamalarından birine daha tanıklık ettik. Saflık bizde ki Grand Slam gibi rant cennetlerinden hile hurdasız işler bekliyoruz. Daha çok bekleriz. 

8 Kasım 2021

Çağla, Doping ve Şeffaflık

  Doping testi pozitif çıkan bir sporcu, kamuoyu tarafından anında hileci olarak damgalanır. Gelgelelim bu damgalamanın günümüz şartlarında hiçbir geçerliliği yok. Zira yasaklı maddelerin kapsamı o kadar genişledi ki sporcuların masum bir hata sonucu dopinge bulaşma ihtimalleri oldukça yükseldi. Hâl böyleyken her doping vakasını kendi özelinde değerlendirmek gerekiyor. 

 Geçtiğimiz günlerde doping nedeniyle lisansı askıya alınan Çağla Büyükakçay'ın performans artırmaya teşebbüs ettiğini düşünmüyorum. Zaten idrarında rastlanan yasaklı maddeyi doğrudan temin etmesinin mümkün olmadığı anlaşılıyor. Dolayısıyla milli tenisçimizin kendisinden kaynaklı olmayan bir nedenden ötürü yasaklı maddeyi vücuduna almış olma ihtimali çok yüksek.

 Öte yandan dünya tenisini yönetenlerin doping konusundaki sicili Çağla'nınki kadar temiz değil. Nitekim tenis çevrelerinde bir vakitler "silent ban" adında yaygın bir söylenti mevcuttu. Türkçede sessiz men cezası anlamına gelen bu kavram, doping testi pozitif çıkan bir tenisçinin cezasını gizli bir şekilde çekmesine dayanıyor. Bu senaryoda kamuoyuna sakatlık süsü verildiği iddia ediliyor.

 Silent ban iddialarını alevlendiren olay 2013'te yaşandı. O yılın mayıs ayında girdiği bir doping testinin pozitif çıktığını haber alan Marin Cilic, Wimbledon ikinci turunda oynayacağı maçtan dizindeki sakatlığı gerekçe göstererek çekildi ve tenise bir süre ara verdi. Ancak Hırvat medyası, Cilic'in kortlardan uzak kalmasının asıl nedenini ortaya çıkarınca eleştiri okları Uluslararası Tenis Federasyonu ITF'ye çevrildi. O dönemki yönetmelik gereği Cilic hakkındaki resmi açıklama için yasal sürecin bitmesini bekleyen ITF, daha sonrasında oyuncuya verdiği cezayı duyurdu ama Hırvat medyasındaki haberler çıkmasaydı olay halının altına süpürülür müydü sorusu akılları kurcalamaya devam etti. Vaktiyle Fransızlar da Rafael Nadal'ın sakatlık nedeniyle uzun süre kortlardan uzak kaldığı dönemde aslında doping cezası çektiğini iddia etmişti.

 ITF, 2016 yılının sonlarına doğru silent ban dedikodularına son veren bir düzenleme yaptı ve doping nedeniyle lisansı geçici olarak askıya alınan tüm oyuncuları resmi sitesinden duyuracağını ilan etti. Bu düzenleme, aynı yıl içinde dopingli çıkan Maria Sharapova'nın olayı ITF'den önce kamuoyuyla paylaşmasının ve sakatlık bahanesinin arkasına saklanmayacağını söylemesinin bir sonucuydu.

 Demem o ki tenis dünyası, Çağla'da yasaklı maddeye rastlandığını öğrenmemizi sağlayan şeffaflık anlayışına henüz yeni ulaştı. Bunun için de pek çok badirenin atlatılması gerekti. Ne diyelim? Darısı günlerdir sus pus olan Türkiye Tenis Federasyonu'nun başına.

2 Haziran 2021

Osaka Spor Kapitalizmine Çomak Sokarsa...

 Naomi Osaka'nın Roland Garros'a birkaç gün kala basın toplantılarına katılmayacağını duyurmasıyla başlayan ve hemen akabinde aldığı ölçüsüz tepkiler nedeniyle turnuvadan çekilmesiyle biten süreç bu yılki Roland Garros'a damgasını vurdu. Olayın kopardığı gürültü ise medyanın spor kapitalizmi açısından ne kadar hayati bir öneme sahip olduğunu gösterdi. 

 Medya sektörünün içinde hasbelkader bulunmuş biri olarak gazetecilerin Osaka'yı linç etmelerine şaşırmadım. Çünkü bu arkadaşlar, kendilerini dev aynasında görmeleriyle ünlüdür. Kendi çaplarına bakmadan tenisçilerle dalga geçmeye, hatta onlardan hesap sormaya kalkarlar. Osaka'nın yaptığı gibi kendilerine gerçek ederleri hatırlatıldığında ise isteri krizine girerler. Biz olmasak tenisçiler birer hiç, diyecek kadar küstahlaşırlar.

 Peki Roland Garros yönetiminin eteklerinin tutuşmasını neye borçluyuz? Sadece bir tenisçinin kuyuya attığı taş yüzünden diğer üç Grand Slam turnuvasının yöneticilerini alelacele toplayarak ortak bir bildiri yayımlamak neyin nesidir?  Anlaşılan o ki Osaka'dan gelen sürpriz hamle dengelerini fena hâlde bozmuş. Yoksa turnuvanın resmi Twitter hesabından Japon tenisçiye nispet yapan bir paylaşımda bulunmazlardı.

 Bir tenisçiyi sırf basın toplantılarına çıkmak istemediği için turnuvadan ihraç ile tehdit etmek neresinden bakarsanız bakın gayriinsani bir tavır. Osaka'ya yapılan muamele, spor kapitalizminin kendi çarkına sokulan küçücük bir çomağı bile affetmediğinin ibretlik bir örneği.

22 Kasım 2020

NTV Spor Romantiklerine Sorular

 

 Mart 2018'de yayın hayatına son veren NTV Spor için bir süredir eski çalışanları tarafından ayinler düzenleniyor. Mert Aydın, Onur Erdem ve benzerleri NTV Spor'a öyle bir rahmet okuyor ki kanalın spor yayıncılığında memlekete çağ atlattığını zannediyorsunuz. O hâlde gerçekleri hatırlamalarına yardımcı olmak için bu arkadaşlara bazı sorular yöneltelim.

 Ciddi ve ilkeli yayıncılık yaptığını söylediğiniz NTV Spor'un 10 yıllık yayın hayatında şu anki medya organlarından ne farkı vardı? Eski patronunuzun ömrü Rıdvan Dilmen'i doyurmakla geçmedi mi? Sahi o Rıdvan değil miydi kanaldaki programında alenen AKP propagandası yapan ve anayasa referandumu öncesinde evet kampanyası başlatan?

 Kanalın müdürü olan şahıs, Gezi Parkı Eylemleri sırasında NTV mikrofonunu yere fırlatarak tarihi bir protestoya imza atan Cenk Akyol'u büyüklerine şikayet etmedi mi? Türk futbolunda yaşanan sayısız kepazeliğe esaslı bir tepki gösterebilen tek bir NTV Spor yorumcusu oldu mu?

 Rafael Nadal - Roger Federer maçını en heyecanlı yerinde kesip Bursaspor ile Beşiktaş taraftarları arasındaki kavgayı ekrana taşıyan sizin kanalınız değil miydi? Altında çalıştığınız insanlar, bugün eleştirdiğiniz vasat egemen düzenin değirmenine su taşımaktan başka ne yaptı da şimdi onlara ağıt yakıyorsunuz?

 Türkiye'deki düşünce ikliminin nasıl bir çöl olduğunu anlamak için İngiltere'de yaşamaya gerek yok. Hasbelkader iyi bir eğitim almışsanız bunun idrakine anında varıyorsunuz. 

 Bendeniz, yıllardır dış haberler editörlüğü yapıyorum. İngilizce ve Fransızcaya hakimim. Her günüm yurt dışındaki spor haberlerini okumakla geçiyor. İngiltere'ye gidene kadar bana gelseydiniz el alemle aramızdaki uçurumu size pekala anlatırdım.

 Her şeyi geçtim, o veya bu nedenle sizi işsiz bırakan bir kanala bu kadar hürmet göstermek neyin nesidir? Bizim köyde buna ne dendiğini burada yazmayayım. İngiltere'deki spor medyasına gıptayla bakarken keşke biraz da insan kalitesini örnek alsanız.

7 Eylül 2020

Edberg, Djokovic Kadar Şanslı Değildi

 Musibet sözcüğü için ansızın gelen felaket tanımını yapmış TDK. Dün gece Amerika Açık'ta Novak Djokovic ve boğazından vurulan çizgi hakeminin yaşadıklarını daha iyi açıklayacak bir kelime yoktur herhalde.

 Sırp tenisçi, Pablo Carreno Busta önünde ilk sette servisini kırdırıp 6-5 geriye düştükten sonra her maçta görülen, sıradan bir şey yaptı. Ancak cebinden çıkarıp kortun kenarına göndermek istediği top bir anda çizgi hakeminin boğazına isabet etti. Elbette ortada bir kasıt yoktu. Üstelik Novak'ın niyeti hıncını toptan çıkarmak da değildi. Yine de hakemi nefessiz bırakmaya yetebilecek bu vuruşun cezası turnuvadan diskalifiye edilmek oldu. Zira kural kitabı, insan sağlığını tehlikeye atacak herhangi bir dikkatsizliğe müsaade etmiyordu.

 Djokovic'in 5-4'te yakaladığı üç set puanının ilkini dip çizgiye milimetrelerle temas eden bir top sonrası değerlendirememesi, yaşanan olayın ne kadar büyük bir talihsizlik olduğunu göstermesi açısından önemli bir detay. Ancak beterin beteri var. Nitekim bundan 37 yıl önce Stefan Edberg benzer bir hadiseye sebebiyet verdiğinde Nole kadar "şanslı" değildi.

 İsveçli raket, 1983 Amerika Açık gençler yarı finalinde Patrick McEnroe ile karşılaşıyordu. Maç sırasında kullandığı bir servis çizgi hakemi Dick Wertheim'ın kasığına isabet etti. Aksilik bu ya, o yıllarda çizgi hakemleri de sandalyede oturuyordu. Dengesini yitiren Wertheim, sandalyesinden düşüp başını asfalta vurdu ve kaldırıldığı hastanede hayatını kaybetti. Büyük bir travma yaşayan Edberg, profesyonel tenis kariyerini başlamadan sonlandırmayı düşünüyordu. Hatta Fransız Voici dergisinde yıllar sonra yayımlanan bir makalede bu trajedi, usta servis-volecinin kortta hiç gülmemesinin nedeni olarak gösterilecekti. Ancak Edberg, bu yıkımın üstesinden bir şekilde gelmeyi başardı ve tenis tarihine adını altın harflerle yazdırdı. Üstelik ATP'nin yıllardır verdiği sportmenlik ödülü de kendisinin ismini taşıyor.

 Demem o ki dün gece Djokovic'in yaşadığı iş kazasının tekrarlanmayacağının garantisi yok. Bereket, hakem ciddi bir sağlık sorunu yaşamadı. Bundan sonrası için dileyelim de Edberg'in dolaylı yoldan sebep olduğu ölüm tenis tarihinde ilk ve tek olarak kalsın.
 

30 Ağustos 2020

Otopark Devrimi'nden Djokovic İhtilali'ne...

 Novak Djokovic ve Vasel Pospisil'in liderliğinde örgütlenen tenisçiler, bugün tarihi bir başkaldırıya imza atarak erkekler tenisinin yönetim organı ATP'ye paralel bir yapı oluşturdu. Kurumun bir önceki CEO'su Chris Kermode'u geçtiğimiz yıl saman altından su yürüterek görevinden azleden tenisçiler, oy birliğiyle seçtikleri Andrea Gaudenzi'den de istediklerini alamayınca çareyi PTPA isimli yeni bir sendika kurmakta buldu.

 Sendikal faaliyetlerin amacı işçilerin sınıfsal çıkarlarını savunmaktır. PTPA çatısı altında örgütlenen erkek tenisçiler de para ödülleri ve turnuva takvimi gibi konularda kendi yöneticilerine söz geçirebilmenin derdinde. 

 ATP, bizzat tenisçiler tarafından kurulmuş olsa da bir süre sonra profesyoneller tarafından yöneltilmeye başladı. Zira tenisçilerin icra ettikleri bir sporu eş zamanlı olarak yönetmeleri mümkün değildi. Ne var ki yönetici elitin turnuva organizatörlerinin çıkarlarından yana tavır alması bugüne dek pek çok gerilime sebebiyet verdi. Nitekim bugünkü ATP Turu da böyle bir gerilimin sonucunda ortaya çıkmıştı.

 ATP, 1972'de kurulduktan iki yıl sonra erkekler turunun organizatörlüğünü MIPTC adlı bir alt komiteye devretmişti. 1980'lerin sonlarına gelindiğinde iki yapı arasında çok ciddi bir gerilim yaşandı. ATP yönetimi, Uluslararası Tenis Federasyonu ITF'nin güdümüne giren MIPTC'den dört üyeyle temsil edilmeyi ve böylece genel kurul çoğunluğuna sahip olmayı talep etti. ITF'nin yanıtı ise "Asla kendi haklarımızdan vazgeçmeyeceğiz." şeklinde oldu.

 Yaşanan kriz üzerine ATP, İsveçli eski tenisçi Mats Wilander'in önderliğinde bir hareket başlattı. Dönemin bir başka büyük yıldızı John McEnroe, "Derdimiz para değil." dese de harekete katılan tenisçilerin amacı kendi turlarını daha rekabetçi ve pazarlanabilir bir hâle getirmekti. Kahramanlarımız, 1988 yılında Grand Slam harici turnuvaların direktörlerini de yanlarına alarak MIPTC ile bağlarını tamamen kopardı. Kararın kamuoyuna duyurulduğu basın açıklaması ise dönemin ATP CEO'su Hamilton Jordan tarafından Amerika Açık'ın düzenlendiği tesisin otoparkında yapıldı. Çünkü turnuva organizatörleri, böyle bir açıklama için oda tahsis etmeyi reddetmişti. Tenis literatürüne "Otopark Devrimi" olarak geçen bu olaydan iki yıl sonra da ATP Turu doğdu.

 Djokovic ve arkadaşlarının 1988'dekine benzer bir devrime imza atıp atamayacağını zaman gösterecek. Ancak küresel bir salgının baş gösterdiği bir dönemde yapılan bu hamle, spordaki sınıf çelişkisini gözler önüne sermesi açısından son derece simgesel.