7 Haziran 2017

Tenisçileri Rahat Bırakın


 İnsanların her şeyi çok çabuk tükettiği ve hiçbir şeyden memnun olamadıkları bir çağda yaşıyoruz. Konforculuk batağına saplanmış yeni nesil, sahip olduklarından hep daha fazlasını talep ediyor. Bu durumun tenisteki tezahürü ise kimi izleyicilerin oyunculardan robot gibi davranmalarını beklemesi. Hâlihazırda devam etmekte olan Roland Garros'ta yeniden gündeme gelen zaman ihlalleri meselesinin temelinde de bu gayriinsani bakış açısı yatıyor.

 Teniste iki puan arasında geçen süreyi maksimum 20 saniye ile sınırlandıran "şut saati" uygulaması bundan birkaç sene evvel maçların hızlandırılması amacıyla yürürlüğe konuldu. Dünya tenisini yönetenler, doğası gereği futbol kadar akışkan olmayan bu sporu doyumsuz yeni nesillere de sevdirmek istiyordu. Söz konusu kuralın katı bir şekilde uygulanmasının ne kadar insanlık dışı olduğu ise pratikte ortaya çıktı.

 Dünya üzerindeki her insan gibi tenisçilerin de birtakım ritüelleri veya alışkanlıkları var. Örneğin Rafael Nadal, her puandan önce saçını düzeltir ve şortunun arkasını çekiştirir. Bunun yegane sebebi kendisini bu şekilde rahat hissetmesidir. Nadal'ın ritüelleri belki hoşunuza gitmiyor olabilir fakat bunları engellemeye kalkışmak tek kelimeyle zorbalık.

 Öte yandan 20 saniye kuralı uzun süren bir puanın ardından uygulandığında oyuncuların nefes alacak imkanı bile olmuyor. Neyse ki hakemlerin büyük bölümü kuralı esnetiyor da maçlarda fazla hır gür çıkmıyor.

 Spor, içinde insana ait ögeleri barındırdığı için güzeldir. O yüzden bırakalım da tenisçiler kendilerini nasıl rahat hissediyorlarsa öyle oynasınlar. Bundan memnun olmayanlar ise bir zahmet konsol oyunlarıyla tatmin olmayı denesin. Zira orada hayallerindekine daha yakın bir insan profili var.

5 Mayıs 2017

Boş Tribünler, Boş Sözler


 İstanbul Cup ve İstanbul Açık'ta neredeyse her sene tribünlerin boşluğu tartışılıyor. Tenisle bir şekilde iştigal eden herkes hep bir ağızdan bu turnuvaların niçin seyirci çekemediğini soruyor. Bense bu soruya karşı bir soruyla cevap veriyorum: İnsanlar bu turnuvalara niçin para verip de gitsin?

 Tenis turnuvalarını konserlerden ya da futbol maçlarından daha farklı bir yerde konumlandırmamak lazım. Neticede bunların tamamı, insanların para ödeyerek katıldıkları kültürel etkinliklerdir. Bu etkinliklere katılmanın yegane amacı ise hoş vakit geçirmektir. Gelgelelim İstanbul Cup ve İstanbul Açık turnuvaları, insanlara keyif vermekten o kadar uzak ki tatil günlerinde bile tribünleri dolduramıyor.

 İstanbul Cup ve İstanbul Açık, sırasıyla WTA ve ATP'nin en alt seviyedeki turnuvaları. Bu profildeki turnuvalara her yıl Roger Federer gibi büyük bir efsaneyi getiremezsiniz. Dolayısıyla tribünleri doldurabilmek için organizasyon yönetimini çok iyi yapmak zorundasınız. Gelin görün ki iki turnuva da şehir merkezine son derece uzak, dağ başından hâllice bir lokasyonda düzenleniyor. Cefakeş tenis aşıkları dışında hiç kimse, her gün üç-dört saatlik bir yolculuğa katlanarak buraya gitmez.

 Yukarıda anlattığımız gerçeklere rağmen kimi kerameti menkuller dolmayan tribünlerin faturasını Türk tenisseverlere kesiyor. Sıklıkla Türkiye'de spor kültürünün olmadığından dem vuran bu arkadaşlar turnuvaları yerinde izlemeyenleri gerçek tenissever olmamakla suçluyor. Türkiye'deki spor kültürünün arızalı olduğu kesin fakat tribünlerdeki boşluğu buna bağlamak hedef saptırmaktır. İnsanların tenis sevgisini sorgulamak veya yarıştırmaksa kimsenin haddine değildir.

2 Mayıs 2017

Sharapova'ya Grand Slam Lazım


 Maria Sharapova, kariyerinin üçüncü perdesini geçtiğimiz hafta Stuttgart'ta açtı. 15 aylık doping cezası sona eren Rus yıldız, geri dönüş turnuvasında yarı final oynayarak kalitesinden hiçbir şey kaybetmediğini gösterdi. Aslında şampiyonluk ipini de göğüsleyebilir ve garajına bir Porsche daha çekebilirdi. Fakat Kristina Mladenovic karşısında kazanmaya yakın olduğu bir maçı kaybetti. 

 Daha önceki yazılarımda Sharapova'nın bu seferki geri dönüşünde 2009'daki kadar zorlanmayacağını, hatta eskisinden de güçlü bir oyuncuya evrilebileceğini belirtmiştim. Beni asıl kaygılandıran mevzu ise kort dışındaki olası provokasyonlardı. 

 Doping testinin pozitif çıktığını duyurduğu günden bu yana Sharapova hakkındaki polemikler bitmek bilmedi. Kortlara dönüşünün hemen öncesinde de kendisine verilen wild card'lar üzerinden manasız bir yaygara koparılmıştı. Tüm bunlar, gerilimden beslenen medyanın da iştahını kabarttı. Öyle ki Birleşik Krallık'ın rezil tabloid gazetelerinden The Sun bile Stuttgart'taki turnuvaya muhabir gönderdi. Ancak basın mensupları Sharapova'dan umduğunu bulamadı. Rus tenisçi, kendisine yöneltilen art niyetli ve küstah soruları bile ustaca geri püskürttü.

 Sharapova, son derece olgun bir karakter olsa da her insan gibi bazen soğukkanlılığını kaybedebilir. Dolayısıyla kendisine yönelik hücumları bir an evvel durdurmaya bakmalı. Bunun da yolu, yeniden Grand Slam kazanmasından geçiyor. Önümüzdeki Roland Garros, bu açıdan çok önemli bir fırsat. Tek sorun, Rus tenisçinin turnuvaya büyük ihtimalle elemelerden katılacak olması.

24 Nisan 2017

Sharapova'nın Kariyerinde Üçüncü Perde


 Her şerde bir hayır vardır, derler. Maria Sharapova'nın son dönemde başından geçenlerin hayra yorulabilecek tek tarafıysa kortlardaki ömrünü uzatması oldu. Rus tenisçi, doping testi pozitif çıkmamış olsaydı bu yıl kariyerine nokta koyacaktı. Şimdiyse en az üç yıl daha tenis oynamanın planlayan kahramanımız bu hafta Stuttgart'ta yeniden iş başı yapıyor. 

 Şayet önümüzdeki üç sezon içinde önemli bir kırılma anı daha yaşanmazsa Sharapova'nın tenis hayatı ileride üç ayrı bölüm hâlinde incelenecektir. Şu ana dek gösterime giren ilk iki bölüm, kendisinin 2008 yılında geçirdiği ağır omuz sakatlığının öncesi ve sonrasını kapsıyordu.

 2008'deki sakatlık, Sharapova'nın kişisel tarihinde çok ciddi bir dönüm noktasıydı. Öyle ki oyunundaki en büyük silahlarından biri olan servisi bu sakatlığın ardından kullanılamaz hâle geldi. Yeni servis hareketine alışana kadar çift hata rekorları kıran kahramanımız tenisin zirvesine uzun ve sancılı bir sürecin ardından dönebildi. İşin ilginç tarafıysa bu dönüşün kendisini hiç de ait hissetmediği bir yerde gerçekleşmesiydi.

 Omuz sakatlığının dayattığı şartlar, Sharapova'yı kaçınılmaz bir değişime sürükledi. Rus yıldız, bir zamanlar kendisini buz üstündeki inek gibi hissettiği toprak zeminde başarılı olabilmek için yoğun bir mesai harcadı. Eskisinden de agresif olan oyun stili, oyunculara daha fazla reaksiyon süresi tanıyan toprak kortlarda en yüksek verimi elde etti. Böylece Roland Garros, Sharapova'nın en başarılı olduğu Grand Slam turnuvasına dönüştü.

 Çarşamba gününden itibaren izleyiciyle buluşacak olan yeni bölüm ilk ikisi gibi pek çok sürprize gebe. Çünkü Sharapova, rüştünü bir kez daha ispat etmek için elinden gelen her şeyi yapacaktır. Kendisinin Sven Groeneveld gibi usta bir antrenör ile bir yılı aşkın bir süre boyunca sadece antrenman yapmış olması da üçüncü bölüme dair beklentileri yükseltiyor. Hollandalı çalıştırıcının öğrencisi üzerindeki sihirli dokunuşlarına 2015 toprak kort sezonundan yeterince aşinayız. Ancak sonrasında yaşanan türlü şanssızlıklar nedeniyle sihrin etkisi tam olarak hissedilememişti. Dileriz bundan sonra fazlasıyla hissedilir.

3 Nisan 2017

"Taktik Maktik Yok, Bam Bam Bam!"


 Bir süredir Roger Federer'i izlerken kulaklarımda Fatih Terim'in Galatasaray ile Arsenal arasındaki UEFA Kupası finali öncesinde sarf ettiği "Taktik Maktik Yok, Bam Bam Bam!" sözleri yankılanıyor. Ekselansları'nın oyununu gören herkes, antrenörü Ivan Ljubicic'in de kendisine aynı şeyleri söylediği hissine kapılabilir. Şimdi içinizden "Federer zaten ofansif bir tenisçi." diye itiraz edenler çıkabilir ama kendisinin bu sezonki oyunu bir başka ofansif. İsviçreli efsane, topları o kadar erken alıyor ki rakiplerine de kendi kortlarına yağmur gibi düşen winner'ları seyretmek kalıyor.

 Federer, bu yılki tüm büyük turnuvaları kazandı. Dahası, ezeli rakibi Rafael Nadal karşısında üst üste üç galibiyet elde etti. Kimileri bu başarıları salt zihinsel güç üzerinden okuyor ama işin sırrı kendisinin bu yıl tedavüle giren yeni oyun tarzında. 

 Federer'in oynadığı ultra agresif tenis, Nadal'ın geri çizgiye ördüğü duvarı aşabilmenin için en etkili yolu. Öyleyse kendisi, neden şimdiye kadar bunu denemedi? Çünkü fiziksel gücünüz yerindeyken bu kadar riskli bir oyun stilini tercih etmezsiniz. Nitekim Federer'in de hücum dozunu arttırması için 36 yaşını devirmesi gerekti. 

 Ekselansları, eski çabukluğunu yitirdiğinin ve uzun geri çizgi rallilerini kaldırabilecek durumda olmadığının farkında. Bu yüzdendir ki Roland Garros'a kadar nadasa çekildiğini duyurdu. Tüm gücünü mevcut oyunundan maksimum verimi alacağı çim sezonuna saklaması kendisi açısından daha isabetli olacaktır.

7 Mart 2017

TRT Tenisten Niye Vazgeçti?


 Eurosport, birkaç gün evvel Wimbledon'ın yayın haklarını satın aldığını duyurdu. Fransa menşeili spor kanalının bu hamlesi, artık tenis takvimindeki dört büyük turnuvanın da tek kanaldan seyredilebileceği anlamına geliyor. Ne var ki uydudan açık yayın yapmayan bu kanalı bu memleketin çoğunluğu izleyemiyor. Bu noktada da devreye halkın vergileriyle finanse edilen bir kamu kuruluşu olan TRT'nin girmesi gerekiyor. Gelin görün ki TRT, tenisi çoktan unutmuş durumda. Vaktiyle bir kuşağa tenisi sevdiren kanal, 2011 Roland Garros sonrasında hiçbir Grand Slam turnuvasını yayımlamadı. Üstelik efsane tenis spikerleri Fahri İkiler'i bile küstürüp emekliye sevk ettiler.

 TRT'nin tenise uyguladığı ambargonun nedenini doğru saptamak lazım. Kanal, halihazırda dünyanın en geniş ekonomik kaynaklarına sahip kamu kuruluşlarından biri, belki de birincisi. Hâliyle tenisten vazgeçişin mali nedenlerle ilintili olması mümkün değil. Zaten halk, TRT'ye özel kanalların reyting kaygısıyla yapamadığı yayınları yapsın diye vergi ödüyor. Hâl böyleyken TRT'nin tenis yerine dizi ve futbol yayımlaması ancak politik bir tercihle açıklanabilir.

 Rio 2016 Olimpiyat Oyunları'nın yayın haklarını bile son ana kadar almamakta direten TRT, ü
lkedeki mevcut iktidarın beslendiği ve hakim kıldığı vasat egemen iklimin en kanlı canlı örneklerinden biri olarak karşımızda duruyor. AKP, bu kurumu kendi tabanında bolca bulunan vasıfsız insanlar için eşsiz bir rant kapısına dönüştürdü. 

 Kamu televizyonunun politik gerekçelerle tenis yayımlamadığı bir memleketten Grand Slam şampiyonu çıkabileceğini söylemek insanları aptal yerine koymaktan başka bir şey değildir. Tıpkı halkımızın ne oynayabildiği ne de izleyebildiği tenisin bu ülkede zengin sporu olmadığını iddia etmek gibi.


 Karikatür: Latif Demirci

3 Mart 2017

Şimdi De Wild Card Yaygarası


 İnsan bir defa düşmeyegörsün, arkasından tekme vuranı bol olur. Doping cezasının bitmesine kısa bir süre kala tenise geri dönmeye hazırlanan Maria Sharapova da son dönemde bu tekmelerden fazlasıyla nasiplendi. 2016 Avustralya Açık sırasında girdiği doping testinin pozitif çıktığını kamuoyuna duyurduktan sonra adeta çarmıha gerilen Rus tenisçi hakkında şimdi de yeni bir tartışma alevlendi. Stuttgart, Roma ve Madrid Açık turnuvalarının yıldız isme wild card vermesinden hoşnut olmayan bir kesim "Dopingliyi ödüllendiriliyorlar." diye yaygara koparmaya başladı.

 Sharapova'ya wild card verilmemesi gerektiğini savunanlar, dolaylı yoldan kendisine bir daha tenis oynama, diyor. Çünkü bir yılı aşkın bir süredir kortlardan uzak olan ve bu nedenle ne puanı ne de klasmanı olan Rus raketin 15 bin dolarlık ITF turnuvalarına bile wild card almadan katılması mümkün değil. Öte yandan wild card, teniste yıllardır var olan bir uygulama. Yani ortada Sharapova'nın yüzü suyu hürmetine icat edilmiş bir şey yok. 

 Görünen o ki gerek ITF ve CAS kararları gerekse de Sharapova'nın cezasını tamamlaması bazıları için hiçbir anlam ifade etmiyor. Zira birileri hâlâ Rus tenisçiyi cezalandırmanın derdinde. Nitekim Fransa Tenis Federasyonunun yeni başkanı da bu yılki Roland Garros için Sharapova'ya wild card vermek istemediğini söylüyor. Bu, elbette kendi tasarrufudur ama böyle bir karar vermesi hâlinde turnuvaya olan ilgi olumsuz yönde etkilenecektir. Dolayısıyla kaybeden, sadece Rus tenisçi değil, kendisi de olacaktır. 

20 Şubat 2017

Hayaller Grand Slam, Hayatlar Sokak Tenisi


 Profesyonel tenis onlarca yıl süren, meşakkatli bir yolculuktur. Tenisçiler, korta adım attıkları ilk andan emekli olana kadar pek çok aşamadan geçer. Bu aşamalar arasında en kritik olanı ise hiç kuşkusuz profesyonelliğe geçiştir. Zira rekabetin hat safhada olduğu profesyonel tur adeta bir kurtlar sofrasıdır. Bu sofrada yem olmamak için fiziksel, zihinsel ve teknik açıdan yeterli seviyede olmak gerekir.

 Tenisçilerin profesyonel tura hazırlanmalarında antrenörlere büyük görevler düşüyor. Ne var ki bir antrenörün her şeyi doğru yapması bile çalıştırdığı oyuncunun başarısız olma ihtimalini ortadan kaldırmıyor. Çünkü günün sonunda her şey oyuncunun kendisinde bitiyor. 
İşte tam da bu nedenle ülkeler, kendi şampiyonlarını çıkarabilmek için uzun yıllar beklemek zorunda kalıyor. Yalnızca dört Grand Slam turnuvasının ev sahiplerine baktığınızda bile bu gerçeği görebiliyorsunuz. 
 
 Roland Garros'u düzenleyen Fransa'nın erkeklerdeki son Grand Slam şampiyonunu görmek için ta 1983 yılına dönmek gerekiyor. Keza Britanyalılar da Andy Murray'nin 2012 Amerika Açık'taki zaferine dek tam 76 yıl beklemek zorunda kalmışlardı. ABD'de Andy Roddick, Avustralya'da ise Lleyton Hewitt'ten sonrasının ne zaman geleceği meçhul.

 Peki elit tenisçi yetiştirmenin bu kadar zor bir işken Türk tenisiyle ilgili ütopik hedefler peşinde koşan arkadaşlara ne diyeceğiz? Sahi bizim yapamadığımız her şeyi en mükemmel şekilde yapan tenis devi ülkeler bile elit tenisçi kıtlığı yaşayabiliyorken biz nasıl Grand Slam şampiyonu çıkarma hülyalarına dalabiliyoruz? Şampiyon çıkarmak şöyle dursun, bir tenisçinin yetiştirilmesi sürecinde doğru yapabildiğimiz tek bir şey var mı?

 Çalışıp çabalamadan sonuç elde etmeyi çok seven bir millet olduğumuz aşikar. Bu yüzden de her meseleye yüzeysel yaklaşımlar getiriyor, sorunların temeline inmekten imtina ediyoruz. Öyle olmasa İngilizlerin 20 bin çocuğa bir buçuk ay ücretsiz tenis eğitimi verdiği bir dünyada sokak tenisi diye bir garabet icat eder miydik?

7 Şubat 2017

Tenisin Kangreni: Bahis Şikesi


 Şike, günümüz tenisinin yüzleşmekte olduğu en büyük problem. Özellikle bahis sektörünün önü alınamaz bir şekilde büyümesi, şikeyi tenis için dopingden daha büyük bir sorun hâline getirdi. Nitekim tenisin zirvesi olarak kabul edilen Wimbledon bile kısa süre önce şike iddialarına konu olmuştu.

 Teniste bahis şikesine genellikle alt seviyedeki oyuncular teşebbüs ediyor. Hiçbir markanın sponsor olmaya yanaşmadığı bu oyuncular sezonun tamamını ITF turnuvalarında geçiriyor ve büyük bir geçim sıkıntısı çekiyor. Çünkü katıldıkları turnuvalarda verilen para ödülleri
, çoğu zaman seyahat, konaklama ve ekipman masraflarının karşılanmasına bile yetmiyor. Bu noktada yerel federasyonların sübvansiyonu hayati bir önem taşıyor. Bu imkandan da mahrum kalanlar ise bir süre sonra yarı zamanlı tenisçiye dönüşüyor. İçlerinden bazıları da geçimlerini sağlayabilmek adına şeytana uyuyor ve kendilerini bahis şebekelerinin kucağında buluyor.

 Geçtiğimiz sezon 51 hafta boyunca ITF turnuvalarına ev sahipliği yapan Türkiye bahis şikesi vakalarının en çok görüldüğü ülkelerden biri. Ancak bahis şikesiyle olan ilişkimiz olayın mekan boyutuyla sınırlı değil. Öyle ki henüz birkaç ay evvel iki uluslararası hakemimiz söz konusu suçtan ötürü ömür boyu men cezasına çarptırıldı.

 Düşük profilli turnuvaların para ödüllerini artırarak buralarda yarışan oyunculara insani bir yaşam sunmak tenisi bahis şikesi belasından büyük ölçüde kurtarabilir. Peki kimsenin ilgisini çekmeyen ve televizyon yayını olmayan bu turnuvalar daha fazla parayı nereden bulabilir? Alın size 100 puanlık bir sınav sorusu!