19 Ekim 2019

Gourcuff Ya Tenisçi Olsaydı?


 Rafael Nadal ve Yoann Gourcuff... Bu iki ismin aynı yıl doğmaları ve sporcu olmaları dışında ortak bir noktaları daha var. Küçüklüklerinde tenis ile futbolu bir arada götüren bu ikiliden Nadal sarı topu, Gourcuff meşin yuvarlığı tercih etti. Kesişen yolların ayrıldığı nokta ise Fransa'da katıldıkları bir alt yaş turnuvası oldu.

 12 yaşındaki tenisçilerin boy gösterdiği Super 12 Auray Açık'ın 1998 yılındaki 64 kişilik ana tablosunda hem Nadal hem de Gourcuff yer alıyordu. 
Gourcuff, Fransa'daki Morhiban bölgesinin birincisi olarak katıldığı turnuvada ilk turu geçemezken akranı Nadal şampiyonluk ipini göğüsledi. Bu sonuçlar, iki sporcu adayı için birer dönüm noktası oldu.

 Nadal, Auray Açık'ta elde ettiği zaferin ardından profesyonel tenisçi olmaya karar verdi. Kendisi, bu gerçeği yıllar sonra turnuvanın 25'inci edisyonu için kaleme aldığı özel mektupta itiraf edecekti. Gourcuff ise aynı dönemde raketini asıp kramponlarını giymeyi tercih etti. 

 Aradan geçen yıllarda Nadal bir tenis efsanesine dönüşürken Gourcuff ise o kadar parlak bir kariyere sahip olamadı. Nitekim 33 yaşındaki Fransız orta saha, geçtiğimiz sezonun devre arasında Ligue 1 ekibi Dijon'dan ayrıldığı günden bu yana kendisine kulüp bulamadı.

 Dokuz aydır boşta olan Gourcuff, çareyi yıllar önce astığı raketinde buldu. Larmor Plage adlı yerel bir kulüpte tenis oynamaya başlayan eski Milanlı çıktığı ilk iki maçı 6/0, 6/0'lık skorlarla kazandı. Şimdi herkesin dilinde aynı soru var: Gourcuff ya tenisçi olsaydı?

3 Eylül 2019

Teniste Maçı Bırakmak Da Var


 Teniste çıktığı maçı yarıda bırakan bir oyuncu genellikle sportif ahlaksızla suçlanır. Sakatlığını bahane ederek rakibinin galibiyetine gölge düşürdüğü söylenir. Hatta sosyal medyada sayısı bir hayli fazla olan tenis holiganları tarafından korkak ilan edilir. Gelgelelim, bu çıkarımların hepsi safsatadan ibarettir.

 Evvela profesyonel tenisçilerin hepsi yenilgiyle başa çıkmayı bilen kişilerdir. Bu özelliğe sahip olmayan birinin tenisten kariyer yapması zaten mümkün değildir. Ancak bir tenisçinin numaradan maçı bırakma ihtimalini geçersiz kılan asıl unsur içindeki rekabet güdüsüdür.

 Nick Kyrgios gibi sorunlu tipleri ve bahis şikesine bulaşanları bir kenara koyarsak korta çıkan her tenisçi filenin karşısındaki rakibini yenebilmek için sonuna kadar mücadele eder. Bunun için gerekiyorsa iğneyle de oynar. Ne var ki vücudun iflas bayrağını çektiği anda kortta geçirilen her saniye ilerisi için büyük bir tehdittir. Böyle bir durumda verilecek tek doğru karar skora bakmaksızın rakibin elini sıkmaktır. Nitekim tenis tarihinde önde olan tarafın sakatlık nedeniyle çekilmek zorunda kaldığı sayısız maç vardır.

 Novak Djokovic'in Stanislas Wawrinka ile oynadığı Amerika Açık dördüncü tur maçını tamamlayamamış olmasını yukarıda çizdiğim çerçeve dahilinde değerlendirmek lazım. Nükseden sakatlığından ötürü ikinci setin sonlarından itibaren toplara vuramaz hâle gelen ve anormal hatalar yapmaya başlayan Djokovic her şeye rağmen mücadelesini sürdürmeye çalıştı. Bir süre puanları kısa tutarak oynamayı denedi fakat maçın son puanındaki komik çift hatasından sonra nafile bir çaba içinde olduğunu anladı. Velhasıl Sırp tenisçi ne sahtekarlık yaptı ne de korkup kaçtı.

 Demem o ki "Çıktığın maçı bitireceksin." tarzındaki hamasi söylemlerin tenisin pratiğinde hiçbir geçerliliği yok. Çünkü tenisçiler birer insan ve sakatlık da icra ettikleri sporun bir gerçeği.

1 Ağustos 2019

Zverev'in Şarkısı: Yalnızım Dostlarım


 Teniste bir oyuncunun kariyerini yalnızca yeteneği, kondisyonu ve mental gücü şekillendirmiyor. Kort dışında vereceğiniz kararların da en az kort içindekiler kadar önemi var. ATP Turu'nun genç yıldızlarından Alexander Zverev'in bir süredir yaşadıkları bu gerçeği bir kez daha hatırlattı.

 Geçtiğimiz yılı ATP Dünya Turu Finalleri'nde kariyerinin en büyük şampiyonluğuna ulaşarak kapatan Zverev'in kısa süre içinde ilk Grand Slam'ini kazanması bekleniyordu. Zaten kendisi de bu hedefe ulaşabilmek için en doğru antrenörle çalışmaya başlamıştı. 2018 Amerika Açık öncesinde Ivan Lendl'ı ekibine katan Alman tenisçinin Andy Murray'ninkine benzer bir başarı hikayesi yazması için her şey hazır gibiydi fakat kısa süre içinde bütün hesaplar alt üst olacaktı.

 Zverev, 2018'in sonunda altı yıllık menajeri Patricio Apey ile yollarını ayırdığında başına nasıl bir çorap ördüğünün farkında değildi. Taraflar, 2023'e kadar devam eden kontratlarını feshetmek konusunda uzlaşamayınca mahkemelik oldu. Birleşik Krallık'taki mahkemenin ilk duruşma için Ekim 2020 tarihini belirlemesi Zverev'in elini kolunu bağladı. Çünkü 22 yaşındaki oyuncunun bu tarihten önce başka bir menajerlik şirketiyle anlaşabilmesi için Apey'e 10 milyon dolar tazminat ödemesi gerekiyordu.

 Şimdiye dek tenisten yaklaşık 17,5 milyon dolar kazanabilen ve hâliyle 10 milyon doları gözden çıkarmak gibi bir lüksü olmayan Zverev uzun bir süredir turnuvalara tek başına gidiyor ve kort dışındaki faaliyetlerini bizzat yönetiyor. Gelinen noktada zamanının büyük bir bölümünü telefon görüşmelerine harcadığını ve bu yüzden asıl işine bir türlü odaklanamadığını söyleyen Zverev özel hayatında da fırtınalı bir dönemden geçiyor. Hiç vakit ayıramadığı kız arkadaşı Olga Sharypova'dan ayrılmak zorunda kalan dünya 5 numarası bir yandan da hastanede yatmakta olan babası için üzülüyor.



 Geçtiğimiz hafta Zverev'in yediği darbelere bir yenisi daha eklendi
. Kahramanımız, Hamburg Açık sırasında düzenlediği bir basın toplantısında antrenörü Lendl için "Antrenmanlarda tenise odaklanmak yerine bana köpeği ve golfteki maceralarından bahsediyor." ifadelerini kullanınca etrafındaki kişilerden birini daha kaybetti. Bakalım hayat, Zverev'i daha nelerle sınayacak?

28 Haziran 2019

Nadal'ın İtirazı Haksız Çünkü...


 Wimbledon'ın 2002 yılından bu yana uyguladığı seri başı belirleme yöntemi günlerdir yeni bir icatmış gibi hararetli bir şekilde tartışılıyor. Kopan tartışmanın nedeni, dünya 2 numarası Rafael Nadal'ın söz konusu yöntemden ötürü bu yılki Wimbledon'da 3 numaralı seri başı olarak yarışacak olması. İspanyol tenisçi, ana tabloda Novak Djokovic ve Roger Federer'den biriyle aynı yarıya düşmesini kesinleştiren bu duruma itiraz ediyor. Gelgelelim bu itirazda hiçbir haklılık payı bulunmuyor.

 Her şeyden evvel Wimbledon'ın seri başlarını numaralandırırken diğer üç Grand Slam turnuvasından farklı bir yol izlemesinin gayet makul iki gerekçesi var. Bunlardan birincisi, çim kort turnuvalarının tenis takvimindeki payının sert ve toprak kort turnuvalarıyla kıyaslanmayacak kadar az olması. İkincisi ise bundan beş yıl öncesine kadar ATP 500 seviyesinde bile kendisine yer bulamayan çim zeminin dokuz Masters turnuvasının hiçbirinde tercih edilmemesi. Hâl böyleyken çim kortta düzenlenen bir Grand Slam'in kendisiyle aynı zemine sahip sınırlı sayıdaki turnuvanın önem derecesini arttırmak istemesinden daha doğal bir şey olamaz.

 Nadal ve taraftarları, Wimbledon yönetiminin ATP klasmanına saygı göstermediğini öne sürüyor. Ne var ki bu yorum da gerçeği yansıtmıyor. Turnuva, iddia edildiği gibi kibirli bir yaklaşıma sahip olsaydı tenisçilerin yıl boyunca elde ettikleri puanların bir kısmı ya da tamamını göz ardı ederdi. Oysa Wimbledon, 
seri başlarını belirlerken yaptığı hesaplamada tenisçilerin mevcut ATP puanlarının üzerine çim kort turnuvalarından son bir yıl içinde kazandıkları puanların tamamını ve ondan önceki bir yıllık periyotta kazandıkları en yüksek puanın %75'ini ekliyor. Yani Wimbledon'ın geliştirdiği özel formülde yalnızca ATP puanları kullanılıyor.

 Wimbledon'ın kadınlar turnuvasındaki seri başlarını belirlerken kullandığı sabit bir metot yok. Ancak bu durum, kadınlarda daima dünya sıralamasına sadık kaldıkları anlamına gelmiyor. Örneğin Maria Sharapova 2009'daki turnuvaya dünya 59 numarası olarak gelmiş fakat 24 numaralı seri başı olarak katılmıştı. Geçtiğimiz yılki turnuvada da dünya 183 numarası olan Serena Williams 25 numaralı seri başı olarak yarışmıştı.

 Her şey bir yana, Nadal gibi büyük bir sporcunun
bir Grand Slam yarı finalinde Federer veya Djokovic'le eşleşecek olmaktan dert yanması teniste hiç alışık olmadığımız türden bir mızıkçılık. Sanırım Rafa, söz konusu turlarda Mikhail Kukushkin gibi rakiplerle oynamayı düşünüyordu.

3 Haziran 2019

Safi Kötüsün Serena Williams


 Tenis alemi, iki gün evvel odağında yine Serena Williams'ın bulunduğu, eşi benzeri görülmemiş bir hadiseye tanıklık etti. Roland Garros üçüncü turunda Sofia Kenin'e elenen Birleşik Amerikalı raket, maç sonrası medya merkezine vaktinden önce gelip kendisiyle aynı salonu paylaşan Dominic Thiem'in basın toplantısının bitmesini beklemek istemeyince büyük bir skandal patlak verdi.

 
Fransızların saygın gazetesi L'Equipe'in aktardığına göre toplantı için önce başka salona geçmek isteyen Serena, bu talebi kabul görmeyince sinirlenerek medya merkezini terk etmek üzere merdivenlere yöneldi. Bu esnada devreye giren yetkililer, ani bir kararla ana salonda bulunan Thiem ve gazetecileri 2 numaralı salona kaydırarak yerine Serena'yı aldı. Durumun idrakına sonradan varan Thiem ise "Bu nasıl bir saçmalık? Şaka yapıyor olmalısınız. Ben artık junior oyuncusu değilim." diyerek toplantıyı devam ettirmeme kararı aldı.

 Hiç kuşku yok ki yaşanan bu rezalette organizatörlerin sorumluluğu büyük. Serena'nın kaprislerine boyun eğerek Thiem'i bu şekilde küçük düşürmeleri asla kabul edilebilecek bir hata değil. Hele ki basın toplantısına katılmaktan vazgeçen birinin kolundan tutulup kararından döndürülmeye çalışılması, güce ve güçlüye biat etme sendromunun çok bariz bir yansımasıdır. Peki ya madalyonun diğer yüzünü n'apacağız? Meşhur fıkradaki gibi ev sahibi suçlu da hırsızın hiç mi suçu yok?

 Destekçileri kabul etmekte zorlansa da Serena, Thiem'in de söylediği gibi kötü bir kişilik. Zira güç ve şöhretlerini istedikleri her şeyi zorla yaptırmak veya başkalarını ezmek için kullananlar yalnızca kötü insanlardır. Tabii Serena'nın melaneti, yalnızca güç zehirlenmesinden ileri gelmiyor. Yıllardır hem kadınlığı hem de ten rengi üzerinden kendisine sanal bir mağduriyet devşiren 37 yaşındaki tenisçi, kendisini eleştiren herkesin cinsiyetçi ya da ırkçı olarak yaftalanmasına bakılırsa bunda da bir hayli başarılı olmuş gibi görünüyor.

30 Nisan 2019

Hülya Avşar Ciddiyetsizliğiyle Tenis Yönetmek


 Ülkede yaşanan ekonomik çöküşten ötürü bu sene ancak devlet eliyle düzenlenebilen İstanbul Cup Türk tenisi adına tam bir fiyaskoyla sonuçlandı. Teklerde altı oyuncu, çiftlerde ise iki takımla temsil edildiğimiz turnuvada payımıza düşen yegane galibiyet elemelerin ilk turunda İpek Öz'den geldi. Çok değil, üç yıl evvel çifte kupa kaldırdığımız turnuvaya bu sene ancak wild card ile oyuncu sokabilmemiz tenisimizin ne kadar gerilediğini gözler önüne seriyor.

 Kadın tenisçilerimiz, İstanbul Cup gibi WTA Turu'nun en alt kategorisinde yer alan bir turnuvaya bile doğrudan katılım sağlayamıyor. Erkeklerdeki vaziyet ise daha beter. Bu tablo, Çağla Büyükakçay ve Marsel İlhan'ın elde ettiği tarihi başarıların tamamı ile kişisel gayretlerin sonucu olduğunu gösteriyor. Öyle olmasaydı söz konusu başarıların hayal olarak addedildiği günlere kısa süre içinde geri dönmezdik.

 Türkiye Tenis Federasyonu'nun mevcut yönetimi, ülke tenisini ileriye taşımakla değil, başka şeylerle ilgileniyor. Yandaşlara rant sağlayarak koltuğu sağlama almaktan arta kalan zamanlar sokak tenisi ve Hülya Avşarlı etkinlikler gibi boş işlere ayrılıyor. Profesyonel bir spor dalı magazinel bir figürle mütemadiyen özdeşleştirilerek AKP iktidarının yarattığı vasat egemen düzene hizmet ediliyor.

 Sokak ortasında çocukların ellerine raket tutuşturarak ya da ünlülerle kortta poz vererek tenisçi yetiştiremezsiniz. Bunun için 
kamu yararını önceleyen spor politikalarına ihtiyacınız var.

14 Mart 2019

Taht Oyunları: Fedal vs Djokovic


 Roger Federer, Rafael Nadal ve Novak Djokovic... Kariyerlerinde toplam 52 Grand Slam zaferi bulunan bu muhteşem üçlü arasında bir süredir demeç savaşları yaşanıyor. Federer ve Nadal'ın Djokovic'e karşı birlikte saf tuttuğu tartışmanın temelinde ise ATP CEO'su Chris Kermode'un geçtiğimiz günlerde görevinden azledilmesiyle sonuçlanan süreçte yaşanan bazı olaylar yatıyor.

 Her şey, Djokovic'in başında olduğu
ATP Oyuncular Konseyi'nin Ocak ayındaki toplantısıyla başladı. ATP'nin mevcut CEO'sunun görevine devam edip etmemesi hususunda ortak bir karar alabilmek için düzenlenen toplantıda Kermode'un gitmesini isteyenler dörde karşı beş oyla üstün geldi. Bu gizli oylamanın basına sızması ise büyük bir gürültü kopardı.

 Konseyde yaşanan gelişmeler, Avustralya Açık öncesinde düzenlenen basın toplantılarında Nadal ve Federer'e soruldu. Nadal, hiçbir şeyden haberinin olmadığını söylerken kendisini bilgilendirmeyen konsey üyelerine sitem etti. İspanyol tenisçi, "Ben, onların ayağına gitmek zorunda değilim. Bilakis Djokovic ve konseydeki diğer oyuncuların bana ulaşması gerekir. Çünkü orada bunun için bulunuyorlar." ifadelerini kullandı. Federer'in açıklamaları da Nadal'ınkilere paraleldi.

 Tenisin iki büyük efsanesinin kendilerini ilgilendiren bir kararla ilgili ATP Oyuncular Konseyi tarafından bilgilendirilmemiş olması büyük bir skandal. Zira konseydeki tenisçiler, bizzat meslektaşları tarafından belli bir oyuncu grubunu temsil etmeleri için seçiliyor. Örneğin Vasek Pospisil, ATP sıralaması 51'den 100'e kadarki oyunculardan sorumlu. Nitekim kendisi, temsil ettiği tenisçilere konuyla ilgili bir e-mail göndererek görevini yerine getirmiş. Sıralamanın ilk 50'sini temsil eden konsey üyelerinin de aynı şekilde Federer ve Nadal'la iletişime geçmesi gerekirdi.

 Djokovic, gelen tepkiler üzere verdiği demeçte konseydeki oylamanın basına sızmasından duyduğu rahatsızlığı dile getirirken Kermode hakkındaki nihai kararlarını Indian Wells'in hemen öncesine ertelediklerini ve o tarihe dek herkesle görüşebileceklerini belirtti. Ne var ki Nadal, aradan geçen zamanda kimseyi aramadı. Federer ise son anda Djokovic'le konuşmak istedi ancak Sırp tenisçiden "Vaktim yok." yanıtını aldı. En nihayetinde 7 Mart günü toplanan ATP Genel Kurulu, mevcut CEO'nun sezon sonunda görevinden ayrılmasını kararlaştırdı.

 Şimdi tenis kamuoyu şu sorunun yanıtı arıyor: Erkekler tenisinin gelmiş geçmiş en başarılı iki ismi olan Federer ve Nadal bu kadar kritik bir mevzuda nasıl adam yerine konmaz? Başka bir deyişle Djokovic ve onun başkanlığındaki konsey, görevini mi savsakladı yoksa bu ikilinin arkasından iş mi çevirdi?

8 Mart 2019

ITF'nin Yeni Düzeni: Altta Kalanın Canı Çıksın


 Uluslararası Tenis Federasyonu ITF, bu sezon kendi bünyesindeki profesyonel turnuvalarda radikal değişikliklere gitti. Bu doğrultuda kadınlar ve erkekler turundaki 15 bin dolarlık turnuvalarda sıralama puanı vermemeye başladı. Ayrıca 25 bin dolarlık erkek turnuvalarında yarı finalden önce verdiği puanları kaldırdı.

 ITF seviyesindeki kadın turnuvaları beş farklı kategoride oynanıyor. Kadın tenisçiler, 15 binlikler dışındaki kategorilerin puan değerleri korununca yapılan yeni düzenlemelerden fazla etkilenmedi. Buna karşılık ITF seviyesinde yalnızca 15 bin ve 25 binlik turnuvalarda oynayabilen erkekler tenisçiler büyük bir mağduriyet yaşadı. Aralarından aşağı yukarı 1400'ü ATP sıralamasının dışına çıktı.

 Erkek tenisçiler için 15 bin dolarlık bir turnuvada şampiyon olmak 18 ATP puanı anlamına geliyordu. Aynı başarının puan değeri artık sıfır. 25 binliklerde elde edilen şampiyonlukların puan değeri ise konaklama imkanı bulunan turnuvalarda 35'ten beşe, bulunmayanlarda 27'den üçe düşürüldü. Üstelik önümüzdeki yıldan itibaren bunlar da sıfırlanacak ve ITF turnuvalarında oynayarak ATP puanı toplamak tarihe karışacak.

 Peki ITF ve ATP turları arasındaki geçiş yeni düzende nasıl sağlanacak? Bunun için 
"ITF Dünya Sıralaması" adında yepyeni bir icat çıkarıldı. Bu sıralamada üstlerde yer alan tenisçiler, ATP Challenger turnuvalarına ana tablodan ya da elemelerden katılma şansı yakalayacak. Yeri gelmişken Challenger turnuvalarındaki eleme tablosu kontenjanının bu sene 32'den dörde düşürüldüğünü hatırlatalım.

 Özetle ATP Turu'nda yarışabilecek seviyede olmayan bir tenisçi, bundan böyle kariyerini ITF turnuvalarına hapsolmuş bir şekilde sürdürecek ve belki de ATP sıralamasına hiç giremeyecek. ITF, bu düzenlemesiyle belli bir seviyenin altındaki oyuncuların ATP Turu'ndaki pastadan pay almasını neredeyse imkansız hâle getiriyor. Yani altta kalanın canı çıksın, diyor.

6 Mart 2019

Kyrgios Renk Değil Yozlaşmadır


 Nick Kyrgios hakkında kaleme aldığım son yazının ardından tenise yıllarını vermiş bazı büyüklerimizin yorumlarını hayretle okudum. Bu adamın sonuncusu geçen hafta olmak üzere şimdiye dek imza attığı sayısız skandala en büyük tepkinin onlardan gelmesini beklerdim ama yanılmışım. Meğer Kyrgios'un bu spora renk kattığını düşünen pek çok insan varmış tenis dünyasında. Bizlerse herkesi tek tip davranmaya zorlayan elitist ve faşist kimselermişiz.

 Açıkçası bir kadın tenisçiye cinsel içerikli küfür etmenin ya da Rafael Nadal gibi örnek bir sporcu ve hayranları hakkında günlerce saygısız yorumlar yapmanın tenise nasıl bir renk kattığını anlayabilmiş değilim. Terbiyesizlik ve seviyesizlik, artık tenisi güzelleştiren unsurlar olarak görülüp kanıksanıyorsa ortada ciddi bir çürüme var demektir. 

 Tenisin kimi özellikleriyle diğer sporlardan ne kadar ayrıldığını anlatmaya lüzum yok. Bu gerçeğin idrakına varabilmek için bir tenis maçını kısa bir süre izlemek yeterli. Ancak son zamanlarda gerek tenisin küresel çaptaki yönetim organlarının izlediği politikalar gerekse de alttan gelen yozlaşmış nesil bu sporun kendine özgü kültürünü tehdit etmeye başladı. Kyrgios ve benzerleri işte bu yüzden tehlikeli.

 Rafael Nadal'ın da vurguladığı üzere Kyrgios gibi kendisine, seyircilere ve rakiplerine saygı duymayan sporcuların sayıca çoğalması tenisin kendi kendini imha etmesi demektir. Zira tenis, tıpkı boks gibi sporcuların birbirlerini en seviyesiz üsluplarla aşağıladıkları bir spor dalı değildir. Kyrgios'un "Bu ahbapla oynarken kan kokusunu alabiliyorum." şeklindeki ifadesi bir tenisçiye değil, olsa olsa bir boksöre yakışacak sözlerdir.

 Elbette tenisin gerginlik ve tartışmadan izole olduğu gibi komik bir iddiayı savunmuyoruz. Aynı şekilde tenis dışındaki sporları aşağılama çabası içinde 
de değiliz. Bilakis her spor kendi kültürüyle güzeldir. Zaten Kyrgios ile olan sorunumuz da kendisinin tenis kültürüne saldırmasından kaynaklanıyor. Yine de tenis için asıl tehdit, Kyrgios'tan ziyade bu adamı her türlü rezilliği sergilediği bir haftada Roger Federer'in 100. şampiyonluğu için hazırlanan kutlama videosunda oynatan zihniyettir.

3 Mart 2019

Yedi Bela Kyrgios ve Tenisteki Çürüme


 Tenis dünyası, son birkaç günde daha önce hiç görmediği türden bir rezalete tanıklık etti. Kortların sabıka kaydı en kabarık oyuncularından Nick Kyrgios, geçtiğimiz hafta Meksika'da düzenlenen turnuvada Rafael Nadal'ı yendiği maçın ardından edepsizlikte çığır açtı. Avustralyalı tenisçi, saygıda kusur etmemesi gereken bir efsaneye günlerce hakaret yağdırdı.

 Kyrgios, şansının da yardımıyla aldığı galibiyet sonrası Instagram hesabından yaptığı paylaşımlarda Nadal'ı kastederek "Bu ahbapla oynarken kan kokusunu alabiliyorum. Yemin ederim ki bu adamın daha çok üzülmeye ihtiyacı var." ifadelerini kullandı. Meslektaşını hilekar olarak nitelendiren bir yorumu beğenmesi de cabasıydı.

 Başıbozuk Avustralyalının terbiyesizlikleri, aklı başında olan tüm tenisseverleri kendisine düşman etti. Sırasıyla Stanislas Wawrinka, John Isner ve Alexander Zverev'den ona haddini bildirmesi beklendi ama olmadı. "Yedi Bela Hüsnü" misali hepsini haklayan Kyrgios, Isner ile oynadığı yarı final maçı sırasında "Rafa fanları neredesiniz? Indian Wells'e uçak biletlerinizi alın." diye bağırarak kudurtma konusundaki hünerlerini bir kez daha sergiledi.

 Kyrgios, aslında tam da bu çağın tenisçisi. Kendisi, rant uğruna kortları sirke çevirmek için var gücüyle çalışan tenis yöneticilerine çok yakışıyor. Tıpkı saz arkadaşları Thanasi Kokkinakis ve Bernard Tomic gibi.

 Mide bulantısından kusma safhasına henüz geçmediyseniz sizin için bir de Eugenie Bouchard seçeneğimiz var. Yukarıda saydığımız isimlerin WTA şubesi olan ve yeni neslin seks sembolü olarak gösterilen bu hanımefendiye bakarak da tenisteki çürümenin boyutlarını idrak edebilirsiniz. 

17 Şubat 2019

Babalar Gibi Satılan Davis Kupası

 Geçtiğimiz yılın Ağustos ayında Uluslararası Tenis Federasyonu ITF'in yaptığı oylamayla Davis Kupası'nın lisans hakkı, tam 3 milyar dolar karşılığında 25 yıllığına Gerard Pique'nin sahibi olduğu Kosmos şirketine verildi. Başarılı futbol kariyerinin ardından iş dünyasına da hızlı bir giriş yapan Pique, oylamanın gerçekleştirildiği gün "Bazen ya değiştirirsiniz ya da ölüme terk edersiniz." diyordu. Çiçeği burnunda bir sermayedar olarak hırsı ve iştahı her hâlinden belli olan İspanyol futbolcu, bu ifadesiyle neoliberalizmin tipik palavralarını ne kadar çabuk öğrendiğini de gözler önüne seriyordu. 

 Spor, üzerinde yaşadığımız gezegenin bir mikrokozmosu. Hâliyle onu içinde bulunduğu sosyal, politik ve ekonomik konjonktürden bağımsız olarak ele alamayız. Pique'nin yukarıdaki sözlerine Türkiye'de 24 Ocak Kararları ile başlayan ve "Babalar gibi satarım." vecizesiyle şahikasına eren özelleştirme furyasından aşina olmamız da bu yüzden. Nasıl ki bu topraklarda kamuya ait varlıklar, son 40 yılda devletin sırtında kambur olduğu gerekçesiyle yağmalandıysa Davis Kupası da reform naraları eşliğinde Pique Bey'in mülkiyetine verildi.

 Bay Pique, organizasyonu "daha verimli işletmek" ve bu sayede kâr elde etmek adına hiç de şaşırtmayan bir iş yaptı ve turnuvanın 118 yıllık birikimini bir kalemde silen bir format icat etti. Yeni formatta Davis Kupası'nın şampiyonunu tayin eden Dünya Grubu serileri, sabit bir lokasyona alınarak bir haftalık turnuvaya dönüştürüldü. Bu da kupayı kendine özgü kılan iç saha ve deplasman maçlarının kaldırılması demekti. 

 Davis Kupası'nın bu şekilde iğdiş edilmesi, Path Cash ve Lleyton Hewitt gibi eski tenisçilerin yanı sıra kariyeri devam eden pek çok üst düzey raketin tepkisini çekti. Örneğin Roger Federer, son Amerika Açık esnasında verdiği bir mülakatta "Eski bir futbolcunun bir anda gelip tenis işine girmesi tuhaf. Davis Kupası, Pique Kupası'na dönüşmemeli." demişti. İspanyol futbolcu, Ekselansları'nın bu yorumuna çok içerlemiş olacak ki dünkü açıklamasında "Pique Kupası" ifadesinden nefret ettiğini söyledi. 

 Sermaye sınıfı, şekil-A'da bir kez daha görüldüğü üzere hiçbir geleneği ve etik değeri tanımıyor. Üstelik söz konusu çıkarıysa en ufak bir eleştiriye dahi tahammül edemiyor. Fakat şu da var ki tenis gibi köklü geleneklere sahip bir spor, vahşi kapitalizmin dilediği gibi at koşturabileceği bir alan değil. Birileri Pique'ye Madrid'in toprak kortlarını maviye boyayan Ion Tiriac'ın başına neler geldiğini çok geç olmadan anlatmalı.

8 Ocak 2019

Asıl Kötülük Türk Tenisine Yapılıyor


 Grand Slam turnuvaları tenisin zirve organizasyonlarıdır. Her tenisçi adayının hayali, bir gün bu turnuvalarda yer almak ve hatta şampiyon olmaktır. Hâl böyleyken Türkiye Tenis Federasyonu, Selin Övünç'ü geçtiğimiz yıl Amerika Açık'a, bu sene de Avustralya Açık'a yollamayarak onun hayallerini yıkmıştır. Ancak söz konusu kararın yarattığı tek olumsuz sonuç bu değil.

 Profesyonel tenis tam bir kurtlar sofrasıdır. Sofradan pay almak isteyen bir tenisçi, oyununu mümkün olan en üst seviyeye çıkarmak zorundadır. Teniste bunu başarmanın başlıca yollarından biri ise en iyi oyuncularla rekabet etmektir. Bunun için de Grand Slam turnuvalarından daha iyi bir fırsat bulunamaz. Dolayısıyla Selin'i ana tablodan katılma hakkı elde ettiği iki Grand Slam'e göndermeyenler aynı zamanda onun gelişimini baltalamış oldular.
 Türkiye, bu sezonki Avustralya Açık'ta yalnızca üç oyuncuyla temsil ediliyor. Pemra Özgen ve Cem İlkel eleme oynarken Bora Şengül gençler ana tablosunda mücadele ediyor. Yani tenisçi fabrikası olan bazı ülkeler gibi 15-20 oyunculuk bir Grand Slam kadromuz yok. Böyle bir ortamda Türk tenisini yönetenlerin Grand Slam ana tablosunda yarışmaya hak kazanan bir tenisçiye maddi destek sağlamamak gibi bir lüksü olamaz.

 Selin'e reva görülen muamele, alt yaş gruplarındaki tenisçi adaylarını büyük bir umutsuzluğa sevk edecektir. Başarıya hak ettiği değerin verilmediğini gören çocuklar tenis kariyerlerini başlamadan bitirmeyi düşüneceklerdir.
 
 Velhasıl, Selin'i ikidir Grand Slam'e göndermeyenler asıl kötülüğü Türk tenisine yapmaktadır.

6 Ocak 2019

Övünç ve Utanç! (İkinci Perde)


 Ülke olarak şaşırma duygumuzu kaybetmiş durumdayız. Çünkü memlekette olmaz denilen her şeyin bir bir olduğuna tanıklık ediyoruz. Hâl böyleyken Türkiye Tenis Federasyonunun henüz birkaç ay evvel büyük gürültü koparan bir yanlışını tekrarlaması hiçbirimize tuhaf gelmiyor. 

 Milli tenisçi Selin Övünç'ün maddi imkansızlıklar nedeniyle son Amerika Açık'a katılamaması kamuoyunda büyük yankı uyandırmıştı. Kendisi, aynı neden ötürü bu yılki Avustralya Açık'ta yer alamayacak. Tenis federasyonu, Selin'e her türlü maddi desteği sağlayacağı yerde onu ana tablodan katılma hakkı kazandığı Grand Slam turnuvalarına yollamamakta diretiyor.

 Dünya üzerinde kendi sporcusunun kötülüğünü isteyen bir federasyona daha önce rastlanmış mıdır, bilmiyorum. Fakat şu anki Türkiye Tenis Federasyonu yönetiminin Misakımilli sınırları içerisinde tenisi baltalamaktan başka bir işe yaramadığı çok açık. Yoksa kısa süre öncesine kadar ciddi bir ivme yakalamış olan Türk tenisi bugün içler acısı bir vaziyette olmazdı.

 Eskiden sporcularımızı memleketteki bozuk düzen öğütürdü. O bozukluğun mevcut siyasi iktidar döneminde arşıâlâya çıktığını söylemeye gerek yok. Bununla birlikte Selin'e yapılan kötülük, insanın aklına kin, nefret ve düşmanlık gibi duyguları getiriyor.

 Görünen o ki Türk tenisinin başındakiler; kendilerine koşulsuz itaat eden ve siyasi rant sağlayan "makbul" sporcuları arzuluyor. Bu şartları karşılamadığınız müddetçe dünya 1 numarası olsanız bile umurlarında değilsiniz. Bilakis size gösterecekleri sopadan korunmanızda fayda var.