13 Ekim 2018

Nadal'ın İnsanlığı, Arda'nın Adamlığı


 Yukarıdaki fotoğraf 2014 yılındaki Madrid Masters'tan. O sıralar Atletico Madrid forması giyen Arda Turan, yaşadığı şehirde düzenlenen turnuvayı izlemeye gitmiş ve Rafael Nadal ile fotoğraf çektirmişti. İşte bu ikili, yıllar sonra eş zamanlı olarak spor kamuoyunun gündemine oturdu. Biri doğduğu şehir için yaptığı insanlıkla, öbürü ise tabancasından çıkan mermiyle.

 Nadal'ın Mallorca'da yaşanan sel felaketinin ardından süpürgeyi eline alıp temizlik çalışmalarına katılması Arda'nın silahla hastane bastığı bir döneme rastlayınca farklı bir anlam kazandı. Nitekim sosyal medyada bu iki olay üzerinden el alem ve biz temalı bolca yorum okuduk. "Nadal'ın şu yaptığını bizden hangi sporcu yapabilir?" sorusuyla kendi ülkemize hayıflandık. Fakat bir Allah'ın kulu da Nadal'ın şöhretine sahip olsak aynı şeyi biz yapar mıydık diye sormadı. Çünkü bunun da cevabı ilk sorununkiyle aynı: Yapmazdık.

 Yapmazdık çünkü biz; para, güç, mevki, makam, unvan gibi hayat içerisinde elde edilen kazanımlara tapılan bir ülkede büyüdük. Bizi yetiştirenler, bize sosyal statümüz ne olursa olsun herkesin insan olduğu için değer görmesi gerektiğini öğretmedi. Bu yüzden de hayatın bize kazandırdığı her şeyi insan olmanın önüne koyduk. 

 Ne mutlu ki Nadal, bizler gibi toksik bir kültürün ürünü değil. O, herkesin kendi haklarına sımsıkı bağlı olduğu ve bu nedenle 
şöhretin kimseye ayrıcalık sağlamadığı bir toplumda yetişti. Yine bu yüzdendir ki hiçbir yurttaşı, ona eline süpürge aldığı için enayi gözüyle bakmıyor.

 Velhasıl Nadal ile Arda'nın durumu, iki toplumun medeniyet seviyeleri arasındaki uçurumu yansıtıyor.

10 Ekim 2018

Erkek Tenisinin Kayıp Kuşağı


 Geçtiğimiz günlerde tenis portallarına düşen bir haber, modern tenisin yüzleşmekte olduğu en büyük sorunlardan birini yeniden gün yüzüne çıkardı. Söz konusu habere göre aktif erkek tenisçiler arasında teklerde Grand Slam kazananların tamamı 30 yaşın üstünde. Tenis tarihinde ilk kez rastlanan bu durum, yeni nesil oyuncuların bayrağı bir türlü devralamadıklarını gösteriyor.

 Eski Rus tenisçi Marat Safin, bir demecinde Roger Federer, Rafael Nadal ve Novak Djokovic'in hâlâ Grand Slam kazanabilmelerini utanç verici olarak nitelemiş ve alttan gelen oyuncuların yetersizliğine bağlamıştı. Kendisi, erkek tenisinin en büyük üç efsanesinden bahsettiğini unutmuş gibi görünse de genç tenisçilere yönelik eleştirisinde ciddi bir haklılık payına sahip.

 Tenis dünyası, son yıllarda pek çok tenisçinin geleceğin yıldızı olarak pazarlanışına tanıklık etti. Örneğin 
Alexander Zverev ve Dominic Thiem 90'lar jenerasyonunun harika çocukları olarak gösteriliyordu. Fakat aradan geçen zaman, her ikisinin de etraflarında yaratılan beklentiyi karşılayabilecek bir oyuna sahip olmadıklarını gösterdi. O oyuna fazlasıyla sahip olan Nick Kyrgios ise profesyonel olmayı beceremediği için yeteneğine ihanet etmekle meşgul.

 Peki yeni kuşak tenisçiler niçin bu kadar yetersiz? Roger Federer'in babası Robert'ın aşağıdaki tespitleri bu sorunun cevabına ışık tutabilir:

 "Bir çocuk sevdiği şeyi yapmalı, para için korta sürülmemeli. Tenis dünyasında çocuğunun ilerideki muhtemel başarısızlığını asla kabul etmeyecek kadar hırslı ebeveynler var. Oysa bunlar, hem kendileri hem de çocuklarına karşı dürüst olmak zorundalar. 

 12 yaşındaki bir çocuk haftada 14 saat tenis oynamaya zorlanıyor. Çocuğun bundan keyif alması imkansız. Pazartesiden cumaya kadar antrenman, hafta sonu da turnuva. Bu, bana aşırı geliyor. Örneğin Roger 12 yaşındayken tenisin yanı sıra futbol oynuyordu. 16 yaşındayken Avrupa beşincisiydi. Peki neden başarılı oldu? Çünkü yetenekliydi."

 Robert Federer'in de söylediği gibi henüz gelişim çağındaki bir çocuğa yapılabilecek en büyük kötülük ona yarış atı gibi davranmaktır. Kısa vadede sonuç almaya odaklanan veli ve antrenörlerin bu tutumu pek çok tenisçi adayının geleceğine ipotek koyuyor. Günümüz tenisinde yaşanan genç yetenek kıtlığının altında biraz da bu neden yatıyor.

11 Eylül 2018

Martina Hingis'in Günahı Neydi?


 Cumartesi gecesi oynanan Amerika Açık tek kadınlar finalinin büyük bir rezalete dönüşmesinin tek sorumlusu Serena Williams'tı. Ne var ki bazı aklıevveller, yaşananların faturasını Serena yerine kuralları uygulamaktan başka bir şey yapmayan sandalye hakemine çıkardı. Güya çifte standarttan dert yanan bu arkadaşlar sayesinde hakemlerin temel vazifesinin tenisçilerin huyuna gitmek olduğunu öğrenmiş olduk. 

 Serena'yı savunanlar, antrenörlerin oyunculara taktik vermesinin pek çok maçta görülen sıradan bir hadise olduğunu söylüyor. Serena'ya taktik verdiğini kabul eden Patrick Mouratoglou da bu gruba dahil. Fakat söz konusu iddia pek tabii ki gerçeği yansıtmıyor. Bir an için yansıttığını düşünsek bile bir hakemden diğer meslektaşlarına uyup suistimalde bulunmasını talep etmek hangi mantığa ve ahlaka sığar? Bir yanlış, başka bir yanlışla düzeltilebilir mi?

 Bana göre Serena'nın esas kabahati aldığı antrenör yardımı değil. Kendisinin hakeme bağırıp çağırması, hakaret etmesi de bir noktaya kadar hoşgörülebilir. Ancak yaptığı her çirkinliğin ardından cinsiyeti ve ten renginin arkasına sığınması asla kabul edilemez. Kariyeri boyunca kadınlığı ve siyahiliği üzerinden o kadar çok mağduriyet devşirdi ki kendisini eleştiren herkes tıpkı bugün olduğu gibi ırkçı ve cinsiyetçi damgası yiyor.

 Söz konusu Serena olduğunda kadın hakları havarisi kesilenler nedense aynı tavrı başka  tenisçiler için göstermiyor. Örneğin aynı güruh, 1999 Roland Garros finalinde Fransız seyircisinin zorbalığına maruz kalan Martina Hingis'i şımarıklıkla suçluyor. Oysa Hingis, söz konusu maçta kimseye hakaret etmemiş, sadece bir hakem kararına yönelik itirazını fazla uzatmıştı. Üstelik itirazında haklı olduğu, televizyon kamerasından net bir şekilde görülüyordu. O hâlde neydi Hingis'i şımarık yapan? Güzelliği mi, yoksa o günkü rakibinin Steffi Graf olması mı?

 Demem o ki teniste cinsiyetçilik ve çifte standardın âlâsını bu kavramları ağızlarından düşürmeyenler yapıyor. Öyle ki güzel kadınlar hakkında çirkin ön yargılara sahip olan ve her daim güçlünün yanında duran bizzat kendileri.

9 Eylül 2018

Serena Hem Mağrur Hem De Mağdur


 Serena Williams, bana hep ülkemizdeki mevcut siyasi iktidarı hatırlatır. Bugün AKP Türkiye'de nasıl bir güce sahipse aynısı Serena için teniste geçerli. Ancak ikili arasındaki benzerlik bununla sınırlı kalmıyor. Nitekim Serena da tıpkı muktedirlerimiz gibi mağduriyet yaratma konusunda son derece mahir.

 Mağduriyet algısı, insanların büyük bir çoğunluğunun hassasiyet gösterdiği konular üzerinden yaratılır. Serena da bu iş için yıllarca kadın-erkek ve siyah-beyaz çelişkilerini kullandı. Serena'ya göre kadınlığı ve siyahiliği, ona hem kort içi hem de kort dışında istediği gibi davranma hakkını veriyordu, vermeliydi. Kendisinin cinsiyeti ve ten rengi, bugüne dek öznesi olduğu sayısız çirkinlik karşısında adeta bir koruma kalkanıydı.

 Kahramanımız ve 
ablası Venus, olaylı 2001 Indian Wells sonrası turnuvayı boykot etme kararı almış ve buna gerekçe olarak seyircilerin ırkçı saldırılarını göstermişlerdi. Oysa Indian Wells seyircilerinin Williamslara olan tepkisi asla ırkçı bir karakter taşımıyordu. Tepkinin nedeni, Venus'ün kardeşiyle oynayacağı yarı final maçının başlamasına sadece dört dakika kala turnuvadan çekilmiş olmasıydı. Bu son dakika sürprizi, dev maç için tribündeki yerlerini alan seyircileri doğal olarak öfkelendirmişti. Üstelik Elena Dementieva, söz konusu maçtan bir gün evvel "Williamsların maçlarında sonucu babaları Richard belirler." şeklinde bir açıklama yapmıştı. Ne var ki meselenin adı bir defa ırkçılık olarak konulunca geriye kalan her şeyin üstü örtüldü.

 Dün geceki Amerika Açık tek kadınlar finalini büyük bir rezalete çeviren Serena, dokuz yıl önceki turnuvada da kendisine ayak hatası çalan çizgi hakemini "Bu topu senin boğazına sokarım." diye tehdit etmişti. O gün Kim Clijsters kortta nasıl buz kestiyse dün de Naomi Osaka'nın suratında aynı ifade vardı. Japon tenisçiye kariyerinin en mutlu günü zehir edildi.

 Serena, finalin ardından çıktığı basın toplantısında yine kadınlığının arkasına sığındı. Turnuva esnasında Alize Cornet'ye yapılan açık seksizmi hatırlatarak üste çıkmaya çalıştı. Kendisini bir kez daha kadın haklarının yılmaz savunucusu olarak tanıttı. İşin kötüsü, buna inanan sadece kendisi değil. Zira kimi entellerimiz, daha önce Serena'yı eşitlik savaşçısı gibi gösteren pek çok yazı döşenmişti. Umarım dün gece yaşananlar herkesten çok onları utandırmıştır.

22 Ağustos 2018

Övünç ve Utanç!


 Türkiye'de tenisçi olmak Don Kişotluğun dik âlâsıdır. Bugün adlarını bildiğimiz Türk tenisçilerin hepsi, kariyerleri boyunca doğru dürüst destek almadan, tırnaklarıyla kazıyarak bulundukları konuma gelmişlerdir. Bu gerçek, son iki gündür kamuoyunu meşgul eden bir konuyla yeniden gün yüzüne çıktı.

 Selin Övünç 17 yaşında. TRT'de çalışan anne ve babasının başlangıçta tenisle hiçbir alakası yok. Ne var ki vakit geçirsin diye tenis kursuna yolladıkları kızları yeteneğiyle sivrilince iş değişiyor. Tenis, bir anda Övünç Ailesi'nin hayatındaki en önemli parçalardan biri hâline geliyor. Anne ve babası, Selin'i profesyonel tenisçi yapabilmek uğruna ellerinde ne varsa satıyor, bunların yetmediği yerde de kredi çekiyor. Bu sırada baba da lisanslı tenis antrenörü oluyor. Velhasıl ailesi, Selin için maddi ve manevi anlamda pek çok fedakarlıkta bulunuyor.

 Türk kamuoyu Selin'i iki gün evvel attığı bir tweet ile tanıdı. 17 yaşındaki tenisçi, söz konusu tweet'inde sponsor bulamadığı için sezonun son Grand Slam turnuvası olan Amerika Açık'tan çekilmek zorunda kaldığını yazıyordu. Yaşanan bu gelişmenin ardından gözler pek tabii ki Türkiye Tenis Federasyonu'na çevrildi. Zira henüz junior seviyesindeki bir tenisçiye ülke federasyonunun destek sağlaması gerekirdi.

 Federasyon, konuyla ilgili yaptığı açıklamada Selin'i şimdiye dek "Gençlik Olimpiyatı" kapsamında desteklediklerini ancak kendisi söz konusu organizasyona katılım hakkı elde edemeyince desteği kestiklerini duyurdu. Özrü kabahatinden beter bu açıklama insanın aklına şu soruları getiriyor Dünya tenisi için hiçbir kıymeti harbiyesi bulunmayan Gençlik Olimpiyatı hangi gerekçeyle tenisçiler için bir ödenek kriteri olabilir? Spor bakanlığı ve federasyon, tenisteki esas organizasyonların Grand Slam turnuvaları olduğundan bihaber mi, yoksa işin içinde başka hesaplar mı var?

 Ne hesabı diye soracak olanlara aynı federasyonun 
vaktiyle ülke tarihinin en kariyerli tenisçisi Marsel İlhan'ı sırf siyasi rant uğruna Wimbledon'dan feragat ettirerek Akdeniz Oyunları'nda yarıştırdığını hatırlatalım.

 Her şey bir tarafa, hâlihazırda Grand Slam oynayabilecek düzeydeki üç-beş tenisçisinden birine bile maddi destek sağlayamayan bir federasyon hangi yüzle tenisin zengin sporu olduğu yönündeki algıyı kırmaktan bahsedebilir? Siz herkesi kör, alemi sersem mi sanırsınız?

17 Temmuz 2018

Yankı Erel ve Junior Tenisi


 İpek Soylu'nun 2014 Amerika Açık'ta elde ettiği çift kızlar zaferinin ardından Türkiye'ye bir Grand Slam kupası daha geldi. 2000 doğumlu milli tenisçi Yankı Erel, Wimbledon genç erkeklerde çiftler şampiyonu olarak bu ülke ölçeğinde tarihi bir başarıya imza attı. Yankı'yı yürekten tebrik ederken junior tenisi üzerine konuşulması gereken bazı şeyler olduğunu düşünüyorum. Çünkü tenis dünyasının büyük bir bölümünün profesyonellikten önceki bu aşamaya son derece yanlış bir perspektiften baktığı kanaatindeyim.

 Her şeyden evvel junior turnuvaları birer amaç değil, laboratuvar olarak görülmelidir. Ne var ki tenisçilerin önemli bir bölümü, junior seviyesindeyken oyunlarını inşa etmek yerine sonuç almaya odaklanıyor. Junior turunu bir rekabet alanı olarak gören çocuklar, farkında olmadan gelişimlerini baltalıyor ve hünerlerini asıl sergilemeleri gereken yer olan profesyonel tura tükenmiş veya oyununu olgunlaştıramamış bir şekilde geliyor. 

 Junior tenisine yönelik doğru yaklaşımın ne olduğunu anlayabilmek için Serena ve Venus Williams örneklerine bakmak yeterli olacaktır. Uluslararası Tenis Federasyonu ITF'nin resmi sitesine girip junior oyuncu arama bölümünde iki kardeşin isimlerini tarattığınızda karşınıza hiçbir sonucun çıkmadığını göreceksiniz. Çünkü tenisin son 20 yılına damgasını vuran Williamslar ITF Junior Turu'nda tek bir maç bile oynamamışlardır. Babaları Richard, onları küçük yaşlardayken rekabetin dışında tutup geleceğin yıldızları olacak şekilde yetiştirmek istemiştir. 
Gelinen noktada Richard'ın izlediği stratejinin ne kadar isabetli olduğunu söylemeye lüzum olmasa gerek. Zira hem Serena hem de Venus, tenis tarihine adlarını altın harflerle yazdırdı.

 Tenis tarihinde junior kariyeri olmayan büyük efsaneler gibi junior turunda fırtınalar estirip profesyonel turda durulan oyuncular da bulunuyor. Fransız tenisçi Gael Monfils, bunların en tipik örneklerinden biri. Gençlerde Avustralya Açık, Roland Garros ve Wimbledon'ı kazanan 31 yaşındaki raket, profesyonel olduktan sonra ise bırakın Grand Slam'i, bir Masters turnuvası bile kazanamadı. Kendisinin bugüne kadarki en prestijli şampiyonluğu 500 puanlık bir turnuvada geldi.
 
 Son tahlilde tenisçi adaylarının kısa vadeli başarılar uğruna geleceklerini ipotek altına almamaları ve asıl hedef olan profesyonel tura en iyi şekilde hazırlanmaları gerekiyor. Çünkü tenis tarihi Monfils'leri değil, Williams'ları yazıyor.

3 Temmuz 2018

Federer Giderayak Voleyi Vurdu


 Yaklaşık bir aydır tenis kamuoyunda dillendirilen iddialar doğru çıktı ve Roger Federer, 24 yıldır kıyafet tedarikçisi olan Nike ile yollarını resmen ayırdı. İsviçreli efsane, son şampiyon unvanıyla yarıştığı Wimbledon'da merkez kortun açılış maçına Uniqlo markalı tişörtle çıktı.

 Federer'in Uniqlo ile olan sponsorluk anlaşmasından 10 yılda 300 milyon dolar kazanacağı söyleniyor. Bu, tenis tarihinde şimdiye dek görülmemiş bir meblağ. Gelecek ay 37 yaşını dolduracak olan Ekselansları'nın amiyane tabirle voleyi vurduğunu söyleyebiliriz.

 Peki bir firma, kariyerinin sonuna gelmiş bir tenisçiyle niçin astronomik bir sponsorluk sözleşmesi imzalar? Başka bir deyişle Nike akıllı da Uniqlo enayi mi? 

 Gerçek şu ki Nike, doğal sınırlarına çoktan ulaşmış bir marka. Dolayısıyla her an raketini asabilecek bir tenisçiye sponsor olmak için Federer'in deyimiyle gönüllü davranmamaları anlaşılabilir bir durum. Oysa Uniqlo, spor pazarında yeni bir oyuncu olması hasebiyle agresif bir büyüme stratejisi izliyor. Bu bağlamda spor tarihinin en büyük isimlerinden birine sponsor olarak yeni pazarlara açılmayı hedefliyor.

 Velhasıl, Federer ile Uniqlo'nun iş birliğinde iki taraf da kazanıyor. Bu hikayede bizim gibi züğürtlere ise çene yormak düşüyor.

23 Nisan 2018

Yerli Sharapova ve Gayrimilli Yöneticiler


 Bir ülkenin uluslararası bir tenis turnuvasının ev sahipliğini alırkenki temel motivasyonlarından biri kendi tenisçilerine maç tecrübesi kazandırmaktır. Organizatörler, kendilerine tanınan wild card (özel davet) kontenjanı sayesinde sıralaması ana tablo veya eleme oynamak için yeterli olmayan vatandaşlarını doğrudan turnuvaya dahil eder.

 Geçtiğimiz sezonun sonlarında Kremlin Kupası'nda yaşanan hadise pek çoğunuzun hafızasındadır. Turnuva yönetimi, o dönem Singapur'daki WTA Finalleri'ne katılma mücadelesi veren Caroline Garcia'nın özel davet başvurusunu reddetmiş ve tercihini Maria Sharapova'dan yana kullanmıştı. Bu kararın gerekçesini de çok net bir şekilde ifade etmişlerdi: "Rusya Tenis Federasyonu, kendi oyuncularını tercih eder ve bu nedenle Caroline Garcia'ya wild card veremez."

 Bu hafta İstanbul Cup ile eş zamanlı olarak düzenlenen Porsche Tennis Grand Prix'te eleme tablosu için verilen dört wild card'ın tamamı ev sahibi ülkenin (Almanya) tenisçilerine gitti. Söz konusu dört kontenjan için başvuran oyuncular arasında önemli isimlerin olma ihtimali bir hayli yüksek. Çünkü Porsche Tennis Grand Prix, WTA Turu'nun prestijli turnuvalarından biri. Buna rağmen organizatörler, takdir haklarını turnuvaya ilgiyi artırabilecek popüler oyuncular yerine kendi vatandaşlarından yana kullandılar.

 Yukarıda verdiğimiz örnekler, uluslararası tenis turnuvalarındaki 
milliyetçi eğilimi net bir şekilde gözler önüne seriyor. Bu eğilim, sadece wild card tercihlerine değil, turnuva programlarına da yansıyor. Nitekim koskoca Grand Slam turnuvaları, kendilerine yöneltilen sayısız eleştiriye rağmen kendi vatandaşlarının sıradan maçlarını merkez kortta oynatmaktan geri durmuyor.

 El alem kendi tenisçilerini yüceltmeye çalışırken yerli ve milli laflarının ağızlardan düşmediği ülkemizde ise tam tersi bir çaba mevcut. Öyle ki İstanbul Cup organizatörleri, eleme tablosu için ayırdıkları dört wild card'ın üçünü yabancılara vermiş. Bu turnuvada daha önce çiftler şampiyonluğu yaşayarak tarihi bir başarıya imza atan yerli Sharapova İpek Soylu ve genç yetenek Berfu Cengiz'e reva görülmeyen wild card'lar Avustralyalı ve Hırvat tenisçilere dağıtmış. 

 Federasyonumuz, altyapıyı boş verip ülkeyi turnuvaya boğuyor. O turnuvalar da organizatörler eliyle kendi tenisçilerimize kapatılıyor. Bunun adı, Türk tenisine ihanet değilse nedir?

11 Mart 2018

Groeneveld'in Boşluğu Nasıl Dolacak?


 Maria Sharapova, dört yıldır antrenörlüğünü yapan Sven Groeneveld ile yollarını ayırdığını açıkladı. Doğrusunu isterseniz Groeneveld'in Sharapova'nın koçu olmasına ne kadar sevindiysem bu ayrılığa da bir o kadar üzüldüm. Çünkü Hollandalı çalıştırıcı, hem tenis bilgisi hem de kişiliğiyle sadece Sharapova değil, hemen her tenisçinin başına gelebilecek en güzel şey.

 Groeneveld, tenis dünyasındaki her oyuncunun iç geçirerek baktığı bir antrenör. Kendisi, Sharapova'yla anlaşmadan önce bir markanın oyuncu geliştirme grubunda çalışıyordu. Onu yeniden profesyonel turda çalıştırmaya iten faktör pek tabii ki Sharapova markasının büyüklüğüydü.


 Hollandalı antrenörün güdümünde Sharapova, büyük hamallık yaparak kazandığı 2014 Roland Garros başta olmak üzere pek çok kupa kaldırdı. Fakat bana göre Groeneveld'in esas başarısı, vuruş yelpazesi son derece sınırlı bir tenisçi olan Sharapova'ya 27-28 yaşlarından sonra kısa top atmayı öğretmiş olmasıydı. Kendisinin insani kalitesi ise işindeki başarısının da ötesinde.

 Doping testinin pozitif çıktığı ve 15 ay men cezası aldığı dönemde kim olsa Sharapova ile yollarını ayırırdı. Nitekim sponsorlarından meslektaşlarına kadar herkes Rus tenisçiye yüz çevirmişti. Oysa Groeneveld, böylesine zorlu bir süreçte bile öğrencisinin arkasında durdu. Twitter'daki resmi hesabında kendisini "Proud coach of Maria Sharapova", yani "Maria Sharapova'nın gururlu koçu" olarak tanımladı. Tüm bunlar onun ne kadar karakterli biri olduğunu gösteriyor.


 Son tahlilde Groeneveld, Sharapova'yı kariyeri bitene kadar çalıştırabilecek krediye sahipti. Şayet görevden ayrılmayı kendisi istediyse buna diyecek bir şey yok. Zira son iki yılda o da öğrencisi gibi fazlasıyla yıpranmış olmalı. Fakat bu karar, şu sıralar son derece formsuz bir dönemden geçen Sharapova tarafından alındıysa büyük bir hata. Çünkü Rus tenisçinin son zamanlarda aldığı kötü sonuçların Groeneveld ile hiçbir ilgisi bulunmuyor.

 Sharapova, geçtiğimiz yılın nisan ayında kortlara döndüğünden bu yana pek çok turnuvadan sakatlığı nedeniyle çekilmek zorunda kaldı. Katıldığı sınırlı sayıdaki turnuvaya da bir türlü form tutamadığı için erkenden veda etti. 


 Her şeye rağmen şu anki tablo, Mayıs 2009'daki kadar karanlık değil. O vakitler hiç kimse, uzun süreli omuz sakatlığının ardından servisi tarumar olan Sharapova'nın bir daha eski günlerine dönebileceğini düşünmüyordu. Ancak Rus yıldız, aradan geçen zamanda iki Grand Slam daha kazandı ve yeniden 1 numaraya yükseldi. Dolayısıyla kendisi, şimdikinden çok daha zorlu virajları başarıyla dönmüş bir sporcu. 

 Gelgelelim, Groeneveld'in yerine kimin geçeceği şu an için ciddi bir soru işareti. Kabul edelim ki Sharapova karakter olarak herkesin idare edebileceği biri değil. Nitekim kendisi, Groeneveld'den önce göreve getirdiği Jimmy Connors'ı bir maç sonra kapının önüne koymuştu. O yüzden gelecek antrenörün de tıpkı Groeneveld gibi Sharapova ile uyumlu bir kişi olması gerekiyor.

 Şahsi fikrim, Lindsay Davenport'un Sharapova için pek çok açıdan en doğru seçim olacağı yönünde. Oyuncuyken güçlü servisleriyle ön plana çıkan Birleşik Amerikalı, Sharapova'nın servislerindeki istikrarsızlığa çare olabilir. Aynı dönemde tenis oynamış olan bu ikilinin birbirlerini yakından tanımaları da bir başka avantaj.

 

14 Şubat 2018

Halep Bile Böyleyse Bizimkiler N'apsın?


 Simona Halep, 2018 yılına kadınlar tenisinin 1 numarası olarak başlamıştı. Buna karşın sezonun şu ana kadarki bölümünde oynadığı tüm maçlara markasız kıyafetlerle çıktı. Çünkü Adidas ile olan sözleşmesi bitmişti ve aradan geçen sürede kendisine yeni bir kıyafet sponsoru bulamamıştı.

 Yaklaşık iki ay boyunca kıyafetlerini internetten sipariş ettiği söylenen Halep en nihayetinde Nike ile anlaştı. Fakat Rumen tenisçinin içine düştüğü durum gerçekten trajikti. Öyle ya, kısa bir süre öncesine kadar dünya 1 numarası, şimdi de 2 numarası olan bir oyuncunun Adidas ile kontratı biter bitmez başka bir marka tarafından kapılması gerekirdi.
 
 Halep'in bile sponsorsuz kalabildiği bir ortamda daha mütevazı kariyerlere sahip meslektaşlarının hâlini varın, siz düşünün. Bunlar arasında dünya klasmanında belli bir eşiği geçemeyenler zaten hiç sponsor bulamıyor. Çünkü bu seviyedeki tenisçilere yapılacak yatırımın geri dönüşü olmuyor. Dahası, sıralamada ilk 150'nin dışında yer alan tenisçilerin turnuvalardan kazandıkları para ödülleri kıyafet, ekipman, seyahat ve konaklama masraflarının karşılanmasına yetmiyor. Hâl böyle olunca yüzlerce oyuncu geçim sıkıntısı çekiyor.

 Sponsor bulamayan, kazandığından daha fazlasını harcayan tenisçilerin mesleklerini icra edebilmeleri ancak federasyon desteğiyle mümkün olabiliyor. Bu durum, en çok da Türk tenisçiler için geçerli. Aralarında en çok tanınanları bile Türkiye Tenis Federasyonu tarafından fonlanıyor.
 
 Tenisteki gelir adaletsizliği, ulusal federasyonların yanında bu sporun küresel çaptaki yönetim organlarını da birtakım önlemler almaya itiyor. Geçtiğimiz yıldan itibaren hayata geçirilen Grand Slam Geliştirme Fonu projesi dünya üzerinde her yıl belli sayıda tenisçiye maddi destek sağlıyor. Bu yıl 29 oyuncuya toplam 650 bin dolar dağıtacağı açıklanan fondan milli tenisçi İpek Soylu da faydalanacak. Kendisinin payına düşen hibe ise 25 bin dolar.