29 Kasım 2016

Bir Tenis Klişesi: Zengin Sporu Algısı


 Türkiye Tenis Federasyonu'nun istisnasız her başkanından duymuşuzdur herhalde şu sözleri: "Tenis, ülkemizde zengin sporu olarak algılanıyor. Federasyon olarak bu algıyı yıkmaya çalışıyoruz." Pardon ama nasıl?

 Her şeyden evvel zengin sporundan kasıt nedir? Eğer bu tanımlamayı yaparken tenisin masraf gerektiren bir spor olduğunu söylemeye çalışıyorsanız bunu nasıl yıkmayı planlıyorsunuz? Tenisi raket yerine tahta sopalarla oynatmak gibi Ion Tiriacvari fikirlere mi sahipsiniz?

 "Zengin sporu" klişesini her duyduğumda aklıma bundan bir sene evvel bir Erasmus öğrencisiyle yaptığım sohbet geliyor. İsminin Arnaud olduğunu öğrenince Fransız tenisçi Arnaud Clement'ı anımsıyor ve tenisten konu açıyorum. Bana "Dünya klasmanında tenisçiniz var mı?" diye sorunca Marsel İlhan ve Çağla Büyükakçay'ı sayıyorum. Hemen peşinden tenisin Türkiye'de zengin sporu olarak görüldüğünü söylediğimdeyse Arnaud'nun verdiği yanıt aynen şu oluyor: "Ama bu bir realite. Senin bu söylediğin Fransa da dahil olmak üzere her ülke için geçerli."

 Arnaud'nun o gün vurgulamaya çalıştığı gibi tenis dünyanın her yerinde masraflı bir spordur, bunu değiştiremezsiniz. Ancak tenisi toplumun her kesimiyle buluşturabilmek pekala mümkün. Örneğin gelecek sene 20 bin Britanyalı çocuğa bir buçuk ay boyunca ücretsiz tenis dersi vereceğini açıklayan LTA bu konuda örnek alabileceğiniz bir kurum. Fakat siz çalışmaya, üretmeye değil de Amerika'yı yeniden keşfetmeye hevesliyseniz yıllardır yaptığınız gibi içi boş sözlerle vakit öldürmeye devam edebilirsiniz.

6 Ekim 2016

Sharapova Artık Rahatlayabilir


 Maria Sharapova, Avustralya Açık sırasında girdiği doping testinin pozitif çıktığını kamuoyuna duyurduğu andan itibaren akılalmaz bir linç kampanyasının hedefi olmuştu. Aradan geçen zamanda muhtemelen hayatının en zor günlerini yaşayan Rus tenisçi için artık rahatlama vakti gelmiş gibi görünüyor. Zira Spor Tahkim Mahkemesi CAS, kahramanımız hakkındaki davaya salı günü son noktayı koydu ve kendisine verilen iki yıllık men cezasını 15 aya indirdi.

 Uluslararası Tenis Federasyonu 
ITF tarafından kurulan bağımsız mahkeme, Sharapova'nın performans artırmaya teşebbüs etmediğine hükmetmişti. CAS'ın gerekçeli kararında bu gerçek bir kez daha tescillenirken dünyaca ünlü yıldızın kesinlikle bir hilekar olmadığı belirtildi.

 Sharapova'nın cezası 26 Nisan 2017 tarihinde sona erecek. Rus raket, kortlara geri döndüğünde Mayıs 2009'daki kadar zorlanmayacaktır
. Çünkü kendisi, söz konusu dönemde olduğu gibi ağır bir sakatlıktan çıkmış değil. Üstelik rüştünü yeniden ispat etmek gibi önemli bir motivasyona da sahip. Maç başına 20 çift hata yaptığı kabus dolu günleri geride bırakıp yeniden dünya 1 numarası olmuş bir tenisçi her şeye sıfırdan başlayacak olmanın zorluklarını da pekala aşabilir. 

 Umarım Sharapova'nın kariyeri ilerleyen yıllarda bir kez daha uğramaz ve kendisini doya doya seyrederiz.

1 Ekim 2016

Genetiği Değiştirilmiş Tenis


 Tenisin kurallarını istediği gibi değiştirebileceğini zanneden bir güruh türedi son dönemde. Madrid Masters kortlarını maviye boyayan Ion Tiriac'ın başını çektiği bu yenilikçi tayfaya şimdi de WTA CEO'su Steve Simon'un katıldığını görüyoruz. Kahramanımız, AFP'ye verdiği demeçte tek kadınlar maçlarında avantaj puanının kaldırılması gerektiğini ve final setinde süper tie-break oynanabileceğini savunmuş. Böylece maç sürelerinin kısalacağını, bunun da hem televizyonların hem de seyircilerin işine geleceğini söylemiş.

 Simon'un önerileri, içinde yaşadığımız vahşi kapitalizm çağında tuhaf kaçmıyor olsa da korkunç bir tenis cehaletine tekabül ediyor.

 Tenisin geleneksel skor sisteminde maçı kazanmak için rakibinize en az iki farklı üstünlük kurmanız gerekir. Oysa avantaj puanının olmadığı bir tekler maçında berabereden sonraki ilk puanı alan taraf oyunu kazanmış olacaktır. Karar puanı adı verilen bu kural, sürpriz sonuçlara daha fazla imkan tanıyacak ve hiyerarşinin zaten olmadığı kadın tenisini biraz daha sirke çevirecektir. Benzer sonuçlar, final setinde süper tie-break uygulandığında da görülecektir.

 Karar puanı ve süper tie-break'in çiftler maçlarında uygulanıyor oluşu turnuvaları zamanında bitirme mecburiyetinin doğurduğu bir sonuçtur. Bu kuralları salt ticari kaygılarla teklere de taşırsanız tenisin içini boşaltırsınız. Yenilik kisvesi altında tenise kimliğini kaybettirecek olan bu gibi fikirlere sonuna kadar karşı çıkmak gerekiyor.

9 Eylül 2016

Angelique Kerber: Çünkü O Bir Alman


 Angelique Kerber, Cincinnati Açık finalini kaybederek dünya 1 numarası olma fırsatını tepmişti. Ancak o finalde boyun eğdiği Karolina Pliskova'nın Amerika Açık yarı finalinde Serena Williams'ı elemesi kendisini dünya sıralamasının zirvesine çıkardı. Alman tenisçi, cumartesi günü bu başarısını ikinci Grand Slam zaferiyle taçlandırmaya çalışacak.

 Kerber'in 28 gibi hiçbir spor için genç sayılamayacak bir yaşta elit bir oyuncuya dönüşmesi, kadın tenisinde son dönemde gerçekleşen sayısız tuhaflıklardan biri olarak görülebilir. Gelgelelim Caroline Wozniacki'nin tamamen rakibine hata yaptırmaya dayalı bir oyun stiliyle 67 hafta boyunca klasman lideri olduğu bir WTA Turu'nda hiç de şaşırtıcı değil.

 Yetenekleri sınırlı bir oyuncu olan Kerber, ne Serena Williams gibi ultra agresif bir hücumcu ne de Simona Halep gibi katı bir savunmacı. Mecbur kalmadıkça açılı ve riskli oynamaktan imtina etse de kortun bir tarafını boşaltarak winner üretme konusunda oldukça mahir. Geri çizgideki sağlamlığı ve çabukluğu kendisini makine gibi bir tenisçi yapıyor.

 Velhasıl futbol medyamızın sıklıkla kullandığı "Alman disiplini" tabirinin kortlardaki karşılığı diyebiliriz Kerber için. Karakteriyle de son derece düzgün bir insan profili çizen kahramanımız bence 1 numaralı koltuğa çok yakıştı. Ne diyelim? Başarıları daim olsun.

6 Eylül 2016

Nadal'ın İrtifa Kaybı

  
 Amerika Açık dördüncü turunda Lucas Pouille'a elenen Rafael Nadal, 2015'in ardından bu yılı da Grand Slam kazanamadan tamamlayacak. Üstelik kendisi, bu sezonki dört büyük turnuvanın hiçbirinde çeyrek final göremedi. Bu istatistikler kadar vahim olan bir başka şeyse İspanyol tenisçinin oyun seviyesindeki düşüş.

 Pouille'un Nadal'ı devirirken çok iyi bir tenis oynadığı su götürmez bir gerçek. Ancak Nadal'ın geçmişte Pouille gibi rakiplere karşı ne kadar rahat kazanabildiğini de biliyoruz. Nitekim kendisi, birkaç yıl öncesine kadar bu tip oyuncuları olağanüstü savunması ve passing shot'larıyla tamamen etkisiz hâle getiriyordu. Şimdiyse o passing shot'lar, ya fileye takılıyor ya da dışarı gidiyor. Hâl böyle olunca bir zamanlar zorlanmadan yendiği isimler, Nadal'a karşı daha özgüvenli oynamaya ve hatta kazanmaya başlıyor. 

 Nadal'daki irtifa kaybının iki yıl gibi uzun bir süreye yayılması akıllara formsuzluktan daha ciddi bir sorunu getiriyor. Söz gelimi, tekniği büyük oranda fiziksel güç üzerine kurulu olan İspanyol tenisçi, bu satırların yazarı da dahil olmak üzere pek çok kişinin öngördüğü erken tükenişi yaşıyor olabilir.

 Peki toprağın ağası, yeniden Grand Slam kazanabilir mi? Eski tenisçilerden Greg Rusedski, birkaç gün evvel bu soruya net bir hayır yanıtı verdi. Ancak ben Nadal gibi büyük bir oyuncu için bu kadar keskin konuşamam. Bununla birlikte kendisinin söz konusu başarıyı elde edebilmesi için şu anki seviyesinin çok üzerine çıkması gerekiyor.

19 Ağustos 2016

Tenis Seyircisi Raydan Çıkıyor


 Rio'da düzenlenen Olimpiyat Oyunları, tenis seyircisindeki derin yozlaşmayı bir kez daha gözler önüne serdi. Kule hakemleri, maçlar esnasında sıklıkla tribünleri uyarmak zorunda kalırken "Bu, bir tenis maçıdır. Lütfen her iki oyuncuya karşı adil ve saygılı olun.” diyorlardı.

 Günümüzde kortları dolduran seyircilerin önemli bir bölümü maçları tenis bilgisi ve adabından uzak bir şekilde, gözü kör bir fanatizmle takip ediyor. Hatalı kullanılan bir ilk servisin ardından puanın bittiğini zannedip sevinen ya da uzun ralliler sırasında verdiği tepkilerle oyuncuların dikkatini dağıtan bu güruha artık sadece Davis ve Fed Kupası'nda değil, hemen her turnuvada rastlıyoruz. Söz konusu aşırılıkların temelinde ise çoğu zaman milliyetçi saikler yatıyor.

 Bir seyircinin kendi ülkesinin tenisçisini desteklemesinden daha doğal bir şey olamaz. Ancak iş, masumane bir destek boyutundan çıkıp rakip oyuncuyu sabote etmeye vardığında gerçekten sinir bozucu bir hâl alıyor.

 Tenisin en prestijli turnuvası olarak kabul gören Wimbledon’da ev sahibi oyunculara verilen tribün desteğini Andy Murray maçlarından biliyoruz. Fakat geçtiğimiz yıl Serena Williams’ın Heather Watson’ı elediği karşılaşmada işin dozu o kadar kaçmıştı ki Serena, seyircileri hakeme şikayet etmek zorunda kalmıştı. Bunun üzerine aynı seyirciler tarafından yuhalanan Birleşik Amerikalı, maçın ardından düzenlediği basın toplantısında Wimbledon’da ilk kez böyle bir tabloyla karşılaştığını söylemişti. 

 Wimbledon'dakine benzer bir durum, son yıllarda Madrid Masters'ta da yaşanıyor. Tribünlerin İspanyol oyuncuların çıktığı maçlarda sergilediği taşkınlıklar tenis dünyasının geri kalanında ciddi bir tepki doğuruyor.

 Teniste seyircilerin puan oynanırken sessiz olmaları, kimilerinin zannettiği gibi elitist bir gelenek değil, oyuncuların dikkatlerinin dağılmasını önleyen bir kural. Buna uyulmaması haksız bir rekabet ortamı yaratır. Dolayısıyla tenisin yönetimin organlarının giderek yaygınlaşan tribün taşkınlıklarına karşı derhal tedbir alması gerekiyor. Aksi hâlde bu spor, kendisini varoluşsal krizlerin içinde bulacaktır.

1 Ağustos 2016

WTA'yı Kim Kurtaracak?


 Kadın tenisi, Grand Slam şampiyonları listesine bu sezon iki yeni isim ekledi. 2010 yılından günümüze kadarki süreci incelediğimizdeyse aynı listeye dokuz farklı oyuncunun dahil olduğunu ve bunlardan sadece üçünün ikinci Grand Slam'ini kazanabildiğini görüyoruz. Bu istatistikler, bize kadın tenisinin güncel durumu hakkında çok şey anlatıyor.

 WTA Turu, son yıllarda kaliteli ve istikrarlı oyuncu kıtlığı yaşıyor. Çok değil, 10 sene öncesine kadar ATP Turu'nu bile kıskandıran bir oyuncu grubuna sahip olan WTA Turu'nda Williams kardeşler, Justine Henin, Kim Clijsters, Martina Hingis, Maria Sharapova, Lindsay Davenport ve Amelie Mauresmo gibi yıldızlar rekabet ediyordu. Mevcut durumda ise yalnızca üç tenisçinin bu statüde olduğunu söyleyebiliriz: Serena, Sharapova ve Victoria Azarenka. Bunların da son ikisi bir süredir kortlardan uzak.

 Lokomotif oyuncuların sayısı yok denecek kadar az olunca turnuvalar sürpriz sonuçlara çok daha açık hâle geliyor. Flavia Pennetta'nın 33 yaşında emekliliğe merdiven dayamışken kariyerinin ilk Grand Slam zaferini elde etmesi bu durumun yakın dönemdeki en çarpıcı örneği. Keza Francesca Schiavone ve Marion Bartoli de sırasıyla 29 ve 28 yaşlarındayken hiç kimsenin beklemediği bir şekilde kariyerlerinin ilk majör kupalarını kaldırdılar.

 Hiyerarşisi yok olan kadın tenisi, ancak yeni yıldızlar yetiştirebildiği takdirde içine düştüğü krizden çıkabilir. Ne var ki o yıldızlar da bir türlü yetişmiyor. Şartlar son derece müsait olduğu hâlde hiçbir genç oyuncu WTA Turu'nun dümenine geçemiyor. Yeni nesil bu kadar kifayetsiz olunca WTA yönetiminin de Serena emekli olmasın diye dua etmekten başka çaresi kalmıyor.

5 Temmuz 2016

Nerede O Eski Kadın Tenisçiler?


 Yaşça büyüklerimizden her bayramda işitiriz "Nerede o eski bayramlar?" cümlesini. Tenis dünyası da aynı cümleyi yıllardır farklı bir özneyle kuruyor. Çünkü kadın tenisi, tıpkı bizdeki bayramlar gibi eski tadını vermiyor.

 Kadın tenisinde Grand Slam kazanan oyuncular listesine bu yıl iki isim daha eklendi. Dört yarı finalistten üçünün eski bir slam şampiyonu olduğu Wimbledon'da ise listenin genişleme ihtimali düşük görünüyor. Gelgelelim geriye kalan o bir oyuncu, yani Elena Vesnina, şimdiden çok büyük bir sürprize imza atmış durumda.

 29 yaşındaki Vesnina, bir majör turnuvada çeyrek final ve ötesini ilk kez görüyor. Üstelik bunu Avustralya Açık'ta elemelerin ilk turunu bile geçemediği bir sezonda başarıyor. Yani altı ay içinde önce dibe vuruyor, sonra da zirveye çıkıyor. Rus tenisçinin çizdiği bu grafik kadın tenisinin içler acısı hâlini anlatmaya yetiyor. Kalitenin yerlerde süründüğü WTA Turu'nda şekil A'da görüldüğü üzere herkes bir şeyler başarabiliyor.

 Şu an sadece Serena Williams'ın eline bakan kadın tenisi, o da emekliye ayrıldığında kim bilir ne hâllere düşecek? Siz bu sorunun cevabını düşünedurun, ben "Nerede o eski kadın tenisçiler?" diyerek bahsi kapatıyorum. Cümleten hayırlı bayramlar...

8 Haziran 2016

Sharapova'yı Bekleyen Zorlu Görev


 Uluslararası Tenis Federasyonu ITF'nin oluşturduğu bağımsız mahkeme, merakla beklenen kararını nihayet açıkladı ve Maria Sharapova'yı yasaklı madde kullanımından ötürü tenisten iki yıl men etti. Bu kararla Rus tenisçinin söz konusu maddeyi performans artırma amacıyla kullanmadığına hükmedilmiş olması son derece önemli. Cezanın en üst sınırdan verilmesi ise üzücü.

 İki yıllık cezanın adil olduğunu söylemek güç olsa da temyiz yolu açık. Sharapova da itiraz hakkını kullanacağını ve hukuki yoldan gerekli tüm mücadeleyi vereceğini söyledi. O hâlde biz de bundan sonra neler olabileceğini bakalım.

 Bir defa emeklilik çığırtkanlarına hiç aldırış etmemek lazım. Zira bu kimseler senelerdir Roger Federer'e de tenisi bırakması gerektiğini salık veriyor. Ayrıca Sharapova, lisansı askıya alındıktan sonra çalışmalarını hiç aksatmadan sürdürdü. Çünkü kariyerini bu şekilde bitirmek istemiyor. Ancak iki yıllık bir ara, bütün motivasyonunu yok edebilir. O yüzden bu sürenin Spor Tahkim Mahkemesi CAS'a yapılacak itirazın ardından makul bir seviyeye çekilip çekilmeyeceği çok önemli.

 Sharapova, kortlara geri dönüş hakkını elde ettiğinde en kötü ihtimalle 30 yaşında olacak. Bu, hiç de ileri bir yaş değil. Şayet ciddi bir sakatlık yaşamazsa önünde üst seviyede tenis oynayabileceği 
birkaç yıl daha bulunuyor.

 Evet, Sharapova'nın işi kolay değil. Fakat unutmamak gerekir ki Mayıs 2009'daki ilk geri dönüşünde de hiç kolay değildi. Rus yıldız, geçirdiği omuz ameliyatının ardından çıktığı ilk maçlarda ortalama 20 çift hata ve 60 basit hata yapıyordu. O kabus gibi günleri geride bırakıp yeniden tenisin zirvesine çıkmış bir oyuncu için şu anki zorluklar hafif kalır.

 Dilerim Sharapova
 en kısa zamanda kortlara geri döner. Kendisi, ne kadar büyük bir şampiyon olduğunu bugüne kadar birçok kez kanıtladı, bir kez daha kanıtlamak için de elinden geleni yapacaktır.

4 Haziran 2016

Tenis Değil, Danışıklı Kör Dövüşü

  
 Serena Williams'ın Roland Garros'ta dün ve bugün oynadığı maçlar kör dövüşünden halliceydi. Kahramanımız, iki gündür öyle bir görüntü sergiledi ki sanki birileri kendisini zorla maça getirmiş gibiydi. Bırakın koşmayı, yürümeye bile mecali olmayan Birleşik Amerikalı, ağlamaklı yüz ifadesiyle iki maçı da dramaya çevirdi. Hatırlarsanız aynı tavırları İstanbul'un ev sahipliği yaptığı 2013 yılındaki WTA Championships'te de sergilemişti.

 
Serena'nın devasa kariyerini ve ne kadar büyük bir tenisçi olduğunu tartışmaya gerek yok. Ancak bu, kendisine dilediği gibi davranma hakkını vermiyor. Profesyonel tenise angarya iş muamelesi yapmak hem sporun kendisine hem de seyircilere saygısızlıktır. 

 Öte yandan Serena, bu kadar kötü oynadığı bir Grand Slam'de finale çıkıyorsa bunu büyük oranda kendisinden çok daha kötü olan rakiplerine borçlu. Bugün kendi attığı kısa topu bile takip etmeyen, dünse bir sete 24 basit hata sığdıran bir Serena'yı eleyemeyenler kadın tenisinin geleceği olarak görülemezler.

 Bir süredir pek çok genç oyuncuya geleceğin yıldızı etiketinin yapıştırıldığına tanıklık ediyoruz. Ne var ki bunlar arasında saman alevi gibi parlayıp sönen birkaç isim hariç kayda değer bir başarı elde eden olmadı. Bunda da şaşılacak bir şey yok çünkü hiçbiri kendileri için yaratılan beklentileri karşılayabilecek düzeyde değil. Hâl böyleyken Serena gibi eski kurtlar daha çok ekmek yiyecekmiş gibi görünüyor. Bu durumun bizim için bir sakıncası yok. Yeter ki tenis maçı diye kör dövüşü seyretmeyelim.

13 Mayıs 2016

Federer'in Alt Üst Olan Hesapları

  
 Roger Federer'in sezon başında kamuoyuyla paylaştığı turnuva takvimi ben de dahil birçok kişiye fazlasıyla yoğun gelmişti. Ağustos ayında 35 yaşını dolduracak bir tenisçinin böyle bir yoğunluğu kaldırabileceğine dair kuşkularımız vardı. Gelgelelim İsviçrelinin yılın ilk aylarında geçirdiği zincirleme sakatlıklar kartların yeniden dağıtılmasına neden oldu.

 Hayranlarına ilk büyük şoku Avustralya Açık'ın hemen ertesinde yaşatan Federer, menisküs yırtığı sebebiyle kariyerinde ilk defa bıçak altına yattı ve Rotterdam, Dubai ve Indian Wells'te yer alamayacağını duyurdu. Ardından takviminde bir değişikliğe giderek Miami'de kortlara geri dönmeyi denedi. Fakat bu defa da midesindeki rahatsızlık kendisine engel oldu. Nihayet Monte Carlo'da yeniden arzıendam eden İsviçreli, Madrid Masters'tan da sırtındaki sakatlığın nüksetmesi nedeniyle çekildi.

 Federer, sakatlıkların pençesinde geçen oldukça sinir bozucu bir dönemin ardından bu hafta Roma Masters'ta yeniden görücüye çıktı ama işlerin henüz rayına oturmadığı her hâlinden belliydi. Turnuvadan her an çekilebileceği konuşulan efsanevi raket üçüncü turda Dominic Thiem'e elenmekten kurtulamadı. Karşılaşma sonrası verdiği demeçte ise Roland Garros'u da pas geçebileceğini söyleyerek hayranlarının yarasına tuz biber ekti.

 Yüzde yüz sağlıklı olmayan bir 
Federer, normal şartlar altında Roma'ya hiç gelmez ve kendisini bir Grand Slam öncesinde riske atmazdı. Ancak tenisten aylarca uzak kalmasının yarattığı maç eksiğini bir an evvel kapatmak istemiş olabilir. Nitekim Alexander Zverev'i yendiği maçtan sonra yaptığı "Bugün oynamak tehlikeli bir karardı ama neyse ki bir sorun yaşamadım." şeklindeki açıklama da buna işaret ediyor.

 Tüm bu yaşananların ardından Federer'in Fransa Açık'ta şampiyonluğa oynamasını beklemek hayalcilik olur. Zaten son yıllarda bu turnuvaya ne kadar müsabık olarak katıldığı da tartışılır. Ekselansları'nın şu andan itibaren asıl hedefi, kazanma şansının en yüksek olduğu Grand Slam olan Wimbledon'a ve hâlâ içinde bir ukde olarak kalan Olimpiyat Oyunları'na en iyi şekilde hazırlanmak olmalıdır. Sakatlık bir sporcu için asla arzu edilen bir durum değildir ama tenise verdiği zorunlu aranın kendisini daha çok iştahlandırması da gayet mümkün.

5 Nisan 2016

Azarenka'ları Getirmek Kolay Değil

  
 Dünya sıralamasında ilk 100'ün dışında bulunan bir tenisçinin birinci önceliği para kazanmak olabilir. Fakat klasmanın tepesindeki oyuncular için en önemli motivasyon kaynağı para değil, başarıdır. Başarının da ölçütü, Grand Slam'ler başta olmak üzere büyük turnuvalarda şampiyon olmaktır. Bunlar gerçekleştiğinde para da kendiliğinden gelecektir.

 Grand Slam'leri ana hedef olarak olarak belirlemiş tenisçilerin sezonluk takvimlerinde ağırlık yüksek profilli turnuvalardadır. Bu, rekabetin içinde kalmalarını ve böylece Grand Slam'lere en iyi şekilde hazırlanmalarını sağlar. Küçük çaplı turnuvalara gereğinden fazla yer verilen bir takvimse yorgunluğa ve dolayısıyla büyük turnuvalarda istenilen performansın gösterilememesine yol açacaktır. Nitekim geçen yıl İstanbul Açık'ta şampiyonluğa ulaşan Roger Federer, ayağının tozuyla gittiği Madrid Masters'a ilk maçında veda etmişti.

 Tüm bunlardan hareketle Victoria Azarenka gibi bir ismi uluslararası seviyedeki bir turnuvaya getirmek kolay bir iş değildir. Sözünü ettiğimiz oyuncu, daha önce iki kez Grand Slam kazandı ve dünya 1 numarası oldu. Böylesine büyük bir kariyerin İstanbul Cup ayarındaki turnuvalarda oynaması için bazı şartların sağlanması gerekiyor. Belaruslu tenisçi, organizatörlere söz verirken muhtemelen son haftalarda çizdiği başarılı grafiği öngörmemişti. Indian Wells şampiyonluğuyla ilk 10'a geri dönmesi ve akabinde Miami Açık'ta da mutlu son doğru ilerlemesi İstanbul'a gelmekten vazgeçmesi için gayet yeterli sebepler. 
 
 Söz konusu İstanbul Cup olduğunda beklentileri çok da yüksek tutmamamız lazım. Azarenka gibi yıldız isimleri getirmek için gerekli çalışmalar tabii ki yapılacaktır ve yapılmalıdır. Ancak olumsuz bir sonuç hâlinde de oturup karalar bağlamanın bir anlamı yok. 

17 Mart 2016

Djokovicgillerin Çiğ Üslubu


 Bugün bana tenis dünyasının en itici figürleri kimdir diye sorsanız sayacağım isimler  arasında Novak Djokovic'in babası Srdjan ve antrenörü Boris Becker kesinlikle yer alacaktır. Bu konuda yalnız olmadığıma da eminim. Zira bu ikilinin bugüne kadar yaptığı bir yığın fütursuzca açıklama, taraflı tarafsız herkesin kendilerine ve dolaylı olarak da Djokovic'e antipatiyle bakmasına sebebiyet veriyor.

 Srdjan, son olarak oğlunun Tanrı tarafından tenis oynaması için gönderildiğini söylemiş. Tabii ki her çocuk, onu yetiştiren anne ve babasının gözünde çok değerlidir fakat medya önünde böylesine gülünç bir demeç vermenin mantıklı bir açıklaması olabilir mi? İş sadece bununla kalsa gene iyi. Hem Srdjan hem de Becker neredeyse her demeçlerinde Roger Federer ve Rafael Nadal hakkında atıp tutmayı da ihmal etmiyor.

 Djokovic, şu an erkekler tenisinin 1 numaralı ismi ve hak ettiği övgüleri de sonuna kadar alıyor. Kendisinin ne kadar büyük bir tenisçi olduğundan aklı başında hiç kimsenin şüphe duyduğunu zannetmiyorum. Öyleyse babası ve antrenörünün kullandığı bu polemik üslubunun sebebi nedir? Federer ve Nadal hakkında sürekli "CeHaPe zihniyeti" kabilinden söylemlerde bulunmak bu insanlara tenis dünyasının gözünde itici görünmekten başka ne kazandırıyor?

 Ekibindeki kişilerin yaptıkları densizlikler yüzünden Djokovic'i suçlayacak değiliz elbette. Sonuçta Sırp tenisçinin kendisinden yaşça büyük iki insanın ağzına kilit vuracak hâli yok. Kaldı ki bu açıklamaların en çok onu rahatsız ettiğine de bahse girerim. Nitekim daha evvel yine babasının sarf ettiği bazı sözler yüzünden özür dilemek zorunda kalmıştı.

 Dünya 1 numarasının yakın çevresi böyleyken daha düşük profilli tenisçilerin etrafındakileri varın, siz hayal edin. Çocuğunuz eğer başarılıysa zaten hak ettiği değeri görecektir. Bunun için ailenin ya da antrenörün ekstra bir çaba sarf etmesine gerek yoktur. Aksi hâlde lafla peynir gemisi 
zaten yürümüyor.

30 Ocak 2016

Kerber'de Olan, Sharapova'da Olmayan

 
 Oyun stilleri itibarı ile birbirine çok benzeyen iki tenisçi düşünelim. Bunlardan biri, diğerinden birkaç gömlek üstün bir oyuncu olsun. Böyle bir senaryoda zayıf olan, güçlü olanı ancak kötü gününde yakalarsa yenebilir. O kötü günü bir türlü bulamamasından olsa gerek, Maria Sharapova da 2004'ten beri Serena Williams'a karşı galip gelemiyor. Peki aynı Serena'yı bugünkü Avustralya Açık finalinde Angelique Kerber'in devirmesine ne demeli?

 Kerber, pek gösterişli bir oyuna sahip olmasa da geri çizgide makine gibi işleyen bir tenisçi. Bugün de Serena'nın hemen her vuruşunu geri püskürttü. Sürekli ekstra vuruşa zorladığı Birleşik Amerikalının basit hata sayısını şişirdi ve bu sayede şampiyonluğa ulaştı. 

 Sharapova, Kerber'inki ile kıyaslanmayacak kadar büyük bir kariyere sahip. Ancak kendisi, Serena'yı onun oynadığı tenisin daha alt bir sürümüyle yenmeye çalışıyor ve 12 senedir başarısız oluyor. Cephanesinde daha farklı silahlar bulunan Kerber ise bunları devreye sokarak 
Serena'yı alt edebiliyor. 

 Kerber'in bugünkü zaferiyle kadın tenisi yeni bir Grand Slam şampiyonu daha çıkarmış oldu. An itibarı ile WTA sıralamasında ilk 10'da yer alan oyuncuların tamamı, ilk 20'dekilerin ise 15'i en az bir defa slam finali görmüş. Bu istatistikler, Grand Slam finalistleri ve şampiyonlarının kadın tenisi özelinde eski ayrıcalıklarını yitirdiğini gösteriyor. Kerber'in tek turnuvalık kahraman olup olmadığını ise zaman gösterecek.

10 Ocak 2016

Grigor Dimitrov'da Yanıldınız Çünkü...

  
 Geleceğin Roger Federer'i deniliyordu, erkekler tenisinin yeni kazanovası oldu. Evet, Grigor Dimitrov'dan bahsediyorum. Vaktiyle kendisinden olmayacak beklentiler içine girenler şimdilerde büyük bir hayal kırıklığı yaşıyor. Oysa bu duruma düşmemek için Bulgar tenisçinin kariyerinin ilk yıllarına göz atmak yeterliydi.

 Dimitrov hakkındaki "geleceğin yıldızı" temalı yorumlar, 2013 yılındaki Madrid Masters'ta Novak Djokovic'i yendiği maçın ardından yüksek sesle dillendirilmeye başladı. O galibiyet, kariyerinin o zamana kadarki en büyük zaferi olsa da elit tenisçiler karşısındaki ilk başarısı değildi. Nitekim 2009'da henüz 17 yaşındayken Rafael Nadal'ı final setine zorladığında da kendisinden geleceği yıldızı olarak bahsediliyordu. Ne var ki Bulgar raket, bu sıfatı hiç hak etmediğini iki karşılaşma arasındaki dört yıllık süre içerisinde kayda değer hiçbir netice alamayarak göstermişti.

 Birkaç maç veya turnuvada sergilenen parlak performans üzerinden bir tenisçinin geleceğine dair projeksiyon çizmek tenis kamuoyunun sıklıkla düştüğü bir hata. Halbuki bu tip öngörülerde en önemli kriter, söz konusu oyuncunun kimleri yendiği ya da hangi turnuvayı kazandığı değil, nasıl bir tenis oynadığı olmalıdır. 

 İşin kötü yanı şu ki tenisçilerin yetenek repertuvarı da çoğu zaman hatalı bir şekilde değerlendiriliyor. Örneğin bir oyuncunun fileye sıklıkla gelmesi ya da maç içinde farklı vuruşlar denemesi onun teknik kapasitesinin yüksek olduğunu göstermez. Burada mühim olan, yapılan vuruşların kalitesidir. Bir kısa top alelade kullanıldığında değil, filenin dibine düşüp alçak sektiğinde işlevseldir. Aynı şekilde rakibin rahatlıkla passing-shot üretebilmesine imkan sunan bir volenin de hiçbir kıymeti yoktur.

 Velhasıl, bir tenisçinin gelecekte neler yapabileceğini öngörebilmek için önce tenisin dinamiklerini iyi bilmek gerekiyor. Yoksa Dimitrov ya da onun WTA şubesi olan Eugenie Bouchard'da olduğu gibi yanılma ihtimaliniz çok fazla.

6 Ocak 2016

Federer Yeniden İstanbul'a Gelir Mi?


 We Love Tennis adlı Fransız tenis portalı, Roger Federer'in bu yıl da İstanbul Açık'a katılacağına dair bir iddia ortaya attı. Bu gelişme, bir süredir İsviçreli tenisçiyi yeniden izlemenin hayaliyle yaşayan Türk tenisseverlerde büyük bir heyecan yarattı. Ancak efsanevi raketin İstanbul'a bir kez daha gelişine engel teşkil eden önemli bir detay var.

 Federer'in geçtiğimiz sezonun başında açıkladığı turnuva programında 250 puan değerinde yalnızca bir turnuva bulunuyordu. Bu da aynı seviyedeki İstanbul Açık'ı takvimine dahil etmesine olanak tanıyordu. Çünkü ATP, klasman puanlarını hesaplarken 250'lik turnuvalardaki en iyi iki sonucu dikkate alıyor. Gelgelelim İsviçreli yıldız, bu sezon için halihazırda iki adet 250 puanlık turnuvaya kaydını yaptırmış durumda. Kurallar, üçüncü bir 250'liğe katılmasını yasaklamıyor fakat bu durumda turnuvalardan biri puan açısından boşa oynanmış oluyor. Federer gibi elit oyuncular da bundan ötürü formsuzluktan muzdarip olmadıkları sürece ikiden fazla 250'lik turnuva oynamıyor.

 Şahsen Federer'in İstanbul Açık'a geçen yılki katılımını bir hayli yadırgamıştım. Onun seviyesindeki bir oyuncunun normal şartlarda Madrid Masters'tan bir hafta önce herhangi bir turnuvada yarışmaması gerektiğini düşünüyordum. Ancak gerek paranın cazibesi gerekse de toprak zeminde eskisi kadar rekabetçi olmayışı, kendisini dünya gözüyle seyretmemizi sağlamıştı.

 Son tahlilde Ekselansları'nın bu yıl İstanbul'a gelmesi pek mümkün görünmüyor. Yine de imkansız diye bir şey yok. Zira kendisi, son dönemde aldığı kararlarla bizi pek çok kez şaşırttı.