9 Eylül 2018

Serena Hem Mağrur Hem De Mağdur


 Serena Williams, bana hep ülkemizdeki mevcut siyasi iktidarı hatırlatır. Bugün AKP Türkiye'de nasıl bir güce sahipse aynısı Serena için teniste geçerli. Ancak ikili arasındaki benzerlik bununla sınırlı kalmıyor. Nitekim Serena da tıpkı muktedirlerimiz gibi mağduriyet yaratma konusunda son derece mahir.

 Mağduriyet algısı, insanların büyük bir çoğunluğunun hassasiyet gösterdiği konular üzerinden yaratılır. Serena da bu iş için yıllarca kadın-erkek ve siyah-beyaz çelişkilerini kullandı. Serena'ya göre kadınlığı ve siyahiliği, ona hem kort içi hem de kort dışında istediği gibi davranma hakkını veriyordu, vermeliydi. Kendisinin cinsiyeti ve ten rengi, bugüne dek öznesi olduğu sayısız çirkinlik karşısında adeta bir koruma kalkanıydı.

 Kahramanımız ve 
ablası Venus, olaylı 2001 Indian Wells sonrası turnuvayı boykot etme kararı almış ve buna gerekçe olarak seyircilerin ırkçı saldırılarını göstermişlerdi. Oysa Indian Wells seyircilerinin Williamslara olan tepkisi asla ırkçı bir karakter taşımıyordu. Tepkinin nedeni, Venus'ün kardeşiyle oynayacağı yarı final maçının başlamasına sadece dört dakika kala turnuvadan çekilmiş olmasıydı. Bu son dakika sürprizi, dev maç için tribündeki yerlerini alan seyircileri doğal olarak öfkelendirmişti. Üstelik Elena Dementieva, söz konusu maçtan bir gün evvel "Williamsların maçlarında sonucu babaları Richard belirler." şeklinde bir açıklama yapmıştı. Ne var ki meselenin adı bir defa ırkçılık olarak konulunca geriye kalan her şeyin üstü örtüldü.

 Dün geceki Amerika Açık tek kadınlar finalini büyük bir rezalete çeviren Serena, dokuz yıl önceki turnuvada da kendisine ayak hatası çalan çizgi hakemini "Bu topu senin boğazına sokarım." diye tehdit etmişti. O gün Kim Clijsters kortta nasıl buz kestiyse dün de Naomi Osaka'nın suratında aynı ifade vardı. Japon tenisçiye kariyerinin en mutlu günü zehir edildi.

 Serena, finalin ardından çıktığı basın toplantısında yine kadınlığının arkasına sığındı. Turnuva esnasında Alize Cornet'ye yapılan açık seksizmi hatırlatarak üste çıkmaya çalıştı. Kendisini bir kez daha kadın haklarının yılmaz savunucusu olarak tanıttı. İşin kötüsü, buna inanan sadece kendisi değil. Zira kimi entellerimiz, daha önce Serena'yı eşitlik savaşçısı gibi gösteren pek çok yazı döşenmişti. Umarım dün gece yaşananlar herkesten çok onları utandırmıştır.

22 Ağustos 2018

Övünç ve Utanç!


 Türkiye'de tenisçi olmak Don Kişotluğun dik âlâsıdır. Bugün adlarını bildiğimiz Türk tenisçilerin hepsi, kariyerleri boyunca doğru dürüst destek almadan, tırnaklarıyla kazıyarak bulundukları konuma gelmişlerdir. Bu gerçek, son iki gündür kamuoyunu meşgul eden bir konuyla yeniden gün yüzüne çıktı.

 Selin Övünç 17 yaşında. TRT'de çalışan anne ve babasının başlangıçta tenisle hiçbir alakası yok. Ne var ki vakit geçirsin diye tenis kursuna yolladıkları kızları yeteneğiyle sivrilince iş değişiyor. Tenis, bir anda Övünç Ailesi'nin hayatındaki en önemli parçalardan biri hâline geliyor. Anne ve babası, Selin'i profesyonel tenisçi yapabilmek uğruna ellerinde ne varsa satıyor, bunların yetmediği yerde de kredi çekiyor. Bu sırada baba da lisanslı tenis antrenörü oluyor. Velhasıl ailesi, Selin için maddi ve manevi anlamda pek çok fedakarlıkta bulunuyor.

 Türk kamuoyu Selin'i iki gün evvel attığı bir tweet ile tanıdı. 17 yaşındaki tenisçi, söz konusu tweet'inde sponsor bulamadığı için sezonun son Grand Slam turnuvası olan Amerika Açık'tan çekilmek zorunda kaldığını yazıyordu. Yaşanan bu gelişmenin ardından gözler pek tabii ki Türkiye Tenis Federasyonu'na çevrildi. Zira henüz junior seviyesindeki bir tenisçiye ülke federasyonunun destek sağlaması gerekirdi.

 Federasyon, konuyla ilgili yaptığı açıklamada Selin'i şimdiye dek "Gençlik Olimpiyatı" kapsamında desteklediklerini ancak kendisi söz konusu organizasyona katılım hakkı elde edemeyince desteği kestiklerini duyurdu. Özrü kabahatinden beter bu açıklama insanın aklına şu soruları getiriyor Dünya tenisi için hiçbir kıymeti harbiyesi bulunmayan Gençlik Olimpiyatı hangi gerekçeyle tenisçiler için bir ödenek kriteri olabilir? Spor bakanlığı ve federasyon, tenisteki esas organizasyonların Grand Slam turnuvaları olduğundan bihaber mi, yoksa işin içinde başka hesaplar mı var?

 Ne hesabı diye soracak olanlara aynı federasyonun 
vaktiyle ülke tarihinin en kariyerli tenisçisi Marsel İlhan'ı sırf siyasi rant uğruna Wimbledon'dan feragat ettirerek Akdeniz Oyunları'nda yarıştırdığını hatırlatalım.

 Her şey bir tarafa, hâlihazırda Grand Slam oynayabilecek düzeydeki üç-beş tenisçisinden birine bile maddi destek sağlayamayan bir federasyon hangi yüzle tenisin zengin sporu olduğu yönündeki algıyı kırmaktan bahsedebilir? Siz herkesi kör, alemi sersem mi sanırsınız?

17 Temmuz 2018

Yankı Erel ve Junior Tenisi


 İpek Soylu'nun 2014 Amerika Açık'ta elde ettiği çift kızlar zaferinin ardından Türkiye'ye bir Grand Slam kupası daha geldi. 2000 doğumlu milli tenisçi Yankı Erel, Wimbledon genç erkeklerde çiftler şampiyonu olarak bu ülke ölçeğinde tarihi bir başarıya imza attı. Yankı'yı yürekten tebrik ederken junior tenisi üzerine konuşulması gereken bazı şeyler olduğunu düşünüyorum. Çünkü tenis dünyasının büyük bir bölümünün profesyonellikten önceki bu aşamaya son derece yanlış bir perspektiften baktığı kanaatindeyim.

 Her şeyden evvel junior turnuvaları birer amaç değil, laboratuvar olarak görülmelidir. Ne var ki tenisçilerin önemli bir bölümü, junior seviyesindeyken oyunlarını inşa etmek yerine sonuç almaya odaklanıyor. Junior turunu bir rekabet alanı olarak gören çocuklar, farkında olmadan gelişimlerini baltalıyor ve hünerlerini asıl sergilemeleri gereken yer olan profesyonel tura tükenmiş veya oyununu olgunlaştıramamış bir şekilde geliyor. 

 Junior tenisine yönelik doğru yaklaşımın ne olduğunu anlayabilmek için Serena ve Venus Williams örneklerine bakmak yeterli olacaktır. Uluslararası Tenis Federasyonu ITF'nin resmi sitesine girip junior oyuncu arama bölümünde iki kardeşin isimlerini tarattığınızda karşınıza hiçbir sonucun çıkmadığını göreceksiniz. Çünkü tenisin son 20 yılına damgasını vuran Williamslar ITF Junior Turu'nda tek bir maç bile oynamamışlardır. Babaları Richard, onları küçük yaşlardayken rekabetin dışında tutup geleceğin yıldızları olacak şekilde yetiştirmek istemiştir. 
Gelinen noktada Richard'ın izlediği stratejinin ne kadar isabetli olduğunu söylemeye lüzum olmasa gerek. Zira hem Serena hem de Venus, tenis tarihine adlarını altın harflerle yazdırdı.

 Tenis tarihinde junior kariyeri olmayan büyük efsaneler gibi junior turunda fırtınalar estirip profesyonel turda durulan oyuncular da bulunuyor. Fransız tenisçi Gael Monfils, bunların en tipik örneklerinden biri. Gençlerde Avustralya Açık, Roland Garros ve Wimbledon'ı kazanan 31 yaşındaki raket, profesyonel olduktan sonra ise bırakın Grand Slam'i, bir Masters turnuvası bile kazanamadı. Kendisinin bugüne kadarki en prestijli şampiyonluğu 500 puanlık bir turnuvada geldi.
 
 Son tahlilde tenisçi adaylarının kısa vadeli başarılar uğruna geleceklerini ipotek altına almamaları ve asıl hedef olan profesyonel tura en iyi şekilde hazırlanmaları gerekiyor. Çünkü tenis tarihi Monfils'leri değil, Williams'ları yazıyor.

3 Temmuz 2018

Federer Giderayak Voleyi Vurdu


 Yaklaşık bir aydır tenis kamuoyunda dillendirilen iddialar doğru çıktı ve Roger Federer, 24 yıldır kıyafet tedarikçisi olan Nike ile yollarını resmen ayırdı. İsviçreli efsane, son şampiyon unvanıyla yarıştığı Wimbledon'da merkez kortun açılış maçına Uniqlo markalı tişörtle çıktı.

 Federer'in Uniqlo ile olan sponsorluk anlaşmasından 10 yılda 300 milyon dolar kazanacağı söyleniyor. Bu, tenis tarihinde şimdiye dek görülmemiş bir meblağ. Gelecek ay 37 yaşını dolduracak olan Ekselansları'nın amiyane tabirle voleyi vurduğunu söyleyebiliriz.

 Peki bir firma, kariyerinin sonuna gelmiş bir tenisçiyle niçin astronomik bir sponsorluk sözleşmesi imzalar? Başka bir deyişle Nike akıllı da Uniqlo enayi mi? 

 Gerçek şu ki Nike, doğal sınırlarına çoktan ulaşmış bir marka. Dolayısıyla her an raketini asabilecek bir tenisçiye sponsor olmak için Federer'in deyimiyle gönüllü davranmamaları anlaşılabilir bir durum. Oysa Uniqlo, spor pazarında yeni bir oyuncu olması hasebiyle agresif bir büyüme stratejisi izliyor. Bu bağlamda spor tarihinin en büyük isimlerinden birine sponsor olarak yeni pazarlara açılmayı hedefliyor.

 Velhasıl, Federer ile Uniqlo'nun iş birliğinde iki taraf da kazanıyor. Bu hikayede bizim gibi züğürtlere ise çene yormak düşüyor.

23 Nisan 2018

Yerli Sharapova ve Gayrimilli Yöneticiler


 Bir ülkenin uluslararası bir tenis turnuvasının ev sahipliğini alırkenki temel motivasyonlarından biri kendi tenisçilerine maç tecrübesi kazandırmaktır. Organizatörler, kendilerine tanınan wild card (özel davet) kontenjanı sayesinde sıralaması ana tablo veya eleme oynamak için yeterli olmayan vatandaşlarını doğrudan turnuvaya dahil eder.

 Geçtiğimiz sezonun sonlarında Kremlin Kupası'nda yaşanan hadise pek çoğunuzun hafızasındadır. Turnuva yönetimi, o dönem Singapur'daki WTA Finalleri'ne katılma mücadelesi veren Caroline Garcia'nın özel davet başvurusunu reddetmiş ve tercihini Maria Sharapova'dan yana kullanmıştı. Bu kararın gerekçesini de çok net bir şekilde ifade etmişlerdi: "Rusya Tenis Federasyonu, kendi oyuncularını tercih eder ve bu nedenle Caroline Garcia'ya wild card veremez."

 Bu hafta İstanbul Cup ile eş zamanlı olarak düzenlenen Porsche Tennis Grand Prix'te eleme tablosu için verilen dört wild card'ın tamamı ev sahibi ülkenin (Almanya) tenisçilerine gitti. Söz konusu dört kontenjan için başvuran oyuncular arasında önemli isimlerin olma ihtimali bir hayli yüksek. Çünkü Porsche Tennis Grand Prix, WTA Turu'nun prestijli turnuvalarından biri. Buna rağmen organizatörler, takdir haklarını turnuvaya ilgiyi artırabilecek popüler oyuncular yerine kendi vatandaşlarından yana kullandılar.

 Yukarıda verdiğimiz örnekler, uluslararası tenis turnuvalarındaki 
milliyetçi eğilimi net bir şekilde gözler önüne seriyor. Bu eğilim, sadece wild card tercihlerine değil, turnuva programlarına da yansıyor. Nitekim koskoca Grand Slam turnuvaları, kendilerine yöneltilen sayısız eleştiriye rağmen kendi vatandaşlarının sıradan maçlarını merkez kortta oynatmaktan geri durmuyor.

 El alem kendi tenisçilerini yüceltmeye çalışırken yerli ve milli laflarının ağızlardan düşmediği ülkemizde ise tam tersi bir çaba mevcut. Öyle ki İstanbul Cup organizatörleri, eleme tablosu için ayırdıkları dört wild card'ın üçünü yabancılara vermiş. Bu turnuvada daha önce çiftler şampiyonluğu yaşayarak tarihi bir başarıya imza atan yerli Sharapova İpek Soylu ve genç yetenek Berfu Cengiz'e reva görülmeyen wild card'lar Avustralyalı ve Hırvat tenisçilere dağıtmış. 

 Federasyonumuz, altyapıyı boş verip ülkeyi turnuvaya boğuyor. O turnuvalar da organizatörler eliyle kendi tenisçilerimize kapatılıyor. Bunun adı, Türk tenisine ihanet değilse nedir?

11 Mart 2018

Groeneveld'in Boşluğu Nasıl Dolacak?


 Maria Sharapova, dört yıldır antrenörlüğünü yapan Sven Groeneveld ile yollarını ayırdığını açıkladı. Doğrusunu isterseniz Groeneveld'in Sharapova'nın koçu olmasına ne kadar sevindiysem bu ayrılığa da bir o kadar üzüldüm. Çünkü Hollandalı çalıştırıcı, hem tenis bilgisi hem de kişiliğiyle sadece Sharapova değil, hemen her tenisçinin başına gelebilecek en güzel şey.

 Groeneveld, tenis dünyasındaki her oyuncunun iç geçirerek baktığı bir antrenör. Kendisi, Sharapova'yla anlaşmadan önce bir markanın oyuncu geliştirme grubunda çalışıyordu. Onu yeniden profesyonel turda çalıştırmaya iten faktör pek tabii ki Sharapova markasının büyüklüğüydü.


 Hollandalı antrenörün güdümünde Sharapova, büyük hamallık yaparak kazandığı 2014 Roland Garros başta olmak üzere pek çok kupa kaldırdı. Fakat bana göre Groeneveld'in esas başarısı, vuruş yelpazesi son derece sınırlı bir tenisçi olan Sharapova'ya 27-28 yaşlarından sonra kısa top atmayı öğretmiş olmasıydı. Kendisinin insani kalitesi ise işindeki başarısının da ötesinde.

 Doping testinin pozitif çıktığı ve 15 ay men cezası aldığı dönemde kim olsa Sharapova ile yollarını ayırırdı. Nitekim sponsorlarından meslektaşlarına kadar herkes Rus tenisçiye yüz çevirmişti. Oysa Groeneveld, böylesine zorlu bir süreçte bile öğrencisinin arkasında durdu. Twitter'daki resmi hesabında kendisini "Proud coach of Maria Sharapova", yani "Maria Sharapova'nın gururlu koçu" olarak tanımladı. Tüm bunlar onun ne kadar karakterli biri olduğunu gösteriyor.


 Son tahlilde Groeneveld, Sharapova'yı kariyeri bitene kadar çalıştırabilecek krediye sahipti. Şayet görevden ayrılmayı kendisi istediyse buna diyecek bir şey yok. Zira son iki yılda o da öğrencisi gibi fazlasıyla yıpranmış olmalı. Fakat bu karar, şu sıralar son derece formsuz bir dönemden geçen Sharapova tarafından alındıysa büyük bir hata. Çünkü Rus tenisçinin son zamanlarda aldığı kötü sonuçların Groeneveld ile hiçbir ilgisi bulunmuyor.

 Sharapova, geçtiğimiz yılın nisan ayında kortlara döndüğünden bu yana pek çok turnuvadan sakatlığı nedeniyle çekilmek zorunda kaldı. Katıldığı sınırlı sayıdaki turnuvaya da bir türlü form tutamadığı için erkenden veda etti. 


 Her şeye rağmen şu anki tablo, Mayıs 2009'daki kadar karanlık değil. O vakitler hiç kimse, uzun süreli omuz sakatlığının ardından servisi tarumar olan Sharapova'nın bir daha eski günlerine dönebileceğini düşünmüyordu. Ancak Rus yıldız, aradan geçen zamanda iki Grand Slam daha kazandı ve yeniden 1 numaraya yükseldi. Dolayısıyla kendisi, şimdikinden çok daha zorlu virajları başarıyla dönmüş bir sporcu. 

 Gelgelelim, Groeneveld'in yerine kimin geçeceği şu an için ciddi bir soru işareti. Kabul edelim ki Sharapova karakter olarak herkesin idare edebileceği biri değil. Nitekim kendisi, Groeneveld'den önce göreve getirdiği Jimmy Connors'ı bir maç sonra kapının önüne koymuştu. O yüzden gelecek antrenörün de tıpkı Groeneveld gibi Sharapova ile uyumlu bir kişi olması gerekiyor.

 Şahsi fikrim, Lindsay Davenport'un Sharapova için pek çok açıdan en doğru seçim olacağı yönünde. Oyuncuyken güçlü servisleriyle ön plana çıkan Birleşik Amerikalı, Sharapova'nın servislerindeki istikrarsızlığa çare olabilir. Aynı dönemde tenis oynamış olan bu ikilinin birbirlerini yakından tanımaları da bir başka avantaj.

 

14 Şubat 2018

Halep Bile Böyleyse Bizimkiler N'apsın?


 Simona Halep, 2018 yılına kadınlar tenisinin 1 numarası olarak başlamıştı. Buna karşın sezonun şu ana kadarki bölümünde oynadığı tüm maçlara markasız kıyafetlerle çıktı. Çünkü Adidas ile olan sözleşmesi bitmişti ve aradan geçen sürede kendisine yeni bir kıyafet sponsoru bulamamıştı.

 Yaklaşık iki ay boyunca kıyafetlerini internetten sipariş ettiği söylenen Halep en nihayetinde Nike ile anlaştı. Fakat Rumen tenisçinin içine düştüğü durum gerçekten trajikti. Öyle ya, kısa bir süre öncesine kadar dünya 1 numarası, şimdi de 2 numarası olan bir oyuncunun Adidas ile kontratı biter bitmez başka bir marka tarafından kapılması gerekirdi.
 
 Halep'in bile sponsorsuz kalabildiği bir ortamda daha mütevazı kariyerlere sahip meslektaşlarının hâlini varın, siz düşünün. Bunlar arasında dünya klasmanında belli bir eşiği geçemeyenler zaten hiç sponsor bulamıyor. Çünkü bu seviyedeki tenisçilere yapılacak yatırımın geri dönüşü olmuyor. Dahası, sıralamada ilk 150'nin dışında yer alan tenisçilerin turnuvalardan kazandıkları para ödülleri kıyafet, ekipman, seyahat ve konaklama masraflarının karşılanmasına yetmiyor. Hâl böyle olunca yüzlerce oyuncu geçim sıkıntısı çekiyor.

 Sponsor bulamayan, kazandığından daha fazlasını harcayan tenisçilerin mesleklerini icra edebilmeleri ancak federasyon desteğiyle mümkün olabiliyor. Bu durum, en çok da Türk tenisçiler için geçerli. Aralarında en çok tanınanları bile Türkiye Tenis Federasyonu tarafından fonlanıyor.
 
 Tenisteki gelir adaletsizliği, ulusal federasyonların yanında bu sporun küresel çaptaki yönetim organlarını da birtakım önlemler almaya itiyor. Geçtiğimiz yıldan itibaren hayata geçirilen Grand Slam Geliştirme Fonu projesi dünya üzerinde her yıl belli sayıda tenisçiye maddi destek sağlıyor. Bu yıl 29 oyuncuya toplam 650 bin dolar dağıtacağı açıklanan fondan milli tenisçi İpek Soylu da faydalanacak. Kendisinin payına düşen hibe ise 25 bin dolar.

26 Ocak 2018

Teniste Pandora'nın Kutusu Açıldı


 Daniel Evans, Sara Errani, Thomaz Bellucci ve şimdi de Alize Cornet... Bunlar, bir yıldan kısa bir süre içinde doping testi pozitif çıkan üst düzey tenisçiler. Doping vakalarındaki bu enflasyon sonrası herkesin aklında aynı soru var: N'oldu da tenis ve doping daha önce hiç alışık olmadığımız kadar yan yana gelmeye başladı? Bu sorunun yanıtını verebilmek için filmi Maria Sharapova vakasına kadar geri sarmak gerekiyor.

 Hatırlayacağınız üzere Sharapova, 2016 yılındaki Avustralya Açık sırasında girdiği doping testinin pozitif çıktığını aynı yılın Mart ayında düzenlediği bir basın toplantısıyla kamuoyuna duyurmuştu. Rus tenisçi, bundan birkaç gün sonra kendisine yönelik bazı suçlamalara Facebook sayfasından yanıt verirken aynen şu ifadeleri kullanıyordu: "Ben dürüst ve açık biriyim. Sakat olduğumu iddia ederek gerçekleri gizleme yolunu seçmeyeceğim." (*)

 Sharapova, yukarıdaki sözleriyle daha önce bazı meslektaşlarının sakatlık ve benzeri kılıflarla 
pozitif test sonuçlarını kamuoyundan gizlediklerini ima etmişti. Aslında bu, tenisin arka sokaklarında yıllardır dolaşan bir dedikoduydu ve "silent ban" (gizli men cezası) adıyla biliniyordu. Ancak Sharapova'ya kadar hiçbir üst düzey isim tarafından dile getirilmemişti.

 Silent ban iddialarının en önemli dayanağı, Uluslararası Tenis Federasyonu ITF'nin dopingle mücadele yönetmeliğindeki bir maddeydi. Buna göre doping testini geçemeyen tenisçiler, haklarındaki yargılama süreci tamamlanmadan afişe edilmiyordu. Her türlü suistimale açık olan bu uygulama, Sharapova'nın yaptığı ifşaattan olsa gerek Ağustos 2016'da kaldırıldı. (**) İşte tenisteki doping vakaları da bu tarihten itibaren dramatik bir şekilde artmaya başladı. Zira yeni düzenleme, pozitif test sonuçlarının derhal ilan edilmesini öngörüyordu. 

 Velhasıl Sharapova'nın dürüstlüğü, tenisin dopingle mücadelesinde yeni bir dönemi başlattı. Gelgelelim geçmişte hangi vakaların hasır altı edildiği hâlâ büyük bir sır. Bunları ancak Andre Agassi gibi itirafçılar çıkarsa öğrenebileceğiz.

 (*) www.facebook.com/sharapova/posts/10153282306932680
 (**) www.itftennis.com/news/237420.aspx

8 Ocak 2018

Keramet Nadal'ı Konuşturmakta Mı?


 Eğer aramızda boş iş nedir, neye denir diye merak edenler varsa kendilerine Türkiye Tenis Federasyonu'nun dahiyane(!) çalışmalarını takip etmelerini şiddetle tavsiye ederim. Sağ olsunlar kendileri yaptıkları icraatla bu kavramın pratikte neye karşılık geldiğini bizlere çok güzel gösteriyorlar.

 Sokak tenisi denen garabetin mucidi olan federasyonumuz, bu sefer de tenisi ülke sathına yaymak için bambaşka bir yöntem icat etmiş. Rafael Nadal'la kısa bir video çekimi gerçekleştirip kendisine "Minik eller raket tutsun." dedirtmişler.

 Nadal dedi diye bu memlekette minik ellerin raket tutacağını düşünmek normal bir zeka seviyesinin ürünü olamaz. Ne var ki böylesi saçmalıkların ülkemizde büyük bir karşılığı var. Geniş halk kitleleri cahilliğinden, yönetici sınıfı ise çıkarlarından ötürü bu tip fikirlere alkış tutuyor.

 TTF'nin boş işleri bize de bolca malzeme veriyor. Fakat bizim derdimiz birileriyle dalga geçmek değil. Bilakis Nadal'ın temennisine yürekten katılıyoruz. Ancak bunun için sahici ve esaslı çalışmalar yapılması gerektiğini söylüyoruz.

 Mevcut tablo bize gösteriyor ki Türkiye'de minik ellerin raket tutması ancak zihinsel bir devrimle mümkün. Öyleyse şimdilik amin denilecek tek bir dua var: Allah hepimizi ıslah etsin.