21 Haziran 2013

Wimbledon Yerine Akdeniz Oyunları'nı Seçen Akıl(!)


 Memlekette şu aralar öyle akla hayale gelmeyecek saçmalıklar yaşanıyor ki insanın gerçekten nutku tutuluyor.
Marsel İlhan'ın Akdeniz Oyunları'nda kazanacağı kıytırık bir madalya için Wimbledon'a katılmaktan vazgeçirilmesi de bu duruma verilebilecek bir  başka örnek oldu.

 Neden kıytırık diyorum? Çünkü ana tablodaki tenisçi sayısı yalnızca sekiz. Üstelik katılan oyuncuların hepsi isimsiz. Zaten oyunların son ayağı olan 2009 Pescara'daki 1 numaralı seri başı da o dönem dünya sıralamasında 186. sırada bulunan Marsel'den başkası değil. İşte böyle bir organizasyon Wimbledon'a tercih edildi, daha doğrusu ettirildi.

 Ülkeye hizmet etmekten ziyade oturduğu koltuğu düşünen pek değerli büyüklerimiz, Marsel'e "Bak, aldığın sonuçlar ortada. Wimbledon gibi gereksiz hülyalara kapılma. Gel şurada bir madalya taktırıver boynuna da bir işe yara." demiş olmalı. Bu akıl tutulmasının başka bir izahı yok.

 Ne diyelim? Hayırlı uğurlu olsun. Grand Slam harici en prestijli turnuvanın ev sahipliğini alıp ödül seremonisine Ulaştırma Bakanı'nı çağıran bir ülkede normal şeyler bunlar. Kim düşündüyse aklıyla bin yaşasın!

4 Haziran 2013

Form Geçici, Klas Kalıcıdır: Tommy Haas


 35 yaşındaki bir tenisçinin bir Grand Slam turnuvasında çeyrek finale yükselmesi bizatihi büyük bir başarı. Tommy Haas'ın bunu yapış şekli ise bana sorarsanız daha da hayret edilecek cinsten. John Isner'a karşı 13. maç puanının ardından kazanabildiği beş setlik muazzam düellonun teri soğumadan Mikhail Youzhny gibi bir oyuncuyu 6-1 / 6-1 / 6-3'le evire çevire yenmesi kendisinin kalitesi hakkında yeterince şey söylüyor. Ne var ki Alman raket, bu kaliteye yaraşır bir kariyere bir türlü sahip olamadı.

 1996'da profesyonelliğe adımını atan Haas, üç yıl sonra ilk ATP şampiyonluğunu elde edip Avustralya Açık'ta da yarı finale çıktığında geleceğin en büyük yıldızlarından biri olarak gösteriliyordu. 2000 sezonunu kupasız tamamlayan yetenekli tenisçi, o sene Sidney'de düzenlenen Olimpiyat Oyunları'nın finalinde Yevgeny Kafelnikov'a beş setlik bir maçın ardından yenilecek ve altın madalyayı kıl payı kaçıracaktı. Yıldız isim, ertesi sene 
kariyerinin ilk Masters zaferine Stuttgart'ta ulaşırken müzesine dört kupa daha ekliyordu.

 Her Şeyin Başladığı ve Bittiği Yıl: 2002

 Peş peşe aldığı başarılı sonuçlar Haas'ı 13 Mayıs 2002 tarihinde açıklanan dünya sıralamasında 2 numaraya taşıyacaktı. Ne var ki Alman raket, işte tam da bu sırada ailesinin geçirdiği bir
 trafik kazasıyla sarsıldı. Babasını komaya sokan bu trajik olay yüzünden çok daha büyük başarılara yelken açtığı bir dönemde kariyerini ikinci plana atmak zorunda kalan Haas, bu da yetmezmiş gibi bir de omzundan ağır bir sakatlık geçirdi. 2003 sezonunu pas geçen yetenekli oyuncu, Şubat 2004'te yeniden raket sallamaya başladığında ise artık dünya klasmanının dışındaydı.
 
 Almanların Boris Becker-Michael Stich ikilisinden sonra gördüğü en büyük yıldız olan Haas, yukarıda bahsettiğimiz çalkantılı sürece gelene kadar Andy Roddick'e 3-0, Jim Courier'a 2-0, Roger Federer ve Marat Safin'e de 2-1'lik bir üstünlük kurmuştu. O vakitler gelmiş geçmiş en büyük oyuncu olarak kabul gören Pete Sampras ile olan maç kaydı ise 5-5'ti.

 Haas, her ne kadar potansiyelinin karşılığını alamamış bir oyuncu olarak kalsa da kariyerinin ikinci döneminde de güçlü servisleri, vuruş çeşitliliği, muazzam backhand'i ve kortun her noktasını kullanabilmesiyle büyük oyuncuların başına bela açmaya devam etti. Çim zeminde Novak Djokovic ve Roger Federer'i yenerek kupalar kaldıran eski 2 numara, 2009 Roland Garros dördüncü turunda ise neredeyse tenis tarihini değiştiriyordu. O turnuvada şampiyonluğa ulaşarak kariyer slam'ini tamamlayan Federer karşısında ilk iki seti alan Haas, üçüncü sette de 4-3 öndeyken yakaladığı servis kırma puanını değerlendirebilseydi servislerini maç için kullanacaktı ama olmadı. 

 Veteran raket, an itibarı ile dört büyük turnuvada da çeyrek final gören az sayıdaki tenisçiden biri. Kariyeri formunun zirvesindeyken mahvolsa da klası hâlâ yerinde.

20 Mayıs 2013

Kadın Tenisi: Serena Williams ve Diğerleri


 Kadınlar tenisinin zirvesindeki isim olan Serena Williams için 2013, göz kamaştırıcı kariyerindeki özel yıllardan birine sahne oluyor. Bir hafta arayla önce Madrid Açık'ta Maria Sharapova'yı, ardından da Roma Açık'ta Victoria Azarenka'yı kelimenin tam anlamıyla tarumar eden 15 Grand Slam şampiyonu, bu performansıyla sezonun ikinci Grand Slam'i olan Roland Garros'un en büyük favorisi olarak görünüyor. Sıralamada kendisinden hemen sonra gelen rakiplerine karşı kurduğu ezici üstünlük, Birleşik Amerikalı raket ile turun diğer oyuncuları arasındaki sıklet farkını da apaçık gözler önüne seriyor.

 Halihazırda Serena'nın antrenörlüğünü yapmakta olan Patrick Mouratoglou, geçtiğimiz günlerde Eurosport'un Fransa edisyonu için kendi öğrencisini analiz ettiği bir yazı kaleme aldı. Fransız çalıştırıcının "Serena n'est pas infaillible" (Serena kusursuz değil) başlıklı makalesindeki şu tespiti çok çarpıcı: "Serena turnuva ayırt etmeksizin oynuyor. Geçmiş yıllarda durum böyle değildi."

 Sezon başından bu yana kadarki süreci incelediğimizde de Mouratoglou'nun ne kadar isabetli bir yorum yaptığını görebiliyoruz. Bu yıl sırasıyla Brisbane, Miami, Charleston, Madrid ve Roma'da mutlu sona ulaşan Williams, oynadığı son 24 maçta yenilgi yüzü görmezken hatırı sayılır bir süredir de 1 numaralı koltuğun sahibi. Bu da bir zamanlar Grand Slam'ler haricinde nadiren turnuva oynayan Serena açısından çok ciddi bir değişime tekabül ediyor.

 Birleşik Amerikalının WTA Turu'ndaki dominasyonu, tenise salt rekabet üzerinden yaklaşanları memnun etmeyebilir. Fakat bu noktada Masha ve Vika'yı suçlamanın anlamı yok. Zira vuruş gücüne dayalı, agresif bir stile sahip olan bu iki oyuncu, üstün fiziksel gücü sayesinde aynı tenisi kendilerinden birkaç gömlek daha iyi oynayan bir isimle rekabet ediyor.

 Teniste rakibinizi yenmenin yolu, ona oyunun bir ve yahut daha çok departmanında üstünlük sağlamaktan geçer. Başka bir deyişle oyunun hiçbir yönünde karşınızdaki oyuncudan iyi değilseniz kaderinize razı olmak zorundasınız. İşte diğer tenisçilerin Serena karşısında düştüğü durum da tam olarak bu. 

 Her ne kadar Serena kendi tarzının bir numaralı ismi olsa da Mouratoglou'nun da dediği gibi kusursuz bir raket değil. Teknik beceri gerektiren vuruşlarda görece zayıf bir görüntü çizen Birleşik Amerikalıyı alt edebilmenin en kolay yolu, vuruş gücünden ziyade çeşitliliğine dayalı, taktiksel bir oyundan geçiyor. Ancak Martina Hingis ve Justine Henin'den sonra bu şekilde oynayan tek bir üst düzey raket dahi çıkmadı. Hâl böyleyken Serena'nın kesesini doldurmaya son sürat devam etmesi pek işten değil.

10 Mayıs 2013

Federer'in Oyunu Alarm Veriyor


 Tenisin yaşayan efsanesi Roger Federer, dün Kei Nishikori karşısında oldukça kötü bir maç çıkararak sürpriz bir yenilgi aldı. Normal koşullarda bu mağlubiyet, üzerinde çok fazla durmayı gerektirecek bir sonuç değil. Zira istisnasız her oyuncu yılın belli dönemlerinde bu tip neticelerle karşılaşabilir. Kaldı ki kortlardan iki ay uzak kalmış bir tenisçinin çıktığı ilk turnuvada randıman verememiş olması da son derece normaldir. Ancak sıkıntı şu ki  Federer, oyunun bir departmanında hayati bir gerileme yaşıyor. Başkalarının ne düşündüğünü bilmiyorum ama beni kaygılandıran esas husus bu. 

 Geçtiğimiz hafta yaptığım uzun soluklu Maria Sharapova analizinde reaksiyon süresinin önemini vurgulamaya çalışmıştım. Tekrar hatırlatmak gerekirse
 reaksiyon hızının düşüklüğü, topun arkasına zamanında geçmenizi, dolayısıyla ideal pozisyonda vuruş yapmanızı engelleyen bir durum. Bu da normale göre daha çok basit hata yapmanıza ve daha az winner üretmenize neden olur. Ayrıca oyunun savunma yönünde açık verir, normalde çıkarılabilecek toplara raket uzatamaz hâle gelirsiniz. 

 Federer'in reaksiyonlarının yavaşladığını gözlemlediğim ilk maç, Novak Djokovic'e iki sette kaybettiği sezon sonu turnuvası finaliydi. Belki de alabileceği bir maçı tuhaf bir şekilde yitirmesi nedeniyle bunun üzerinde fazla durmamıştım. Ancak bu sezon itibarı ile İsviçrelinin 
reaksiyon hızının yaşının ilerlemesine bağlı olarak düştüğüne bütünüyle kani olduğumu söyleyebilirim. Bir yıl öncesine kadar rahatlıkla karşıladığı topları artık geri çeviremediğini görüyorum Ekselansları'nın.

 Yukarıda anlattığım durum, enseyi karartacağımız manasına gelmiyor elbette. Her ne olursa olsun 31 yaşında Grand Slam kazanıp yeniden 1 numaraya yükselmeyi başarabilmiş bir oyuncudan söz ediyoruz. Federer, hâlâ Grand Slam turnuvalarında en büyük favorilerden biridir ve Wimbledon'ı kazanabilmek adına da ciddi bir şansa sahiptir. Bunun aksini iddia edenlere onun tenisinin zaten fiziksel güç üzerine kurulu olmadığını bir kez daha hatırlatmak gerekiyor. 

 Israrla emeklilikten dem vuranlar içinse söylenecek bir şey yok. Defalarca bizzat Federer tarafından aksi ispat edilmesine rağmen hâlâ aynı yanlışta diretmek, cevap iktiza eden bir hadise değil çünkü. Son tahlilde " Bu sporu kimse benden daha fazla sevemez. Bunun için de pek çok fedakarlık yapıyorum. Ancak karşılığını aldıkça da bırakmak istemiyorum.'' diyen Ekselansları için her yenilgiden sonra emekliliği konuşmak abesle iştigal.

28 Nisan 2013

Sharapova'nın İlham Veren Dönüşümü


 Toprak kort sezonuna geçtiğimiz yıl elde ettiği yüksek puanları koruma parolasıyla başlayan Maria Sharapova'nın bu yoldaki ilk durağı Stuttgart'tı. Rus yıldız, son şampiyon unvanıyla yarıştığı turnuvada oyun seviyesi olarak bıraktığı yerde değildi. 

 İlk maçında Lucie Safarova'yı üç sette geçen dünya 2 numarası, çeyrek finalde de Ana Ivanovic'e aynı tarifeyi uygularken vasat bir oyun sergilemişti. Yarı finaldeki rakipse ev sahibi ülkeden Angelique Kerber'di. İlk iki maçına kıyasla biraz daha derli toplu bir görüntü çizen Sharapova, mücadeleyi kazanıyor ama final seti oynamaktan yine kurtulamıyordu. Rus tenisçi, final yolundaki tüm engelleri üç sette aşabilirken şampiyonluk için karşılaşacağı Na Li ise tek set dahi kaybetmemişti.


 Final müsabakası öncesinde Çinli raket biraz daha öne çıkan taraftı. 1.72'lik boyu ve ayaklarının çabukluğuyla Atom Karınca'yı andıran Li'nin gerek form durumu gerekse de oyun stili itibarı ile Sharapova'nın başını arıtabileceği tecrübeyle sabitti. Fakat evdeki hesap çarşıya uymadı. Maria, 6-4 / 6-3'lük setlerle ipi göğüslerken h
iç de iyi oynamadığı bir haftanın kapanışını kupayla yaparak rüştünü bir kez daha ispat ediyordu.

 Müthiş İstikrar


 Bu sezon Avustralya Açık, Doha, Indian Wells, Miami ve son olarak da Stuttgart'ta boy gösteren Sharapova, bu beş turnuvadan iki şampiyonluk, bir final, iki de yarı final çıkardı. Kariyerinin omuz sakatlığından önceki döneminde dalgalı grafiklerine alışkın olduğumuz Rus tenisçi, 2012'nin başından bu yana yalnızca bir turnuvaya çeyrek finalden önce havlu attı. O da Sabine Lisicki'ye dördüncü turda elendiği son Wimbledon'dı.

 Buz Üstündeki İnekten Claypova'ya


 Masha'nın geçirdiği dönüşüm, yakaladığı istikrarla da sınırlı değil. Yıllar önce verdiği bir demeçte "Toprak kortta oynarken kendimi buz üstündeki inek gibi hissediyorum." diyen güzel tenisçi, halihazırda kadınlar turunun belki de en iyi toprak kort oyuncusu konumunda. Kariyerinin ilk bölümünde toprak kortta yalnızca bir kez kupa kaldırabilen Sharapova, geri dönüşünden sonraki 10 turnuva zaferinin altısını bu zeminde elde etti. Bu dramatik değişim,
 bir zamanlar hiç hazzetmediği toprak zemine tam anlamıyla uyum sağlamasının bir sonucu.

 Omuz sakatlığından önceki dönemde tipik bir hızlı zemin oyuncusu olan Masha'nın şu anda kendisini en rahat hissettiği kort tipi toprak. Çünkü bu zeminin oyunculara tanıdığı ekstra reaksiyon süresi, Rus yıldızın savunma kalitesini artırdığı gibi risk katsayısı yüksek hücum vuruşlarını da daha iyi hazırlamasını sağlıyor. Bu da daha çok winner ve daha az basit hata anlamına geliyor. 

 Geçirdiği omuz sakatlığı sonrası servisi kelimenin tam manasıyla çöken Sharapova'nın maç başına 20 çift hata yaptığı kabus dolu günleri geride bırakıp yeniden tenisin zirvesine yükselmesi ve bunu bir zamanlar en kötü oynadığı zeminde başarması gerçekten ilham verici bir hikaye.

21 Nisan 2013

Masters Koleksiyoneri Djokovic


 Davis Kupası'nda çıktığı maçta ayak bileğini burkan Novak Djokovic için toprak kort sezonu olabilecek en kötü senaryolardan biriyle başlamıştı. Karşılaşma sonrası gözyaşlarına hakim olamayan Nole'nin sakatlığından son derece tedirgin olduğu gün gibi ortadaydı. Sezon sonuna kadar kapanması oldukça güç gibi görünen bir puan farkıyla zirvede olan Sırp tenisçinin sıralamayla ilgili bir kaygısı yoktu. Fakat uzun süreli bir sakatlık, bu sezonki ana hedefi olan Roland Garros'u tehlikeye atabilirdi.
   
 Ha çekildi ha çekilecek derken en nihayetinde Monte Carlo'da yer alacağını açıklayan Novak, zorlu engelleri bir bir aşarak finalde turnuvanın tapusunu elinde bulunduran Rafael Nadal'ın karşısına dikiliverdi.
  
 Mücadeleye hızlı başlayan dünya 1 numarası, ilk beş oyunu kazanarak açılış setini kolayladı. Setin kalan bölümünde Rafa tipik direnişini gösterdi ama Djokovic bir geri dönüşe müsaade etmedi. İkinci set ise görece daha başa baştı. Tie-break'te rakibine göz açtırmayan Sırp raket 6-2 ve 7-6(1)'yla ipi göğüsleyen taraf oldu. Maç sonu istatistiklerinde Nadal'ın ilk ve ikinci servislerinden puan çıkarma oranlarındaki düşüklük göze çarpıyordu. İspanyol'un görece zayıf servisiyle Djoko'nun en etkili silahlarından biri olan güçlü return'ü birleşince ortaya böyle bir tablo çıkmıştı.

 Karşılaşma, iki raketin son yıllarda oynadığı sayısız maçın bir tekrarı hüviyetindeydi. Oyuncular birbirlerini hem fiziksel hem de zihinsel olarak sonuna kadar zorladı, teslim bayrağını çekense toprağın ağası oldu. Bunun haricinde korttaki tenisin göze hitap eder bir tarafı yoktu.
  
 Monte Carlo'da ilk kez mutlu sona ulaşan Djokovic'in Masters koleksiyonunu  tamamlamak için artık tek eksiği kaldı: Cincinnati.
 Nadal ise bu turnuvada 10 yıl sonra ilk kez yenildi. Seriler de böyle işte, bir gün elbet son buluyor. Fakat maharet, bir seriyi sonlandırmakta değil, yakalamakta.

19 Mart 2013

Manken Değil, Tenisçi Maria


 Maria Sharapova, sert korttaki kupa özlemine geçtiğimiz pazar günü Indian Wells finalinde karşılaştığı Caroline Wozniacki'yi 6-2 / 6-2'yle yenerek son verdi. 

 Maç hakkında söylenecek fazla bir şey yok. Caro set başına birden iki puan vuruşuyla karşılaşmayı tamamlarken Masha'nın aynı istatistik kaleminde 32'yi bulması zaten her şeyi yeterince izah ediyor.

 Bu sezonki ilk şampiyonluğuna ulaşan Rus yıldız açısından bu kupanın ayrı bir önemi daha var. İlk tekler zaferine 2003 Tokyo finalinde Anika Kapros'u yenerek ulaşan Maria o gün bugündür hiçbir sezonu kupasız geçmiyor.

 11 yıldır her sezon en az bir turnuva şampiyonluğu elde eden Sharapova, WTA'nın açıkladığı istatistiğe göre bu alanda Virginia Wade ve Goolagong Cawley gibi efsanelerle birlikte tüm zamanların en iyi dördüncü ismi konumunda.


 1. Navratilova: 21 sezon (1974-1994)
 2. Evert: 18 sezon (1971-1988)
 3. Graf: 14 sezon (1986-1999)
 4. Wade: 11 sezon (1968-1978)
 4. Goolagong: 11 sezon (1970-1980)
 4. Sharapova: 11 sezon (2003-2013)
 
 Kortların assolisti, ilk şampiyonluğuna ulaştığında 16 yaşındaydı. Bir ay sonra ise 26'sına girecek. Bir defasında "Petra Kvitova'ya genç denildiğinde kendimi teyze gibi hissediyorum." demişti ki çok haklıydı. Zira kendisi de hâlâ çok genç.

 Küçük yaşlarda büyük başarılar elde ettikten sonra böylesi bir devamlılık yakalayabilmek başlı başına muazzam bir olay. Masha, bu açıdan türünün belki de tek örneği.

18 Aralık 2012

Kimiko Date-Krumm: Güzel Zamanların Tenisçisi


 İlerleyen takvim yaprakları sadece zamanı değil, yaşamakta olduğumuz hayatı da değiştiriyor. Bir spor olarak tenis de kendisini bazen müspet, çoğu zaman da menfi olarak etkileyen bu değişimlerden nasibini alıyor. Oyun, her geçen gün daha fiziksel hâle geliyor. Hâl böyle olunca olgunlaşma yaşı artıyor, eskisi gibi 17 yaşındaki bir çocuğun Grand Slam'leri süpürdüğüne artık şahit olamıyoruz. 

 42 yaşındaki Kimiko Date-Krumm ise ahir zamanın tenisine adeta meydan okuyor. Gençliğinde birçok kez karşı karşıya geldiği Steffi Graf yıllar önce emekliye ayrıldı. Üzerinden Justine Henin'ler, Amelie Mauresmo'lar, Martina Hingis'ler, Lindsay Davenport'lar, Arantxa Sanchez'ler, Kim Clijsters'lar ve daha niceleri geçti. O ise tutkusunun peşinden koşmaya kararlı görünüyor. Her seferinde ne zaman emekli olacağını soran gazetecileri aynı nüktedanlıkla cevaplıyor Japon tenisçi. Yaşının kendisi için iki haneli bir sayıdan ibaret olduğunu söylüyor.

 28 Ekim 1970’te Japonya’nın Kyoto kentinde dünyaya gelen Kimiko, 1989’da profesyonelliğe adımını attıktan sonra ilk emekliliğine kadar yedi WTA turnuvası kazanmıştı. Avustralya Açık, Roland Garros ve Wimbledon’da yarı final oynayan başarılı raket, 13 Kasım 1995 tarihli dünya sıralamasında dört numara yükseldiğinde tarihte bir Japon tenisçinin çıkabildiği en üst basamağa ulaşıyordu. Bu şerefe nail oluşunun hemen ertesi yılı henüz 26 yaşındayken aktif tenis yaşamını noktalayan Date-Krumm, yıllar sonra herkesi bir kez daha ters köşeye yatırdı ve 38 yaşında kortlara geri dönme kararı aldı.

 Dönüşünün ertesi yılı Seul’deki katıldığı turnuvanın finalinde Anabel Medina Garrigues’i iki sette geçen veteran oyuncu, Billie Jean King’den sonraki en yaşlı WTA turnuvası şampiyonu oluyordu. Kariyerinin ikinci döneminde Dinara Safina ve Maria Sharapova başta olmak üzere birçok elit oyuncuyu yenmeyi başaran emektar Japon, 2011 Wimbledon ikinci turunda ise Venus Williams'a karşı uzun süre hafızalardan silinmeyecek bir maç oynadı. Mücadeleyi 7–6, 3–6, 6–8’lik setlerle kaybetti ama korttaki tenisin kalitesi uzun süredir görülmemiş düzeydeydi. 

 Yazıyı Date-Krumm'un günümüz tenisinin yavanlığına ışık tutan şu demeciyle bitirelim:

 "Martina Navratilova'nın servis voleleri ve file önü oyunları çok iyiydi. Fakat şimdiki oyuncularda bu tip fark yaratan özellikler yok. Sadece güce dayanıyorlar. Sert servis sonrasında topa sadece vuruyorlar, taktikleri yok. Navratilova'nın servis voleleri dışında Steffi Graf'ın mükemmel backhand slice'larından, Gabriela Sabatini'nin falsolu vuruşlarından, Arantxa Sanchez'in çok hızlı oluşundan ve zihinsel sağlamlığından bahsedebiliriz. Martina Hingis de çok yetenekli ve güce dayanmayan bir oyuna sahipti. Asyalı tenisçiler için çok önemli bir rol model olabilir. Güçlü değil, akıllıydı. Ondan sonra bütün tenisçiler iyi servise ve birbirine benzeyen özelliklere sahip olmaya başladı." 

27 Kasım 2012

Roger Federer'in Çocukluk Yılları-2


 Roger kariyeri boyunca çok az sakatlandı. Hatta Nadal bununla ilgili olarak Federer'in ideal bir fiziğe sahip olduğunu söyledi. Siz bu konuda ne düşünüyorsunuz?

 Nadal'ın süreklilik açısından Federer'den daha kötü olacağını hep söylüyordum. Rafa, vücudu aşırı zorlayan bir oyun stiline sahip. Zira hem vuruşları hem de oyun tarzı fiziğini oldukça hırpalıyor. Roger'a dönersek o, önceleri pek fiziksel antrenman yapmıyordu ve bu yüzden de profesyonel kariyerinin başlarında çok büyük başarılar elde edemedi. Fakat Peter Lundgren ile birlikte fiziksel çalışmalara ağırlık verdiler ve Roger'daki değişimi kısa sürede gördük.

 Kulüpte olduğu yıllarda antrenmanlardan sonra da çalışıyor muydu? Duvara karşı tenis oynuyor muydu?

 Evet, kulüpte kalıyordu. Antrenmanlardan sonra arkadaşlarıyla kart oynuyordu.

 Roger, bizlerde gerçek bir profesyonel yıldız izlenimi yaratıyor. Kendini koruyan, mesafeli ama aynı zamanda son derece içten, matrak ve kolay uyum sağlayan biri... Sanki büyük bir çocuk gibi...

 O, her zaman böyleydi. Sadece kulüpte değil, evde de aynı şekilde davranırdı. Fakat ben ondan hep kortta kendisine iyi davranmasını istemişimdir. Buna karşın o, maç içerisinde rakibinin çok iyi olduğunu veya güzel bir puan oynadığını kabul edemezdi, bilakis kendisine sövebilirdi. Kort içinde çok ciddi ama dışarıda çok şakacı biriydi. Bence bu, ona annesinden kalan bir miras. Bir keresinde saçını sarıya boyattığını hatırlıyorum. Orange Bowl turnuvasını kazandığı zamanlardı. Şampiyon olduktan sonra, onunla kulüpte karşılaşmıştım. Her zamanki gibi arkadaşlarıyla kart oynuyordu. Ondan başının üstündeki kasketi çıkarmasını istemiştim. Fakat o, bunu istemiyordu. Zira çok utanmıştı.


 Saçını neden boyatmıştı?

 Bir iddia yüzünden... İddialaşmayı çok severdi.

 Ailesi hakkında bize ne söylemek istersiniz?

 Babası Robert, her zaman geri planda kalmayı tercih etti. Oğlunu izlemeye nadiren geliyordu çünkü mesleği icabı çok seyahat etmesi gerekiyordu. Kız kardeşi Diana da yine bu kulüpte tenis oynuyordu ama kulübe üye değildi. Düşük profilli turnuvalara katılıyordu ama Roger'a oranla daha az yetenekliydi. Zaten daha sonra biniciliğe yöneldi.

 Peki Lynette?

 Evet, Lynette kötü bir oyuncu değildi. Senior A takımının üyelerindendi ve o ekiple İsviçre şampiyonu oldu.

 Roger, İsviçre için ne anlam ifade ediyor? Kendisi bir ulusal kahraman mı?

 Roger, İsviçre'de herkes tarafından takdir edilen bir isimdir. Lozan, Neuchatel ve Cenevre, bugüne dek birçok Davis Kupası maçına ev sahipliği yaptı. Roger'ın bir ya da iki eşleşmede takımda yer almaması beni rahatsız etmişti fakat kariyerinin başlarında Davis Kupası'nda hep oynamıştı. Bununla birlikte sanırım Roger, İsviçre'de kaldığı zamanlarda Amerika'daki kadar ilgi görmüyor. Örneğin Amerikan Davis Kupası Takımı oyuncuları, buraya geldiklerinde Roger'ın etrafında kimsenin olmayışına çok şaşırmıştı. Amerika'da bir Amerikalının maç kazanması normaldir ama İsviçre'de durum böyle değil. Burada bizden birinin bir şeyler başarabildiğini görmek inanılmaz bir olaydır fakat aşırılıktan hoşlanmayız.

 Bu yıl Roger'ın Wimbledon'ı kazanmasına şaşırdınız mı?

 Maçı burada, kulüpte seyrettim. Burada bir İsviçre televizyonu var ve Roger'ın Grand Slam finallerini hep burada izleriz. Wimbledon'ı kazanması muazzamdı. Ben ona hep inanıyordum ve maçın ardından da bir şişe şampanya patlattım. Gazeteciler sürekli onun tenisi bırakması gerektiğini söylüyordu. Bu beni öfkelendiriyordu çünkü Roger, geçtiğimiz sezonun sonu ve bu yılın başında hâlâ dünya 3 numarasıydı. Evet, bu yaz onun adına çok memnun oldum ve onun gazetecilerin haksız olduğunu kanıtlaması da beni çok memnun etti.

 Roger'ın tüm bu Grand Slam şampiyonlukları devasa.

 Aynı zamanda şaşırtıcı. Özellikle ilk Grand Slam'i... Ondan böyle bir şey beklemiyorduk.

 Önceleri yenilmez olarak görünen Federer'in Nadal gibi isimlere karşı kaybetmeye başladığı dönemlerde neler yaşadınız ?

 Turun diğer kaliteli oyuncularına da saygı duymak gerekiyor. Roger her zaman kazanan bir oyuncu olmaya devam edemezdi. Dünya sıralamasının zirvesinde böylesine büyük rekabetlerin olması tenis için daha iyi bir şey.

 Bu dönem, asla eskimeyen bir savaşçı olarak tasvir ettiğiniz Federer için oldukça karmaşık geçmiş olmalı.

 Evet ama evine döndüğünde gördüğü kişi Mirka'ydı. Bu, ona çok yardımcı oldu. Mirka, onun her maçında tribündeki yerini alırdı. Bir defasında Mirka gelmemiş, Roger da o maçı kaybetmişti.

 Roger bize kusursuzmuş gibi geliyor. Centilmen, nazik, büyük, bazıları içinse yakışıklı...

 Haklısınız. O, asla haksız değildir. Sürekli küfretmesi dışında onun bir kusurunu bulmak çok zor. İtiraf ediyorum ki küfretmesi beni öfkelendiriyor. Zaten annesi Lynette de oğlu aşırı küfrettiği zaman onu korttan çıkarmamı istiyordu.


 Çok kullandığı bir küfür var mıydı?

 Hayır, bunu söyleyemem. Bu, çok hoş bir şey değil.

 Annesini sıklıkla görüyor musunuz?

 Evet, her ay görüşüyoruz. Benden çok uzakta oturmuyor. Roger'dan ve daha çok da başka şeylerden konuşuyoruz.

 Gazeteci ziyaretçileriniz fazla mı? Sanırım burası bazen bir ibadet yerine dönüşüyor, değil mi ?

 Evet, bu doğru. Benimle ilgili birçok gazete kupürünün olması da bu yüzden. Genellikle bunları ya Lynette'ten alıyorum ya da arkadaşlarım aracılığıyla elde ediyorum. Bir gün bir yolcu otobüsü dolusu Japon gazetecinin buraya geldiğini hatırlıyorum. Sayısını bilmiyorum ama bugüne kadar birçok röportaj verdim. Bunların çoğu da Wimbledon sonrasındaydı. Yani bu turnuva herkeste iz bırakıyor. Şu sıralar talepler azaldı. Son röportajım bir İtalyan gazeteci ileydi. Kendisine Roger'ın futbol oynarken çekilmiş bir fotoğrafını ödünç verdim ama onu bana geri vermedi. 

 İsviçre, Guillaume Tell ve Roger Federer'e sahip. Son olarak Roger Federer bu ülkenin en büyük yıldızı, değil mi ?

 Evet, ben de böyle düşünüyorum.

24 Kasım 2012

Roger Federer'in Çocukluk Yılları-1


 Roger Federer'in 1989'dan 1995'e kadarki tenis eğitmeni Madeleine Bärlocher ile tenisin yaşayan efsanesi üzerine bir sohbet... Röportajın Fransızca versiyonu için tıklayınız.

 Roger neden Old Boys Tenis Kulübü'nü seçti? 
  
 Roger, buraya sekiz yaşındayken annesi Lynette'in sayesinde geldi. Zaten annesi de bu kulüpte tenis oynuyor ve takım maçlarına katılıyordu. Bir gün yanıma geldi ve oğlunun kulübe katılıp katılamayacağını sordu. Küçük yaş gruplarının çalışma programından etkilenmişe benziyordu. Roger, bize gelmeden önce ailesinin iş yerine ait kortlarda tenis oynuyordu.

 Lynette'in Roger'ı buraya kaydettirme nedeninin oğlunun çok iyi bir kariyer yapacağına inanması olduğunu söyleyebilir miyiz?

 Hayır, ailesi ondan böyle bir beklenti içinde değildi. O her zaman Roger'dı. Sadece profesyonel tenisçi olmak isteyen Roger... Sekiz yaşına geldiğinde bize ve arkadaşlarına 1 numara olmaktan bahsediyordu. Bense buna inanmıyordum. Zaten İsviçre'de de o zamanlar çok çok büyük bir tenisçi yoktu. 80'li yılların sonlarıydı. Belki Marc Rosset ve Jakob Hlasek... Ama hepsi bu. Evet, o zamanlar Roger'ın bu kadar ileri gideceğini öngörememiştik. Eğer bunu tahmin edebilmiş olsaydım onu daha yakından izlerdim. Fakat ondan daha iyi olan başka gençler de vardı.

 Wimbledon'ı küçükken de hayal ediyor muydu?

 Wimbledon'ı kazanmak her zaman onun olayıydı. Gençken de bu böyleydi. Aklıma gelmişken bir anekdot anlatayım onun Wimbledon aşkıyla ilgili. Bir gün antrenmanda onu izliyordum ve kazandığı bir puan bende büyük bir iz bırakmıştı. Rakibi aşırtma bir vuruş yollamıştı ve bunu karşılamak zorundaydı. Geri çekildi ve puanı smaçla tamamladı. Kazandığı puandan son derece memnundu ve bana "Ben bir gün bu smacım sayesinde Wimbledon'ı kazanacağım." dedi. Londra'da oynadığı finallerden birinde benzer bir şeyi maç puanında yapmıştı. Beni güldürmüştü, inanılmazdı.

 Peki kaprisli bir çocuk muydu ?

 Hayır, sadece bana değil, hiç kimseye bu şekilde davranmaya cesaret edemezdi. Buna karşın ergenlik çağına geldiğinde sürekli ağlayan kaprisli bir çocuğa dönüşmüştü. Basel'de kendisini çok çabuk geliştirdi. Burada olmaktan memnundu. Daha sonra önemli turnuvalarda oynamaya başladığında aynı hızda gelişemedi. Bir anda kortta siniri bozulan ve sürekli raket fırlatan bir çocuğa dönüştü. Gençlikte hep böyle olur zaten.

 Onu karakter olarak nasıl tanımlarsınız?

 Güler yüzlü ve atak... Şaka yapmaktan çok hoşlanan bir yapıya sahipti. Yaptığı şakalardan biri hâlâ aklımdadır. Kulüplerarası bir müsabakaya çıkmıştık ve oynama sırası ona gelmişti. Bir anda gözden kaybolmuştu. Her yeri aradık ama onu bulmak imkansızdı. Daha sonradan bir ağacın içine saklandığını anladık. Bu tip şakalara ve eğlenmeye bayılırdı. 13-14 yaşlarındayken Ecublens'a gitti. Başlarda çok zorluk çekti. Zira yeni bir hayata, yeni bir çevreye ve Fransızca konuşmaya alışması gerekiyordu. Annesi bana ilk aylarda onun sürekli ağladığını söylemişti. Psikolojik olarak çok karmaşık bir durumdu ve bizim açımızdan da onun kulüpten ayrıldığını görmek çok üzücüydü. Çok sevimliydi ve herkes tarafından takdir edilen bir çocuktu.

 Teknik olarak o yaşlarda da aynı oyuna mı sahipti?

 Evet, tamamı ile aynı oyunu oynuyordu. Hızlı öğrenen bir çocuktu. İlk antrenörü olan Seppli Kacovski'nin öğrettiği vuruşları hemen uygulamaya başlıyordu. Diğer çocuklar ise ancak iki hafta sonra bunu yapabiliyordu.

 Seppli onun müthiş yetenekli bir çocuk olduğunu söylüyordu. Sanki ellerinin arasında raketle doğmuş gibi bir izlenime sahipti Roger hakkında.


 Bu açıkça görülebilen bir durum. Fakat Roger'ın geleceğini veya ileride 1 numara olup olamayacağını o günlerden göremezdik. Kendini gösteremeyen birçok genç yetenek vardı. Üstelik o zamanlar Roger'ın hayatında sadece tenis yoktu. Toplu sporların hepsine büyük ilgi duyuyordu. Tenis dışında futbol ve basketbol da oynuyordu. Birçok gence tenis dışındaki sporlarla da ilgilenmelerini söylüyordum.


 Teniste yükselmeye başladığı yıllarda da onunla olan iletişiminiz devam etti mi?

 Evet. Fakat daha çok ailesi, özellikle de annesiyle olan irtibatımızı korudum. Küçük yaş grupları için turnuvalar düzenlediğimizde annesi bize çocukların giymesi için tişörtler ve tenis aksesuarları gönderiyordu.

 Roger ile özel bir ilişkiniz var mıydı?

 Hayır, onunla olan diyaloğumuz sadece bu anlattıklarımdan ibaret. Gençlerle olan ilişkilerinizde dikkatli olmanız ve her çocuğa eşit davranmanız gerekiyor. Buna karşın o, diğer çocuklardan ayrılıyordu. Kaybetmekten nefret ediyordu. Hırslı olduğunu hissedebiliyorduk. Takım maçları sırasında birçok defa kortta ağladığını hatırlıyorum. Herkes başka bir şey düşünürken onu teselli etmek imkansızdı.

 Onu televizyonda izlerken özel şeyler hissettiğiniz anlar oldu mu?

 Evet, Wimbledon'da oynarken... Gençler kariyerim sırasında ben de Wimbledon'da oynamıştım.

 Küçükken bu kadar değişken karaktere sahip birinin profesyonel kariyerinde kortta son derece sakin görünmesini nasıl açıklarsınız?

 Bu, Mirka sayesindedir.

 Mirka'yı yakından mı tanıyorsunuz? Biz tenisseverler için biraz gizemli birisi.

 Kulübe gelip turnuvalara katılıyor ya da arkadaşlarıyla tenis oynuyordu. Aslında Roger'la Sidney Olimpiyatı'ndan önce tanıştılar.

 Mirka'yı o zamanlarda da izliyor muydu?

 Evet ama onlar bunu reddediyor. Roger, o dönemde kendini tamamı ile tenise vermişti. Bugünse her şeyini Mirka yönetiyor.

 Peki onu daha sakin birine dönüştüren kişi Mirka mıydı?

 Evet. O dönemde sadece Peter Carter (Federer'in 2004'te trafik kazası sonucunda yitirdiği antrenörü) onu sakinleştirebiliyordu. Roger ve Peter birbirleriyle çok iyi anlaşıyorlardı. Carter, ona çok yardım etti ve onun teknik seviyesini yükseltti. Tenisteki tecrübelerini ona çok iyi aktardı. Peter, ona sakinlik veriyordu. Zaten bu konuda tüm gençleri eğitmeyi başarmıştı. Aynı zamanda turnuvalarda Roger'a eşlik eden kişiydi ve Roger bu sayede ondan çok şey öğrendi. Daha sonra Bienne şehrine gidip çalışmalarına orada devam ettiler. Küçük yaş gruplarındaki büyük turnuvalar ve Challenger turnuvalarıyla gelişimlerini sürdürdüler.

 Devamı yakında.