30 Ekim 2026

Agassi'nin Becker'i Yenme Hilesi

 Boris Becker, Andre Agassi’yle oynadığı ilk üç maçın tamamından galip ayrılır. Fakat daha sonraki 11 düellonun 10’u Agassi’nin üstünlüğüyle sonuçlanır. İki efsanenin rekabetinde yaşanan bu büyük kırılmanın nedeni ise yıllar sonra gelen bir itirafla ortaya çıkar.

 Agassi, Becker karşısında aldığı üst üste üç mağlubiyetin ardından rakibine karşı kazanmanın yollarını aramaya başlar. Bu doğrultuda mesaisinin önemli bir bölümünü Alman tenisçinin maçlarını izlemeye ayırır. Meslektaşının oyununu çözmeye çalışırken tuhaf bir detay dikkatini çeker. Buna göre Becker, servis kullandığı esnada yaptığı dil hareketiyle topu hangi yöne göndereceğini belli etmektedir.

 Şayet Becker, servisi T’ye doğru kullanacaksa dilini dudağının ortasına koymaktadır. Dilini dudağının kenarlarına doğru çıkardığı zamanlarda ise geniş açılı servisler atmaktadır. Bu sırra vakıf olan Agassi, artık Becker’in güçlü servislerine daha etkili return’ler üretebilecektir.

 Rakibinin önemli bir açığını yakalayan Agassi, eline geçirdiği kozu yalnızca kritik puanlarda kullanmaya özen gösterir. Çünkü sahip olduğu avantajın Becker tarafından fark edilmesini istemez. Fakat bu kadarı bile rekabette dengelerin değişmesine yetecektir. Nitekim iki tenisçi arasındaki oynanan maçların nihai bilançosu Agassi'nin galibiyet sayılarında 10-4 önde olduğunu gösterecektir.

 Efsaneler, emekliye ayrıldıktan bir süre sonra Oktoberfest vesilesiyle bir araya gelir. İkili biralarını yudumlarken Agassi Becker’e yıllardır sır gibi sakladığı gerçeği açıklar. Duydukları karşısında sandalyesinden düşecek gibi olan Becker, “Ben de her yenilgiden sonra eşime ‘Bu adam sanki zihnimi okuyor.’ diye yakınıyordum.” diyecektir. Oysa Agassi, rakibinin zihnini değil, dilini okumuştur.

 Aktardığımız anekdot, Agassi’nin 2017'de The Players Tribune adlı internet sitesine verdiği röportaja dayanmaktadır. Ancak Becker, daha sonraki yıllarda yaptığı bir açıklamada bir tenisçinin dil hareketlerinin kortun diğer ucundan görülmesinin mümkün olmadığını söylemiştir.

9 Ekim 2026

Şans Zverev'in Kapısını Çalınca...

 Erkekler tenisinin halihazırdaki en büyük yıldızları olan Carlos Alcaraz ve Jannik Sinner 2026 sezonunun büyük bölümünde sakatlıklarla boğuştu. Toprak sezonunda el bileğini sakatlayan Alcaraz üst üste iki Grand Slam'de yer alamazken Sinner de dizindeki problemden ötürü Wimbledon’ın ardından kepenkleri indirmek zorunda kaldı. Bu ikilinin yokluğunda devreye girmesi beklenen Novak Djokovic ise artık 39 yaşındaydı ve kariyerinin son demlerini yaşıyordu. Hâl böyle olunca erkekler tenisinin zirvesinde büyük bir boşluk oluştu. O boşluğu doldurmak da Alexander Zverev’e nasip oldu.

 Zverev, kendisi adına rüya gibi geçen sezona Roland Garros ve Amerika Açık şampiyonlukları sığdırdı. Fakat bana göre en iyi performansını Wimbledon'da sergiledi. Daha önce dördüncü turdan öteye gidemediği Londra çimlerinde bu yıl finale kadar ilerleyen Alman raket finalde de Sinner gibi bir makineden set almayı başardı. O gün Sinner yerine başka bir rakiple oynasaydı Wimbledon’ı da kazanmış olacaktı.

 2026’nın Zverev’e açtığı kapılar Grand Slam kupalarıyla sınırlı kalmadı. Kahramanımız, Sinner’in sakatlığı nedeniyle sezonu kapattığını duyurmasının ardından kariyerinde ilk kez dünya 1 numarası olmayı garantiledi. 

 Müstakbel dünya 1 numarası, an itibarıyla dört Grand Slam’in tamamında final oynayıp ikisini kazanmış elit bir tenisçi konumunda. Zverev’in bir gün mutlaka Grand Slam kazanacağını düşünüyor olsam da bugünkü konumuna erişeceğine hiç ihtimal vermezdim. Zaten bu kadarını kendisi bile hayal etmemiştir.

 Açık konuşmak gerekirse Zverev’in bu sezonki performansı konjonktürel bir nitelik taşıyor. Çünkü aldığı neticelerin temelinde tenisini geliştirmiş olması değil, yakaladığı fırsatları mümkün olan en iyi şekilde değerlendirmesi yatıyor. Fakat unutmayalım ki aynı fırsatlar diğer oyuncular için de geçerliydi. Dolayısıyla kontrolü dışında gelişen olaylar Zverev’in başarılarını asla değersizleştirmiyor.

27 Ağustos 2026

Head-To-Head'in Aldatıcı Yüzü

 Boris Becker’in ezeli rakibi Stefan Edberg’e karşı oynadığı maçlarda 25’e 10 gibi ezici bir üstünlüğü söz konusu. Bu istatistiği gören biri, iki efsanenin kariyerleri arasında da benzer bir uçurumun olduğunu düşünebilir. Oysa gerçek hiç de öyle değil.

 Evvela hem Becker hem de Edberg’in altı Grand Slam şampiyonluğu var. Toplamda Becker 49, Edberg ise 41 kupa kazanmış. Buna karşılık Edberg, 1 numarada geçirilen hafta sayısında 72’ye 12 önde. Ayrıca Edberg Roland Garros’ta bir kez final oynarken Becker bunu hiç başaramamış. Velhasıl, aralarında oynadıkları maçlarda oluşan asimetrik tabloya rağmen iki tenisçinin kariyerleri birbirine son derece denk.

 Tenisçiler arasındaki ikili maç kaydı ya da daha çok bilinen adıyla “head-to-head” Becker-Edberg örneğinden de anlaşılacağı üzere fevkalade yanıltıcı olabiliyor. Bir tenisçinin diğerini daha çok yenmiş olması, onun mutlaka daha başarılı bir kariyere sahip olduğu anlamına gelmiyor.

 Kariyeri görece mütevazı olan bir tenisçi, bazen oyun stili sebebiyle büyük bir şampiyonun baş belasına dönüşebiliyor. Bu durumun en güncel örneği, Jelena Ostapenko’nun Iga Swiatek ile şimdiye dek oynadığı altı maçın tamamından galibiyetle ayrılması.

 Ostapenko’nun kariyer bakımından fersah fersah gerisinde olduğu Swiatek’i her defasında çaresiz bırakmasının temelinde ultra agresif oyun tarzı yatıyor. Swiatek, istisnasız her topa hücum eden rakibi karşısında puanları kurgulama imkanını kaybediyor ve vuruş ritmini bir türlü yakalayamıyor. Hâl böyle olunca kendi oyununu korta yansıtamıyor ve sürekli yeniliyor.

 Öte yandan head-to-head istatistiğinde kurulan bazı üstünlüklerin tamamı ile konjonktürel bir nitelik taşıdığını söylemek gerekir. Örneğin Dustin Brown’ın Rafael Nadal karşısındaki 2-0'lık maç kaydı, rakibini kendisi adına en uygun koşullarda yakalamış olmasının yarattığı bir sonuç. Nitekim bu maçlar oynanırken hem Nadal formda değildi hem de zemin çimdi. Kaldı ki Brown, Nadal’la daha sık eşleşebilseydi ortaya çıkacak tablo çok farklı olurdu.

 Sonuç olarak head-to-head de her istatistik gibi sınırlı bir gerçeklik sunar. İki tenisçi kıyaslanırken esas alınması gereken kriter, aralarındaki maç kaydı değil, bir bütün olarak kariyerleri olmalıdır.

3 Ağustos 2026

Türkiye'de Tenis Niçin Popüler Olmamalı?


 Gazeteci Mehmet Çalışkan, birkaç gün evvel Habertürk'ün internet sitesinde yayımlanan makalesinde milli tenisçi Zeynep Sönmez’in hak ettiği ilgiyi göremediğini ve Türk toplumu tarafından daha çok sahiplenilmesi gerektiğini yazmış. Yazının devamında da toplumsal sahiplenmenin tenisçimizin kariyerini pozitif yönde etkileyeceğini savunmuş.

 Habertürk'teki yazı, hiç kuşkusuz iyi niyetle kaleme alınmış olsa da Türkiye’nin kendine özgü dinamiklerini fena hâlde ıskalıyor. Zira Türk toplumu, sahiplendiği şeylere yarardan çok zarar getiriyor. Ülke insanının yoğun ilgi gösterdiği alanlarda ne kalite ne de huzur kalıyor. Bu gerçeğin farkına varabilmek için Türk futbolu denen lümpen sirkine bakmanız yeterli.

 Futbol, açık ara en popüler spor olduğu Türkiye’de şuursuzluk ve pespayelikten başka bir şey üretmiyor. Ülkeye futbol penceresinden baktığınızda medeni bir şekilde rekabet etmekten aciz milyonlarca insan görüyorsunuz.

 Elbette hiçbir toplumu iyi veya kötü olarak nitelendiremeyiz. Fakat Türkiye'de kötülerin sesinin daha yüksek çıktığı sugötürmez bir gerçek. Bunda AKP iktidarının yarattığı vasat egemen düzen kadar sosyal medyanın yaygınlaşmasının da payı var.

 Türkiye’de sosyal medya, en ahmakça fikirlerin paylaşıldığı ve hızla yayıldığı bir mecraya dönüştü. Özellikle X platformunda karşılaştığımız cehalet ve seviyesizlik insanı dehşete düşüren cinsten. Bu durum, mevzubahis tenis olduğunda da değişmiyor. Ne idiği belirsiz tipler, ülke tarihinin en başarılı tenisçisi hakkında yorum yaparken bile hadsizlikte sınır tanımıyor.

 Demem o ki Türkiye gibi bir ülkede popülerlik kazanmak tenisin başına gelebilecek en kötü şeylerden biri olur. O yüzden bırakalım da tenis, nispeten kurtarılmış bir bölge olarak kalsın. Böylesi hem tenis hem de Zeynep için en hayırlısı.

25 Temmuz 2026

WTA'dan Tarihi Adım: Cinsiyet Testi

 Kadınlar Tenis Birliği WTA, geçtiğimiz günlerde tarihi bir karara imza attı. Kurum, kendi yönetmeliğini güncelleyerek biyolojik cinsiyeti kadın olmayan trans bireylerin WTA Turu’nda yarışmasını imkansız hâle getirdi. Bundan böyle turda yer almak isteyen her tenisçi, bir defaya mahsus olmak üzere cinsiyet testine girecek. Yapılan test sonucunda erkeklik geni taşıdığı tespit edilenler tura dahil edilmeyecek.

 Trans sporcuların statüsü, özellikle Paris 2024 Olimpiyatı’nın ardından ciddi bir tartışma konusu hâline gelmişti. Aradan geçen sürede ulusal ve uluslararası düzeydeki pek çok federasyon, olası bir sorundan kaçınmak adına trans sporcuların kadınlar kategorisinde yarışmasını engelleyen kararlar çıkardı. Şimdi de aynı hamleyi transseksüel bir tenisçisi olmayan WTA'nın yaptığını görüyoruz.

 Aklı başında olan insanlar için WTA’nın aldığı kararın tartışma yaratacak bir tarafı yok. Zira trans sporcuların kadınlarla aynı kategoride yarışmasının haksız bir rekabet doğuracağı sugötürmez bir gerçek. Ne var ki kafayı woke kültürünün saçmalıklarıyla bozmuş kimselere bu gerçeği anlatmak mümkün değil.

 Kendilerini sosyal adalet savaşçıları olarak tanımlayan bir güruh, tenis efsanesi Martina Navratilova’yı sırf WTA’nın kararını destekledi diye günlerdir linç ediyor ve transfobik olmakla suçluyor. Eşcinsel kimliğiyle tanınan Navratilova'ya böyle bir ithamda bulunmaları söz konusu güruhun tam bir şizofreni aleminde yaşadığını gösteriyor.

 Elbette hiç kimse, cinsel kimliği veya yönelimi nedeniyle ayrımcılığa maruz kalmamalı. Fakat sosyal adalet savaşçıları tarafından linç edilmek için ayrımcılık yapmanıza gerek yok. Zira kendileri, ayrımcılık içermeyen en ufak bir karşıt görüşü bile çirkin sıfatlarla yaftalıyor. Bunu yaparken başvurdukları safsatalar ve akla ziyan argümanlar da cabası.

21 Haziran 2026

Tenis Kortlarından Savaş Manzaraları

 Rusya-Ukrayna savaşının tenis dünyasında yarattığı etkiler güncelliğini koruyor. Dört yılı aşkın bir süredir devam eden çatışmalar, taraf ülkelerin tenisçileri arasındaki gerilimi canlı tutuyor. 

 Ukraynalı tenisçiler, savaşın başından bu yana Rus ve Belaruslu meslektaşlarıyla iletişim kurmuyor. Dahası, onlardan kendi ülkelerini kınamalarını talep ediyor. Bu tavır, tenisseverlerin bir bölümü tarafından desteklenirken bir bölümü tarafından da tepkiyle karşılanıyor.

 Tepki gösterenler, Rus ve Belaruslu tenisçilerin savaştan sorumlu tutulamayacaklarını ve dolayısıyla maruz kaldıkları kötü muameleyi hak etmediklerini savunuyor. Oysa Ukraynalı tenisçilerin yaşadığı mağduriyet bundan çok daha büyük. Aileleri ve sevdiklerinin üzerine her gün bomba yağdığını gören bu sporcuların davranışlarını yargılamadan önce ruh hâllerini iyi anlamak gerekiyor. Bununla birlikte aynı anlayış, savaş karşıtı oldukları hâlde bunu dile getiremeyen Rus ve Belaruslu tenisçilere de gösterilmeli.

 Otoriter rejimlerle yönetilen Rusya ve Belarus, ifade hürriyetinin son derece kısıtlı olduğu ülkeler. Bugün savaş karşıtı olan Rus veya Belaruslu bir tenisçinin kendi ülkesini eleştirebilmesi için vatandaşları tarafından linç edilmeyi ve hapse girmeyi göze alması gerekir. Bu ikilemde kalan biri de pek tabii ki susmayı tercih eder.

 Velhasıl, tenis kortlarındaki mevcut gerilim ancak savaşın bitmesiyle düşebilir. Dünya tenisini yöneten kurumların bu soruna çare olmaları mümkün değil. Çünkü onlar, siyaset üstü bir duruş sergilemek yerine Atlantik ittifakının yörüngesine girmeyi seçtiler. Rusya ve Belarus’a türlü yaptırımlar uygularken Amerika Birleşik Devletleri ve İsrail’in saldırganlıkları karşısında üç maymunu oynadılar.

12 Haziran 2026

Roland Garros'a Şahin Gözü Şart Mı?

 Roland Garros'ta elektronik çizgi hakemliği sisteminin kullanılmıyor oluşu, turnuvanın bu yılki ayağında oynanan Casper Ruud-Joao Fonseca maçında verilen kritik bir hakem kararı sonrası yeniden tartışmaya açıldı. 

 Maçın ikinci setindeki tie-break'te Ruud 8-7 öndeyken Fonseca'nın bir vuruşu geri çizgiye yakın düştü. Sandalye hakemi, tribünlerden gelen "dışarıda" sesleri üzerine topun izini incelemeye gitti ve çizgi hakeminin verdiği içeride kararına uydu. Ne var ki şahin gözü teknolojisinden televizyon ekranına yansıtılan görüntü topun dışarıda olduğunu söylüyordu. Hâl böyle olunca tenis dünyasının bir kısmı, Ruud'un hakkının yendiğini düşündü ve Roland Garros yönetimini teknolojiye direnmekle suçladı. 

 Turnuva direktörü Amelie Mauresmo, eleştirilere verdiği yanıtta elektronik çizgi hakemliği sisteminin %100 güvenilir olmadığını ve bu nedenle insan gücünden faydalanmaya devam ettiklerini söyledi. Bu noktada Mauresmo'nun ciddi bir haklılık payı bulunuyor.

 Toprak kort, sert ve çim kortun aksine sabit bir yüzeye sahip değil. Tenisçilerin puan esnasında zemindeki toz parçacıklarını hareket ettirmesi, elektronik çizgi hakemliği sisteminin toprak korttaki hata payının yükselmesine sebebiyet veriyor. Sistemin kullanıldığı toprak kort turnuvalarında defaatle görüldüğü üzere topun şahin gözündeki iziyle zemindeki izi çelişebiliyor. Nitekim Fonseca'nın kazandığı puanda da aynı şey yaşandı.

 Sandalye hakemi, Fonseca'nın topunun içeri düştüğüne hükmederek yanlış bir karar vermedi çünkü topun izi gerçekten de çizginin üzerindeydi. Zaten Ruud da karara itiraz etmedi. 

 Demem o ki toprak kortta insan gözü, hâlâ teknolojiden daha isabetli kararlar veriyor. Buna karşın topun izini inceleyerek karar verme yöntemi de mutlak bir adalet sağlamıyor. Çünkü hakemlerin topun izini bulamadıkları veya yanlış yorumladıkları zamanlar da oluyor. Martina Hingis ile Steffi Graf arasındaki 1999 Roland Garros finalinde yaşanan olayların bu türden bir hatayla başladığını unutmamak gerekiyor.

2 Haziran 2026

Zeynep Sönmez'i Spor Kapitalizmi Sakatladı

 Tenis turnuvaları, gelirlerinin büyük bölümünü yayın ve sponsorluk anlaşmalarından elde ediyor. Hâl böyle olunca turnuva organizatörleri, televizyon kanalları ve sponsor firmaların bazı dayatmalarına boyun eğmek zorunda kalıyor. Parayı verenin düdüğü çaldığı bu ilişki biçimi, son birkaç gündür Roland Garros'ta meydana gelen iş kazalarıyla yeniden gün yüzüne çıktı.

 Britanyalı tenisçi Katie Boulter, turnuvadan elendiği ikinci tur maçı esnasında rakibinin gönderdiği bir topu karşılamaya çalışırken kortun gerisindeki reklam panosuna takıldı. 29 yaşındaki raket, dengesini kaybedip yere kapaklansa da kendisini sakatlamadı. Fakat ertesi gün gerçekleşen benzer bir kazanın faturası çok daha ağır oldu.

 Milli tenisçi Zeynep Sönmez, çiftler ana tablosunda partneri Tatjana Maria ile çıktığı ikinci tur maçında henüz iki oyun geride kalmışken reklam panosunun azizliğine uğrayarak dizini sakatladı. Karşılaşmadan çekilmek zorunda kalan temsilcimize kort içinde iki dikiş atıldı.

 Oyun alanı içerisine reklam panosu yerleştirmenin sporcu sağlığını tehlikeye atacağını aklı başında olan herkes öngörebilir. Nitekim bu yazıda bahsettiğimiz kazalar Roland Garros'ta senelerdir yaşanıyor. Ne var ki turnuvayı yönetenler, sırf sponsor firmayı tatmin etme uğruna kazalara davetiye çıkarmaktan vazgeçmiyor. Bu aşamada tenisçiler için tek çıkar yol turnuvaya dava açmak gibi görünüyor.

 2015 yılındaki Amerika Açık sırasında fizyoterapi odasında kayarak düşen ve beyin sarsıntısı geçiren Eugenie Bouchard bu olayın ardından turnuva yönetimini tazminat ödemeye mahkum ettirmişti. Öyle tahmin ediyorum ki Roland Garros organizatörleri de aynı akıbete uğramadan akıllanmayacak.

19 Mayıs 2026

İtalya'da Tenisi Patlatan Kanal: Super Tennis

 İtalya, dünya tenisinin son yıllardaki en başarılı ülkesi konumunda. Erkekler tenisinin iki süperstarından biri olan Jannik Sinner ile birlikte Matteo Berrettini, Lorenzo Musetti ve Jasmine Paolini gibi elit tenisçilere sahip olan İtalyanlar üç yıldır Davis Kupası'nı, iki yıldır da Billie Jean King Kupası'nı kimseye bırakmıyor. Bu hegemonyanın kurulmasına katkı sunanlar arasında Super Tennis adlı ulusal bir televizyon kanalı da bulunuyor.

 Her yıl onlarca ATP ve WTA turnuvasını izleyiciyle buluşturan Super Tennis iki özelliğinden ötürü benzersiz bir kanal. Bunlardan biri hiçbir abonelik gerektirmeden şifresiz olarak seyredilebilmesi, diğeri de İtalya Tenis ve Padel Federasyonu'na ait olması. Kanalın fikir babası ise 25 yıldır federasyon başkanı olan Angelo Binaghi.

 Binaghi, Super Tennis projesini İtalyan medyasının tenise neredeyse hiç yer vermediği bir dönemde hayata geçirdi. Kasım 2008'de yayın hayatına başlayan kanalın günlük seyirci ortalaması aradan geçen zamanda bir milyon bandına oturdu. Super Tennis'in bu başarısı, İtalya'daki lisanslı tenisçi sayısının on üç yılda iki katına çıkmasını sağladı.

 Tenisteki İtalyan rönesansı, pek tabii ki bir televizyon kanalının eseri değil. İtalyan tenisi, bugünkü konumuna hem tesisleşme hem de oyuncu ve antrenör eğitimine yapılan yatırımlar sayesinde ulaştı. Yine de bu durum, Super Tennis'in üstlendiği misyonu değersizleştirmiyor. Kanalın yaptığı yayınlar, tenisin tabana yayılması ve dolayısıyla oyuncu havuzunun genişlemesinde önemli bir rol oynadı.

 Super Tennis, dünyadaki kamucu spor politikası uygulamalarına verilebilecek nadide örneklerden bir tanesi. Bir spor federasyonunun televizyon kanalı kurması kimilerine tuhaf gelebilir. Lakin bir ülkenin sporda ilerlemesinin yegane yolu iktisadi devletçilikten geçiyor.

2 Mayıs 2026

Bozuk Düzenin Yeni Meyvesi: Tenisçi Göçleri

 Türkiye, Melisa Ercan'ın ardından Avustralya'ya bir tenisçi daha kaptırdı. 16 yaşındaki junior oyuncusu Mustafa Ege Şık, Uluslararası Tenis Federasyonu ITF'nin internet sitesindeki profilinde yer alan bilgilere göre Avustralya vatandaşlığına geçmiş durumda. Kariyerini bir yıldan daha uzun bir süredir Tennis Australia himayesi altında sürdüren genç tenisçinin böyle bir karar vermiş olması elbette şaşırtıcı değil.

 Bir tenisçinin vatandaşlık değiştirmesi, gittiği ülkede mutlaka büyük bir yıldıza dönüşeceği manasına gelmiyor. Nitekim Melisa Ercan, Avustralya adına yarışmaya başladığından bu yana kendisinden beklenen sıçramayı bir türlü gerçekleştiremedi. Bununla birlikte küçük yaşlardaki Türk tenisçilerin çareyi yurt dışında aramaları ülkemizdeki düzenin bozukluğuna dair çok şey söylüyor.

 12 Eylül 1980'deki faşist darbe ve ardından gelen Turgut Özal hükümetleri Türk ekonomisini piyasa mekanizmasının insafına terk etti. Mevcut AKP iktidarıyla şahikasına eren bu neoliberal sömürü düzeni ülkede sosyal devlet anlayışına dair ne varsa budadı. Söz konusu yıkımdan en çok etkilenen alanlardan biri de spor oldu.

 Bugün Türkiye'deki spor federasyonları, ellerindeki mali kaynakları kamu yararını önceleyen projeler yerine ranta akıtıyor. Bünyelerindeki sporculara ne maddi destek ne de kaliteli bir eğitim verebiliyor. Tüm bunlara rağmen başarıyı yakalayabilen sporcular ise iktidar tarafından siyasi propaganda malzemesi olarak kullanılıyor. Ülkeyi yönetenler, gelişimine hiçbir katkı sunmadıkları sporculardan siyasi rant devşirmekte beis görmüyor.

 Velhasıl Türkiye, kendi tenisçilerine Zeynep Sönmez gibi her türlü engeli aşabilecek kapasiteye sahip olmadıkları takdirde iyi bir gelecek sunmuyor. Tenisçi göçlerinden rahatsızlık duyanların hamasi nutuklar atmak yerine bu durumun değişmesi için çabalaması gerekiyor.

21 Nisan 2026

Tenisçi Öğüten Ebeveynler

 Ebeveyn zorbalığı, bir çocuğun başına gelebilecek en büyük felaket. Baskıcı ve aşırı kontrolcü bir tutuma sahip olan anne-babalar çocuklarına hayatı zehir edebiliyor. Bu durumun en net gözlemlenebildiği alanlardan biri de tenis dünyası.

 Ailesi tarafından mağdur edilen tenisçiler dendiğinde akla gelen ilk isim Mary Pierce. Eski Fransız tenisçi, kötü geçen antrenmanlar ve kaybettiği maçlar sonrası babası Jim'den fiziksel şiddet gördüğünü Sports Illustrated dergisine verdiği bir röportajda itiraf etmişti. Bu itiraf, Jim'in nasıl bir arıza olduğunu bilen tenis kamuoyu için hiç de şaşırtıcı değildi.

 Bir junior maçı esnasında kızına "O sürtüğü öldür." diye bağıracak kadar aklını kaçırmış olan Jim benzer bir taşkınlığa 1993 yılındaki Roland Garros'ta da imza atınca çok ağır bir bedel ödemek zorunda kaldı. Kadınlar Tenis Birliği WTA, korttan yaka paça çıkarılan Jim'i yıl sonuna kadarki bütün turnuvalardan men etti. Fakat kendisine asıl cezayı bizzat kızı kesecekti.

 Pierce, Roland Garros'taki skandalın ardından babasıyla olan bağını tamamen kopardı. Uzaklaştırma talebiyle mahkemeye başvuran başarılı tenisçi, babasının olası çılgınlıklarından sakınmak için korumalarla gezmeye başladı. İkilinin barışması ise ancak yedi yıl sonra mümkün olabildi.

 Pierce, babasının fiziksel istismarına uğrayan tek kadın tenisçi değil. Aynı kötülüğe Jelena Dokic ve Mirjana Lucic de maruz kalmıştı. Jennifer Capriati ve Steffi Graf ise baba kahrını daha farklı şekillerde çekmişlerdi.

 Diyeceğim odur ki tenisçi ebeveynleri, çocukların da özgür bireyler olduklarını unutmamalı ve kişisel hırslarını onlar üzerinden tatmin etme yoluna gitmemeli. Aksi hâlde ellerine geçecek tek şey, ileride çocukları tarafından nefretle anılmak olur.

31 Mart 2026

Tenisçiler Sakat Numarası Mı Yapıyor?

 Skor tabelasında gerideyken sakatlık gerekçesiyle sağlık molası kullanan tenisçiler bir kısım izleyici tarafından daima sportif ahlaksızlıkla suçlanır. Bu ezberci yaklaşıma göre kortta gördükleri tedavinin ardından performansı yükselen tenisçiler mutlaka sakat numarası yapmış ve rakiplerinin ritmini bozmak için mola almışlardır. Tedaviye rağmen maça devam edemeyenlerse yenileceklerini anlamış ve hezimetten kaçmışlardır.

 İstisnaları bir kenara bırakırsak tenisçiler, diğer tüm profesyonel sporcular gibi son derece rekabetçi insanlardır. Bu durumun doğal sonucu olarak sakatlık hâlinde bile yarışabilmenin yollarını ararlar. Dolayısıyla bir tenisçinin yenilgiyi kabul etmesi veya ağır bir skordan korktuğu için maçtan çekilmesi komik bir varsayımdan öteye geçmez. Böylesi bir anlayışın profesyonel teniste yeri yoktur. Çıktığı maça devam edemeyen bir tenisçi, ya oynayamayacak hâle gelmiştir ya da sakatlığının ciddi boyutlara ulaşmasından çekinmiştir.

 Öte yandan bir tenisçinin sakatlık şikayeti varken maç oynamaya ve kazanmaya devam etmesi ona sahtekar damgası vurmak için yeterli değildir. Çünkü günümüz sporunda son derece yaygın olan ağrı kesici palyatif tedaviler, bazı durumlarda sakatlığa rağmen üst seviyede performans göstermeyi mümkün kılmaktadır.

 Teniste sağlık molası hakkını suistimal eden oyuncular elbette vardır. Fakat yenik durumdayken korta fizyoterapist çağıran her tenisçiyi hilekar olarak yaftalamak abesle iştigaldir. Bu tip yorumlar genellikle taraftarlık güdüsüyle yapılır.

 Mevzubahis sakatlıklar olduğunda esas tepki, bunların gereğinden fazla medyatize edilmesine gösterilmelidir. Zira basın önünde sürekli sakatlıklarından bahseden tenisçiler, bir anlamda yenilgilerine kılıf hazırlamakta ve rakiplerinin emeklerine saygısızlık etmektedir.

15 Mart 2026

Djokovic Hakkındaki Şehir Efsanesi

 Hayatı komplo teorileri üzerinden anlamaya çalışmak bir tür kolaycılıktır. Meseleleri akılcı yöntemlerle çözümlemek için gerekli olan zihinsel eforu göze alamayanlar çare olarak komplo teorilerine sığınırlar. Söz gelimi dünyayı beş ailenin yönettiğini kabul ettiğiniz vakit bu gezegene dair her şeyi anladığınızı zannedersiniz.

 Yakın geçmişteki doping vakaları üzerine yapılan yorumlar komplo teorilerinin tenis dünyasında ciddi bir karşılık bulduğunu göstermişti. Nitekim Sırp tenisçi Novak Djokovic hakkında da son birkaç yıldır sıklıkla dillendirilen bir teori mevcut. 

 Djokovic, özellikle pandemi döneminde aldığı kararlar ve ödediği bedellerin ardından kimi çevrelerce tenisin müesses nizamına karşı savaşan bir kahraman olarak anlatılmaya başladı. Söz konusu anlatıya göre Djokovic'in bugüne kadar hak ettiği sevgiyi görememiş olmasının esas nedeni tenise hakim olan Batılı elitlerin bir Balkanlının tarihin en başarılı tenisçisine dönüşmesini bir türlü kabullenememesi. Daha önce Djokovic'in babası tarafından da savunulan bu görüş, Sırp tenisçiyi sevenler arasında bir hayli yaygın olsa da bir şehir efsanesinden öteye geçmiyor.

 Her şeyden önce tenisin Batılı elitlere ait bir spor olduğu düşüncesi bütünüyle hatalı. Evet, tenis 19. yüzyılda bir üst sınıf sporu olarak ortaya çıkmış olabilir ancak tarihsel süreç içerisinde kitleselleşmiştir. Bir zamanlar işçi sınıfının boş zaman eğlencesi olan futbol aradan geçen sürede nasıl devasa bir endüstriye dönüşmüşse tenis de doğduğu günkü hâliyle kalmamıştır. Nitekim bugünkü profesyonel tenisçilerin ekseriyeti alt ve orta gelir grubuna mensup ailelerden gelmektedir.

 Avrupa kıtasında yer alan Sırbistan'ı bir an için doğu ülkesi olarak kabul etsek bile Djokovic tarihin gördüğü ilk doğulu tenis yıldızı değil. Bugüne dek doğu ülkelerinden pek çok tenis şampiyonu çıktı ve içlerinden bazıları tenis seyircisinin büyük sevgisini kazandı. Örneğin her hâliyle tam bir şarklı olan Mansour Bahrami, yıllardır tenis dünyasının en çok sevilen ismi konumunda.

 Velhasıl Djokovic'i sevip sevmemek tenisseverlerin kendi tasarrufudur. Kaldı ki Djokovic de kimseye kendisini beğendirmek zorunda değil. Dolayısıyla Sırp tenisçi hakkında konuşurken Samanyolu TV dizisi tadında fantastik kurgular üretmeye hiç gerek yok. 

25 Şubat 2026

Zeynep Sönmez'in Turnuva Seçimleri

 Zeynep Sönmez'in turnuva tercihleri, kendisinin Abu Dabi, Doha ve Dubai'de aldığı ilk tur yenilgilerinin ardından bir kez daha tartışmaya açıldı. Bir kısım tenissever ve basın mensubu, milli tenisçinin 1000 puanlık turnuvalar yerine daha alt seviyelerde yarışması gerektiğini savundu. Ne var ki bu tavsiye, tenisin gerçekleriyle bağdaşmıyor.

 Evvela şunu belirtmek gerekir ki tenisçiler, katılacakları turnuvaları alelade bir şekilde değil, kendi ekipleriyle yaptıkları sezon planlamasına göre seçerler. Bu seçim sırasında turnuvaların seviyelerinden coğrafi konumlarına kadar pek çok kriter göz önünde bulundurulur. Dolayısıyla Zeynep'in turnuva takvimi hakkında hakkaniyetli bir yorum yapabilmek için söz konusu detaylara vakıf olmak gerekir.

 Öte yandan teniste turnuvaların seviyeleriyle dağıttıkları para ödülleri doğru orantılıdır. Hâl böyleyken Zeynep'in önceliğini yüksek profilli turnuvalara vermesinin yadırganacak bir tarafı yok. Çünkü kendisi, her şeyden önce bir profesyonel ve dünya sıralamasındaki yeri itibarı ile maddi kaygıyı en çok hisseden tenisçiler arasında.

 Milli tenisçimize puan değeri 500 veya daha az olan turnuvalarda oynamasını salık verenlerin atladıkları bir gerçek daha var. Kadınlar Tenis Birliği WTA, sıralama puanlarını hesaplarken söz konusu turnuvalarla birlikte erkekler turunda karşılığı olmayan iki adet 1000'lik turnuvada elde edilmiş en iyi yedi sonucu dikkate alıyor. Yani yılda 10 tane 500'lük turnuva oynadığınızda bunların en iyi ihtimalle üçünden puan kazanamıyorsunuz.

 Zeynep, pek tabii ki eleştiriden muaf bir sporcu değil. Fakat bu topraklarda eleştiri çoğu zaman hadsizlik boyutuna varıyor. İnsanlar, Zeynep için uçuk kaçık hedefler belirliyor, bunlar gerçekleşmeyince de ondan hesap sormaya kalkıyor. Oyuncumuz medyada biraz görünür olsa onu işine odaklanmamakla suçluyor. Hatta bazıları işi iyice abartıp kendisine antrenman tüyoları veriyor. Tüm bu densizlikler Zeynep'i aşağı çekmekten başka bir şeye yaramıyor.

10 Şubat 2026

Dinara Safina'ya Ne Olmuştu?

 Rusların kadın tenisine damga vurdukları 2000'li yıllardaki en önemli yıldızlarından biri de Dinara Safina'ydı. Erkek tenisinin fenomen isimlerinden Marat Safin'in kız kardeşi olan Safina, kariyeri boyunca 12 tekler kupası kaldırdı, üç kez Grand Slam finali oynadı ve dünya 1 numarası oldu. Ne var ki bu başarılı kariyer, hiç kimsenin beklemediği bir şekilde sonlandı.

 Safina, Ağustos 2011'de sırtındaki kronik sakatlıktan ötürü sezonu kapattığını duyurdu. Aradan aylar, hatta yıllar geçmesine rağmen kortlara bir türlü dönemeyen Rus tenisçi 2014 yılında ise malumu ilam ederek emekliye ayrıldığını açıkladı. Kahramanımız, kariyerinin son maçını oynadığında henüz 25 yaşındaydı.

 Kaşla göz arasında sırra kadem basan Safina tenise erken veda etmesinin ardındaki gerçekleri yıllar sonra verdiği bir röportajda anlattı. Tennis.com'a konuşan eski dünya 1 numarası, geçirdiği sırt sakatlığının ardından yıllarca anksiyete ve yeme bozukluğuyla savaştığını söyledi. Bu dönemde aldığı 30 kilonun kortlara dönmesinin önündeki esas engel olduğunu belirtti.

 Safina'nın yaşadığı psikiyatrik rahatsızlıkların kökeni dünya 1 numarası olduğu döneme dayanıyordu. Rus tenisçi, söz konusu unvana Grand Slam kazanmadan ulaştığı için tenis dünyasının yoğun eleştirileri ve baskılarına maruz kalmıştı. Hatta en büyük rakibi Serena Williams, bir defasında "Bence Dinara, 1 numaraya ulaşmak için harika bir iş çıkardı. Roma ve Madrid'i kazandı." diyerek onunla alay etmişti.

 Bir türlü gelmeyen Grand Slam şampiyonluğu tenisi Safina için bir işkenceye dönüştürmüştü. Kendisi, bu gerçeği The Guardian gazetesine verdiği bir röportajda şu sözlerle itiraf edecekti:

 "Her gün, her röportajda 'İlk Grand Slam şampiyonluğunuzu ne zaman kazanacaksınız?' sorusunu duyuyordum. Ben de buna 'Grand Slam kazanmak istemediğimi mi düşünüyorsunuz?' yanıtını veriyordum. Zamanla bu durum, beni zorlamaya başladı çünkü gerçekten sinir bozucu ve çok acı verici bir şeydi. Kaldı ki Grand Slam kazanmayı gerçekten istiyordum."

 Safina, Grand Slam kazanmadan 1 numara olan ne ilk ne de son tenisçiydi. Bu kategoriye ondan önce dahil olan Ivan Lendl ve Kim Clijsters ancak beşinci finallerinde ilk Grand Slam zaferlerine ulaşabilmişlerdi. Fakat tenis dünyası aynı sabrı Safina için göstermedi. Bir tenisçinin Grand Slam kazanmadan da dünya 1 numarası olabileceği gibi basit bir matematiksel gerçeği anlamamakta diretti.

27 Ocak 2026

Avustralya Açık'taki Türk Seyirciler Üzerine...

 Zeynep Sönmez'in üçüncü turda son bulan Avustralya Açık serüveni boyunca en çok tartışılan konulardan biri de kendisini desteklemeye gelen seyirciler oldu. Avustralya'da yaşayan Türkler, tenisçimizin turnuvada çıktığı her karşılaşmada milli maç atmosferi yarattı. Ne var ki bu durum, Zeynep'in turnuvaya veda ettiği maçta nahoş bir hadiseye yol açtı. Rakip oyuncu Yulia Putintseva, elde ettiği galibiyeti tribünlere nispet yaparak kutlayınca tenis adına son derece çirkin görüntüler ortaya çıktı.

 Putintseva'nın sergilediği tavrın ne kadar çiğ olduğunu söylemeye gerek yok. Gelgelelim tribünlerdeki Türklerin de tenis seyircisi olmadıkları su götürmez bir gerçek. Bunu üstlerindeki futbol formaları, molalarda üçlü çekmeleri ve "Vur, kır, parçala, bu maçın kazan." şeklindeki tezahüratlarından rahatlıkla anlayabiliyoruz. Bunlar, tenisle alakaları olmadığı hâlde milliyetçi duygularla maçları izlemeye gelen insanlar. Fakat aynı tanımlama, Avustralya Açık kortlarını dolduran diğer diaspora toplulukları için de geçerli. Üstelik onların çizdiği profil bizimkilerden çok daha kötü.

 Örneğin 2007 yılındaki turnuva sırasında Sırp ve Hırvat taraftarlar arasında büyük bir arbede çıkmış ve polis olaya müdahale etmek zorunda kalmıştı. Keza Avustralya'daki Yunan diasporasının kendi vatandaşlarının maçlarında yaptığı taşkınlıklar herkesin malumu.

 Öte yandan tenis seyircisindeki bozulma, tek bir ülkeyle sınırlı olmayan, global bir mesele. Bu alanda liderlik, öteden beri patolojik bir vaka olan Fransız seyircilerde. Onların hemen peşinden de Amerika Açık tribünleri geliyor. Gelenekselliğiyle nam salmış Wimbledon'da bile seyirci kalitesi giderek düşüyor. 

 Amacım, el alemin durumu üzerinden kendimizi aklamak değil. Bilakis Avustralya'daki Türk seyircilerin kendilerine çekidüzen vermeleri gerektiğini düşünüyorum. Çünkü niteliksiz seyirci, tenis kültüründe ciddi bir erozyona neden oluyor. 

28 Aralık 2025

Servis-Vole Gerçekten İşlevsiz Mi?

 Profesyonel teniste bir dönemin geçer akçesi olan servis-vole, milenyumun başından itibaren nesli tükenen bir oyun stili hâline geldi. Pek çokları bu durumu raket teknolojisindeki gelişim ve geçmişe göre daha yavaş olan kort zeminleriyle ilişkilendiriyor. Bense bu değerlendirmeye katılmıyorum.

 Tenisçilerin yeni nesil raketlerle daha güçlü return'ler ürettiklerine şüphe yok. Fakat aynı durumun servisler için de geçerli olduğunu unutmamak gerekiyor. Kort zeminlerinin giderek yavaşlaması ise pek tabii ki servis-volenin efektifliğini düşüren bir etken. Ancak bu da söz konusu oyun stilinin marjinalize olmasını açıklamıyor.

 Strateji koçu Craig O'Shannessy'nin yaptığı bir çalışmaya göre Wimbledon'da ilk servisin ardından fileye çıkma yüzdesi 1997 senesinde %66 iken 2017'de %10'a kadar gerilemiş (*). Buna karşın aynı taktikle puan kazanma oranı 20 yıl boyunca %70'ler düzeyinde seyretmiş. Yani servis-volenin başarı yüzdesinde anlamlı bir değişim gözlenmemiş. Bu da servis-volenin efektifliğini kaybettiğine yönelik iddianın doğru olmadığını ispatlıyor.

 O'Shannessy'nin ortaya koyduğu verilerden de anlaşılacağı üzere servis-vole, yıllar içinde daimi bir oyun stili olmaktan çıkarak ara sıra başvurulan bir taktiğe indirgenmiş. Peki bu durumun altında yatan sebep ne? Servis-vole hâlâ efektif olduğu hâlde niçin tenisçiler tarafından benimsenen bir oyun stili değil?

 Gerçek şu ki servis-vole, uygulaması son derece meşakkatli olan bir oyun stili. Bu stilde uzmanlaşabilmek için uzun yıllara ihtiyaç var. Oysa tenisçi adayları ve velilerinin bu kadar beklemeye tahammülü yok. Bilakis onlar kısa vadede sonuç görmek istiyor. Hâl böyle olunca da servis-voleci yetiştirmenin imkanı kalmıyor.

 (*) https://braingametennis.com/25-golden-rules-of-singles-strategy/4-serve-volley-part-2/

28 Kasım 2025

İsmet Paşa'nın Tenis Sevgisi

  Ulu Önder Atatürk'ün 1928 yılında çekilmiş bir fotoğrafı vardır. Fotoğrafta tebessüm ederken görülen Atatürk, o anı ölümsüzleştiren Cemal Işıksel'ın anlatımına göre Afgan Kralı Emanullah Han ile İsmet İnönü arasındaki tenis maçını seyretmektedir. Gelgelelim İsmet Paşa'nın tenisle olan ilişkisi bu diplomatik maçın çok ötesindedir.

 İsmet Paşa'nın 1919'dan vefat ettiği yıl olan 1973'e kadarki kişisel notları Yapı Kredi Yayınları'ndan çıkan Defterler isimli kitapta yayımlanmıştı. Kitabı incelediğimizde yedi farklı yerde tenis kelimesinin geçtiğini görüyoruz. Türkiye Cumhuriyeti'nin ikinci adamının tenis içerikli notlarında sırasıyla şunlar yazıyor:

 "3 Temmuz 1922 Pazartesi

 Akşam tenis. Mösyö Laport bana raket ve top göndermiş.

 7 Temmuz 1922 Cuma

 Akşam tayyare mektebinde tenis.

 9 Temmuz 1922 Pazar

 Akşama tenis.

 21 Temmuz 1922 Cuma

 Akşam tenis.

 24 Temmuz 1922 Pazartesi

 Akşam muvaffakiyetli tenis. İki parti.

 4 Ağustos 1922 Perşembe

 Akşam tenis. Tevfik Bey'le beraber.

 31 Mayıs 1941 Cumartesi

 Tenis maçları."

 Görüldüğü üzere İsmet Paşa, Kurtuluş Savaşı'nın en kritik evresinde bile tenisi ihmal etmemiş. Kendisi, Büyük Taarruz'un hemen öncesindeki boş vakitlerini tenis oynayarak değerlendirmiş. Bu da tenisin Türkiye'ye birilerinin zannettiği gibi Hülya Avşar veya Kemal Derviş'le gelmediğini gösteriyor. Oyunun bu topraklardaki geçmişi 100 yıldan daha uzun bir süreye dayanıyor.

9 Kasım 2025

TTF'nin Dahiyane İcadı

 Geçtiğimiz yıl Türkiye Tenis Federasyonu'nun yeni başkanı olduğunda Şafak Müderrisgil ile ilgili genel bir değerlendirme yapmıştım. Kendisinin federasyon başkanlığına tenise hizmet etmek için gelmediğini, siyasi iktidarın güdümünde kalacağını ve dolayısıyla Türk tenisinin hiçbir yapısal sorununu çözemeyeceğini söylemiştim. Nitekim aradan geçen zaman, öngörülerimin tamamını haklı çıkardı.

 Şafak Hanım'ın bir yıllık görev süresindeki icraatı, saray rejiminin kendisine tanıdığı sınırlı alanda attığı bazı müspet adımlardan ibaret. Bunların haricinde yaptığı bir iş var ki günümüz Türkiye'sinin düzenini çok iyi yansıtıyor.

 Mevcut TTF yönetimi, ülkemizde düzenlenen astronomik sayıdaki tenis turnuvasına yakın zamanda bir de Cumhurbaşkanlığı Kupası'nı ekledi. İsminden de anlaşılacağı üzere bizzat Cumhurbaşkanlığı tarafından himaye edilen bu turnuva geride bıraktığımız ekim ayında ilk kez düzenlendi.

 Cumhurbaşkanlığı Kupası'nın hangi maksatla icat edildiği çok açık. Kişisel ikbal peşinde koşan Şafak Hanım, bu hamlesiyle kendisini TTF'ye başkan seçtiren iradeye bağlılığını bildirmiş oldu. Keşke elini korkak alıştırmasaydı da turnuvanın ismini Recep Tayyip Erdoğan Kupası koysaydı.

 TTF'nin bir önceki başkanı olan Cengiz Durmuş'un görevi bırakma nedeni siyasi iktidar tarafından üstünün çizilmesiydi. Eminim ki kendisi, Cumhurbaşkanlığı Kupası'nı duyunca "Bunu nasıl akıl edemedim?" diye hayıflanmıştır.

24 Ekim 2025

Sovyetlerden Günümüze Rus Tenisi


 Tenis, sosyalist rejimle yönetilen Sovyetler Birliği'nde uzun yıllar boyunca burjuva sporu olarak görüldüğü için dışlandı. Sovyetler, teniste hiçbir varlık gösterememelerine neden olan bu yaklaşımlarını Grand Slam turnuvalarının 1968'de tamamen profesyonelleşmesiyle terk ettiler.

 Sovyetlerin devlet eliyle yönetilen spor sistemi tenisteki ilk meyvelerini 1970'li yıllarda verdi. Gürcü Alex Metreveli ve Rus Olga Morozova Grand Slam finali oynayan ilk Sovyet tenisçiler oldular. Aynı başarı 80'lerde bir başka Rus tenisçi Natasha Zvereva tarafından tekrarlandı. Rusların tenisteki asıl büyük atılımı ise Sovyetler Birliği'nin dağılışını takip eden yıllarda gerçekleşti. Bunda en büyük paylardan biri de Boris Yeltsin'e aitti.

 Rusya Federasyonu'nun ilk devlet başkanı olan Yeltsin, Sovyetlerin dağılmasına giden süreçteki baş aktörlerden biriydi. Alkol bağımlılığından ötürü "sarhoş çar" lakabıyla anılan Yeltsin'in hayattaki en büyük zevklerinden biri de tenisti. Amatör olarak oynadığı tenise büyük bir ilgi duyan sarhoş çarımız, büyük turnuvaları yerinde takip ediyor ve Rus tenisçilere tavsiyelerde bulunuyordu. Yeltsin'in bu tutkusu, Rusya'da tenise büyük bir popülarite ve ciddi yatırımlar kazandırdı.

 Yeltsin döneminde Rusya, tarihinin ilk Grand Slam şampiyonluğuna kavuştu. 1996'da Roland Garros'u, 1999'da da Avustralya Açık'ı kazanan Yevgeny Kafelnikov dünya sıralamasında zirveye çıkan ilk Rus tenisçi oldu. Onu 2000 Amerika Açık ve 2005 Avustralya Açık'taki zaferleriyle Marat Safin takip etti. Ne var ki kortlardaki Rus fırtınasından en çok kadın tenisi etkilendi.

 2004 yılında oynanan dört Grand Slam'in üçü Rus kadın tenisçilerin şampiyonluğuyla sonuçlandı. O sene Roland Garros'u Anastasia Myskina, Wimbledon'ı Maria Sharapova, Amerika Açık'ı da Svetlana Kuznetsova kazandı. Fed Kupası'nı 2004'den 2009'a kadarki beş yıllık sürede dört kez müzesine götüren Ruslar 2008 Pekin Olimpiyatı'nda da madalyalara ambargo koydu. Altın, gümüş ve bronz madalyanın sahipleri sırasıyla Elena Dementieva, Dinara Safina ve Vera Zvonareva oldu.

 Ruslar, 90'lardan bu yana damgalarını vurdukları tenis dünyasına büyük ikonlar armağan ettiler. Özellikle Sharapova ve Safin, doğal karizmaları sayesinde geniş kitleleri peşlerinden sürükledi. Bu isimler kadar parlak bir kariyere sahip olmayan Anna Kournikova ise bir zamanların en büyük seks sembollerinden biriydi. 

 Bugün Rus tenisinin bayraktarlığını Daniil Medvedev ve Mirra Andreeva üstleniyor. Medvedev, Grand Slam şampiyonu ve dünya 1 numarası apoletlerini çok önceden takmış bir oyuncu. Henüz 18 yaşındaki Andreeva da aynı başarılara ulaşacağına dair ciddi sinyaller veriyor.