6 Ocak 2019

Övünç ve Utanç! (İkinci Perde)


 Ülke olarak şaşırma duygumuzu kaybetmiş durumdayız. Çünkü memlekette olmaz denilen her şeyin bir bir olduğuna tanıklık ediyoruz. Hâl böyleyken Türkiye Tenis Federasyonunun henüz birkaç ay evvel büyük gürültü koparan bir yanlışını tekrarlaması hiçbirimize tuhaf gelmiyor. 

 Milli tenisçi Selin Övünç'ün maddi imkansızlıklar nedeniyle son Amerika Açık'a katılamaması kamuoyunda büyük yankı uyandırmıştı. Kendisi, aynı neden ötürü bu yılki Avustralya Açık'ta yer alamayacak. Tenis federasyonu, Selin'e her türlü maddi desteği sağlayacağı yerde onu ana tablodan katılma hakkı kazandığı Grand Slam turnuvalarına yollamamakta diretiyor.

 Dünya üzerinde kendi sporcusunun kötülüğünü isteyen bir federasyona daha önce rastlanmış mıdır, bilmiyorum. Fakat şu anki Türkiye Tenis Federasyonu yönetiminin Misakımilli sınırları içerisinde tenisi baltalamaktan başka bir işe yaramadığı çok açık. Yoksa kısa süre öncesine kadar ciddi bir ivme yakalamış olan Türk tenisi bugün içler acısı bir vaziyette olmazdı.

 Eskiden sporcularımızı memleketteki bozuk düzen öğütürdü. O bozukluğun mevcut siyasi iktidar döneminde arşıâlâya çıktığını söylemeye gerek yok. Bununla birlikte Selin'e yapılan kötülük, insanın aklına kin, nefret ve düşmanlık gibi duyguları getiriyor.

 Görünen o ki Türk tenisinin başındakiler; kendilerine koşulsuz itaat eden ve siyasi rant sağlayan "makbul" sporcuları arzuluyor. Bu şartları karşılamadığınız müddetçe dünya 1 numarası olsanız bile umurlarında değilsiniz. Bilakis size gösterecekleri sopadan korunmanızda fayda var.

20 Kasım 2018

İstanbul Cup Kaderine Terk Edilemez


 ATP'nin geçtiğimiz günlerde açıkladığı 2019 takviminde İstanbul Açık'a yer vermediğini gördük. Takvimi açıp turnuvanın dört yıldır düzenlendiği zaman aralığına baktığımızda İstanbul Açık yerine TBD (to be determined), yani "Daha sonra belirlenecek." ifadesiyle karşılaşıyoruz. Bu da söz konusu tarihlerde oynanacak turnuvanın henüz kesinlik kazanmadığı anlamına geliyor. Ancak İstanbul Açık'a ait tüm sosyal medya hesaplarının kapatılması turnuvanın ATP Turu'ndan çıkarıldığına işaret ediyor. 

 Doğrusunu söylemek gerekirse İstanbul Açık'ın hazin sonu hiç şaşırtıcı değil. Zira turnuva, Roger Federer'in geldiği ilk yıl dışında bomboş tribünler önünde oynandı. Buna bir de yakın zamanda yaşanan kur şoku eklenince turnuvayı finanse etmek iyice güçleşti.

 İstanbul Açık'ın tarihe karışması, bizleri İstanbul Cup'ın geleceği adına endişelendiriyor. Çünkü iki turnuvanın da lisansı aynı şirketin elinde. Eğer bir gün İstanbul Cup da kepenk indirirse ülke tenisi ciddi bir darbe yemiş olur.

 WTA Championships'e ev sahipliği yaptığımız üç yıl (2011-2013) dışında hiçbir kesintiye uğramadan düzenlenen İstanbul Cup Türk tenisi için büyük bir önem arz ediyor Şimdiye dek Anastasia Myskina, Elena Dementieva, Maria Sharapova, Venus Williams, Agnieszka Radwanska ve Caroline Wozniacki gibi pek çok yıldızı ağırlayan bu turnuvanın kadın tenisinde son yıllarda yakaladığımız ivmeye büyük bir katkısı oldu. Üstelik WTA Turu'ndaki ilk tekler şampiyonluğumuz bu turnuvada geldi.

 Diyeceğim odur ki İstanbul Cup gibi büyük bir değerin kesinlikle kaderine terk edilmemesi gerekir. Gerekiyorsa devlet, bu turnuvayı yaşatmak için devreye girmelidir.

5 Kasım 2018

Rafael Nadal ile Tenisin Distopyası


 Rafael Nadal, Türkiye tarihinin ihraç edilen ilk dergisi olan Socrates'in Almanya edisyonuna verdiği röportajda dünya tenisinin geleceği adına birtakım önerilerde bulunmuş. İspanyol tenisçinin hayalindeki tenis, kendi stili göz önüne alındığı vakit hiç şaşırtıcı olması da eleştirilmeyi sonuna kadar hak ediyor.

 Nadal'ın "Tenis, fiziksel güçle değil, kafayla oynanmalı." şeklindeki yorumu ilk anda kulağa hoş geliyor. Ne var ki kendisi, sözlerinin devamında teniste uzun puanların teşvik edilmesi gerektiğini ifade ediyor. Buradan anlıyoruz ki İspanyol raket, fiziksel güç ifadesiyle oyuncuların atletik özelliklerini değil, vuruş hızlarını kastediyor. Dolayısıyla tenisin fiziksel güce dayalı bir spora evrilmesinden ziyade agresif oyun tarzına karşı çıkıyor.

 Kahramanımız, "İkinci servislerin kaldırılması iyi bir fikir olabilir." diyerek tenisi kökünden değiştirecek bir öneri sunuyor. Servis kullanmanın avantajını yok ederek tenisi bir anlamda voleybola çevirecek olan bu değişimle neyin arzulandığı çok açık: Oyuncuların hata yapma korkusuyla hızlı ve riskli servisler kullanmaktan kaçınmaları ve bu sayede return yapmanın daha kolay hâle gelmesi.

 Tenisin nasıl oynanması gerektiği konusunda Nadal gibi düşünenler, iyi servis atmak dışında hiçbir özelliği olmayan oyuncular ve servis-volecilerin tenisi öldürdüğünü savunuyor. Ivo Karlovic gibi ace makinelerini izlemenin kimseye keyif vermediği bir gerçek. Ancak servis-voleciler için aynı şeyi söylemek cahilce olur. Zira servis-vole, teknik beceri gerektiren ve son derece estetik olan bir oyun tarzıdır.

 Velhasıl Nadal'ın ideal tenisinde risk, agresif oyun ve winner gibi bu sporu güzelleştiren unsurların hiçbirine yer yok. Toprak kortların kralı, defansif oyun ve uzun rallilerin geçer akçe olduğu zihinsel bir boğuşmayı hayal ediyor. Bu da tenis adına tam bir distopya.

31 Ekim 2018

Gücünüz Nadal ve Djokovic'e Mi Yetiyor?


 Gazeteci Cemal Kaşıkçı'nın İstanbul'daki Suudi Arabistan Başkonsolosluğunda vahşice katledilmesi tüm dünyada büyük yankı uyandırmıştı. Bu korkunç cinayetin etkileri son birkaç gündür tenis kamuoyunda da hissediliyor. Öyle ki Novak Djokovic ve Rafael Nadal'ın 22 Aralık'ta Suudi Arabistan'ın Cidde kentinde oynaması gereken gösteri maçı büyük bir tartışma koparmış durumda.

 Duyarlılığından sual olunmayan bazı kalemşorlar, Nadal ve Djokovic'in Suudi Arabistan'daki organizasyondan çekilmeleri gerektiğini buyuran yazılar döşendi. Bu minvaldeki yazılardan biri de bugün The Guardian gazetesinde Kevin Mitchell imzasıyla yayımlandı.

 Mitchell, yazısı için "Nadal ve Djokovic Suudların düzenlediği gösteri maçındaki büyük resmi görmeli" başlığını kullanmış. Yazarın "büyük resim" ile kastettiği şey, iki tenisçinin söz konusu maça çıkmaları hâlinde Suud Hanedanı'nı aklamaya hizmet edecekleri şeklindeki görüş. Zaten konuyla ilgili yazılan hemen her makalede bu görüş savunuluyor.

 Bay Mitchell ve onun gibi düşünenlere şunu sormak icap ediyor: Büyük olduğu iddia edilen resimde Suudlara milyarlarca dolarlık silah sevkiyatı yapan, Yemen'de küçücük çocukların üzerine bombalar yağdırılmasına sebep olan ve yıllardır Orta Doğu'yu kan gölüne çeviren Amerika Birleşik Devletleri nerede duruyor? Sahi, her yıl tenisin dört büyük turnuvasından birini düzenleyen bu ülkeyle ilgili de Nadal ve Djokovic'e önerebileceğiniz bir tasarruf var mıdır?

 ABD'nin Suudlardan silah karşılığı aldığı milyarlarca dolara ses çıkaramayanlar, Nadal ile Djokovic'i 1 milyon dolarlık bir gösteri maçı üzerinden ahlaksız paragözler diye yaftalayamazlar. Ne kadar düzgün insan oldukları herkesin malumu olan bu iki büyük tenisçinin birkaç ikiyüzlüden icazet alacak hâli yok. Kimse bu adamları kirli siyasetin içine sokmaya çalışmasın.

18 Ekim 2018

Türk Tenisi Konkordato İlan Etti


 Sporu içinde bulunduğu sosyopolitik konjonktürden bağımsız olarak ele alamazsınız. Bir ülkedeki hakim paradigma neyse aynısı o ülkenin sporu için de geçerlidir. En nihayetinde spor dediğiniz şey hayatın mikrokozmosudur, alt kümesidir.

 Türkiye'de 1980'den bu yana hakim olan ve mevcut iktidar döneminde en vahşi hâline evrilen neoliberal düzenin nasıl bir yıkım getirdiğini bugün yaşayarak tecrübe ediyoruz. Nitekim ülke, üretim ve katma değer yerine rantı önceleyen politikalar nedeniyle iflasın eşiğine gelmiş durumda. Aynı manzara, Türk tenisine bakıldığında da görülüyor.

 AKP iktidarı döneminde ülke tenisi tıpkı ülkenin kendisi gibi "Rant ya Resulullah" düsturuyla yönetiliyor. Öyle ki tenis federasyonunun mevcut yönetimi, tenisçi yetiştirmekten ziyade memleketi turnuva cennetine çevirmekle ilgileniyor. Çünkü turnuvalarla zenginleşen otel sahipleri, seçim zamanı geldiğinde kendilerine oy veriyor. Hem sermaye ve hem de yönetici sınıfının kazandığı bu hikayenin tek kaybedeni ise Türk tenisi oluyor. 

 Federasyonumuz düzenlediği turnuvaların sayısıyla övünedursun, an itibarı ile dünya sıralamasında ilk 200'ün içinde sadece bir tenisçimiz bulunuyor. Yakında milli tenisçilerimiz de konkordato ilan etmeye başlarsa şaşırmayın.

13 Ekim 2018

Nadal'ın İnsanlığı, Arda'nın Adamlığı


 Yukarıdaki fotoğraf 2014 yılındaki Madrid Masters'tan. O sıralar Atletico Madrid forması giyen Arda Turan, yaşadığı şehirde düzenlenen turnuvayı izlemeye gitmiş ve Rafael Nadal ile fotoğraf çektirmişti. İşte bu ikili, yıllar sonra eş zamanlı olarak spor kamuoyunun gündemine oturdu. Biri doğduğu şehir için yaptığı insanlıkla, öbürü ise tabancasından çıkan mermiyle.

 Nadal'ın Mallorca'da yaşanan sel felaketinin ardından süpürgeyi eline alıp temizlik çalışmalarına katılması Arda'nın silahla hastane bastığı bir döneme rastlayınca farklı bir anlam kazandı. Nitekim sosyal medyada bu iki olay üzerinden el alem ve biz temalı bolca yorum okuduk. "Nadal'ın şu yaptığını bizden hangi sporcu yapabilir?" sorusuyla kendi ülkemize hayıflandık. Fakat bir Allah'ın kulu da Nadal'ın şöhretine sahip olsak aynı şeyi biz yapar mıydık diye sormadı. Çünkü bunun da cevabı ilk sorununkiyle aynı: Yapmazdık.

 Yapmazdık çünkü biz; para, güç, mevki, makam, unvan gibi hayat içerisinde elde edilen kazanımlara tapılan bir ülkede büyüdük. Bizi yetiştirenler, bize sosyal statümüz ne olursa olsun herkesin insan olduğu için değer görmesi gerektiğini öğretmedi. Bu yüzden de hayatın bize kazandırdığı her şeyi insan olmanın önüne koyduk. 

 Ne mutlu ki Nadal, bizler gibi toksik bir kültürün ürünü değil. O, herkesin kendi haklarına sımsıkı bağlı olduğu ve bu nedenle 
şöhretin kimseye ayrıcalık sağlamadığı bir toplumda yetişti. Yine bu yüzdendir ki hiçbir yurttaşı, ona eline süpürge aldığı için enayi gözüyle bakmıyor.

 Velhasıl Nadal ile Arda'nın durumu, iki toplumun medeniyet seviyeleri arasındaki uçurumu yansıtıyor.

10 Ekim 2018

Erkek Tenisinin Kayıp Kuşağı


 Geçtiğimiz günlerde tenis portallarına düşen bir haber, modern tenisin yüzleşmekte olduğu en büyük sorunlardan birini yeniden gün yüzüne çıkardı. Söz konusu habere göre aktif erkek tenisçiler arasında teklerde Grand Slam kazananların tamamı 30 yaşın üstünde. Tenis tarihinde ilk kez rastlanan bu durum, yeni nesil oyuncuların bayrağı bir türlü devralamadıklarını gösteriyor.

 Eski Rus tenisçi Marat Safin, bir demecinde Roger Federer, Rafael Nadal ve Novak Djokovic'in hâlâ Grand Slam kazanabilmelerini utanç verici olarak nitelemiş ve alttan gelen oyuncuların yetersizliğine bağlamıştı. Kendisi, erkek tenisinin en büyük üç efsanesinden bahsettiğini unutmuş gibi görünse de genç tenisçilere yönelik eleştirisinde ciddi bir haklılık payına sahip.

 Tenis dünyası, son yıllarda pek çok tenisçinin geleceğin yıldızı olarak pazarlanışına tanıklık etti. Örneğin 
Alexander Zverev ve Dominic Thiem 90'lar jenerasyonunun harika çocukları olarak gösteriliyordu. Fakat aradan geçen zaman, her ikisinin de etraflarında yaratılan beklentiyi karşılayabilecek bir oyuna sahip olmadıklarını gösterdi. O oyuna fazlasıyla sahip olan Nick Kyrgios ise profesyonel olmayı beceremediği için yeteneğine ihanet etmekle meşgul.

 Peki yeni kuşak tenisçiler niçin bu kadar yetersiz? Roger Federer'in babası Robert'ın aşağıdaki tespitleri bu sorunun cevabına ışık tutabilir:

 "Bir çocuk sevdiği şeyi yapmalı, para için korta sürülmemeli. Tenis dünyasında çocuğunun ilerideki muhtemel başarısızlığını asla kabul etmeyecek kadar hırslı ebeveynler var. Oysa bunlar, hem kendileri hem de çocuklarına karşı dürüst olmak zorundalar. 

 12 yaşındaki bir çocuk haftada 14 saat tenis oynamaya zorlanıyor. Çocuğun bundan keyif alması imkansız. Pazartesiden cumaya kadar antrenman, hafta sonu da turnuva. Bu, bana aşırı geliyor. Örneğin Roger 12 yaşındayken tenisin yanı sıra futbol oynuyordu. 16 yaşındayken Avrupa beşincisiydi. Peki neden başarılı oldu? Çünkü yetenekliydi."

 Robert Federer'in de söylediği gibi henüz gelişim çağındaki bir çocuğa yapılabilecek en büyük kötülük ona yarış atı gibi davranmaktır. Kısa vadede sonuç almaya odaklanan veli ve antrenörlerin bu tutumu pek çok tenisçi adayının geleceğine ipotek koyuyor. Günümüz tenisinde yaşanan genç yetenek kıtlığının altında biraz da bu neden yatıyor.

11 Eylül 2018

Martina Hingis'in Günahı Neydi?


 Cumartesi gecesi oynanan Amerika Açık tek kadınlar finalinin büyük bir rezalete dönüşmesinin tek sorumlusu Serena Williams'tı. Ne var ki bazı aklıevveller, yaşananların faturasını Serena yerine kuralları uygulamaktan başka bir şey yapmayan sandalye hakemine çıkardı. Güya çifte standarttan dert yanan bu arkadaşlar sayesinde hakemlerin temel vazifesinin tenisçilerin huyuna gitmek olduğunu öğrenmiş olduk. 

 Serena'yı savunanlar, antrenörlerin oyunculara taktik vermesinin pek çok maçta görülen sıradan bir hadise olduğunu söylüyor. Serena'ya taktik verdiğini kabul eden Patrick Mouratoglou da bu gruba dahil. Fakat söz konusu iddia pek tabii ki gerçeği yansıtmıyor. Bir an için yansıttığını düşünsek bile bir hakemden diğer meslektaşlarına uyup suistimalde bulunmasını talep etmek hangi mantığa ve ahlaka sığar? Bir yanlış, başka bir yanlışla düzeltilebilir mi?

 Bana göre Serena'nın esas kabahati aldığı antrenör yardımı değil. Kendisinin hakeme bağırıp çağırması, hakaret etmesi de bir noktaya kadar hoşgörülebilir. Ancak yaptığı her çirkinliğin ardından cinsiyeti ve ten renginin arkasına sığınması asla kabul edilemez. Kariyeri boyunca kadınlığı ve siyahiliği üzerinden o kadar çok mağduriyet devşirdi ki kendisini eleştiren herkes tıpkı bugün olduğu gibi ırkçı ve cinsiyetçi damgası yiyor.

 Söz konusu Serena olduğunda kadın hakları havarisi kesilenler nedense aynı tavrı başka  tenisçiler için göstermiyor. Örneğin aynı güruh, 1999 Roland Garros finalinde Fransız seyircisinin zorbalığına maruz kalan Martina Hingis'i şımarıklıkla suçluyor. Oysa Hingis, söz konusu maçta kimseye hakaret etmemiş, sadece bir hakem kararına yönelik itirazını fazla uzatmıştı. Üstelik itirazında haklı olduğu, televizyon kamerasından net bir şekilde görülüyordu. O hâlde neydi Hingis'i şımarık yapan? Güzelliği mi, yoksa o günkü rakibinin Steffi Graf olması mı?

 Demem o ki teniste cinsiyetçilik ve çifte standardın âlâsını bu kavramları ağızlarından düşürmeyenler yapıyor. Öyle ki güzel kadınlar hakkında çirkin ön yargılara sahip olan ve her daim güçlünün yanında duran bizzat kendileri.

9 Eylül 2018

Serena Hem Mağrur Hem De Mağdur


 Serena Williams, bana hep ülkemizdeki mevcut siyasi iktidarı hatırlatır. Bugün AKP Türkiye'de nasıl bir güce sahipse aynısı Serena için teniste geçerli. Ancak ikili arasındaki benzerlik bununla sınırlı kalmıyor. Nitekim Serena da tıpkı muktedirlerimiz gibi mağduriyet yaratma konusunda son derece mahir.

 Mağduriyet algısı, insanların büyük bir çoğunluğunun hassasiyet gösterdiği konular üzerinden yaratılır. Serena da bu iş için yıllarca kadın-erkek ve siyah-beyaz çelişkilerini kullandı. Serena'ya göre kadınlığı ve siyahiliği, ona hem kort içi hem de kort dışında istediği gibi davranma hakkını veriyordu, vermeliydi. Kendisinin cinsiyeti ve ten rengi, bugüne dek öznesi olduğu sayısız çirkinlik karşısında adeta bir koruma kalkanıydı.

 Kahramanımız ve 
ablası Venus, olaylı 2001 Indian Wells sonrası turnuvayı boykot etme kararı almış ve buna gerekçe olarak seyircilerin ırkçı saldırılarını göstermişlerdi. Oysa Indian Wells seyircilerinin Williamslara olan tepkisi asla ırkçı bir karakter taşımıyordu. Tepkinin nedeni, Venus'ün kardeşiyle oynayacağı yarı final maçının başlamasına sadece dört dakika kala turnuvadan çekilmiş olmasıydı. Bu son dakika sürprizi, dev maç için tribündeki yerlerini alan seyircileri doğal olarak öfkelendirmişti. Üstelik Elena Dementieva, söz konusu maçtan bir gün evvel "Williamsların maçlarında sonucu babaları Richard belirler." şeklinde bir açıklama yapmıştı. Ne var ki meselenin adı bir defa ırkçılık olarak konulunca geriye kalan her şeyin üstü örtüldü.

 Dün geceki Amerika Açık tek kadınlar finalini büyük bir rezalete çeviren Serena, dokuz yıl önceki turnuvada da kendisine ayak hatası çalan çizgi hakemini "Bu topu senin boğazına sokarım." diye tehdit etmişti. O gün Kim Clijsters kortta nasıl buz kestiyse dün de Naomi Osaka'nın suratında aynı ifade vardı. Japon tenisçiye kariyerinin en mutlu günü zehir edildi.

 Serena, finalin ardından çıktığı basın toplantısında yine kadınlığının arkasına sığındı. Turnuva esnasında Alize Cornet'ye yapılan açık seksizmi hatırlatarak üste çıkmaya çalıştı. Kendisini bir kez daha kadın haklarının yılmaz savunucusu olarak tanıttı. İşin kötüsü, buna inanan sadece kendisi değil. Zira kimi entellerimiz, daha önce Serena'yı eşitlik savaşçısı gibi gösteren pek çok yazı döşenmişti. Umarım dün gece yaşananlar herkesten çok onları utandırmıştır.

22 Ağustos 2018

Övünç ve Utanç!


 Türkiye'de tenisçi olmak Don Kişotluğun dik âlâsıdır. Bugün adlarını bildiğimiz Türk tenisçilerin hepsi, kariyerleri boyunca doğru dürüst destek almadan, tırnaklarıyla kazıyarak bulundukları konuma gelmişlerdir. Bu gerçek, son iki gündür kamuoyunu meşgul eden bir konuyla yeniden gün yüzüne çıktı.

 Selin Övünç 17 yaşında. TRT'de çalışan anne ve babasının başlangıçta tenisle hiçbir alakası yok. Ne var ki vakit geçirsin diye tenis kursuna yolladıkları kızları yeteneğiyle sivrilince iş değişiyor. Tenis, bir anda Övünç Ailesi'nin hayatındaki en önemli parçalardan biri hâline geliyor. Anne ve babası, Selin'i profesyonel tenisçi yapabilmek uğruna ellerinde ne varsa satıyor, bunların yetmediği yerde de kredi çekiyor. Bu sırada baba da lisanslı tenis antrenörü oluyor. Velhasıl ailesi, Selin için maddi ve manevi anlamda pek çok fedakarlıkta bulunuyor.

 Türk kamuoyu Selin'i iki gün evvel attığı bir tweet ile tanıdı. 17 yaşındaki tenisçi, söz konusu tweet'inde sponsor bulamadığı için sezonun son Grand Slam turnuvası olan Amerika Açık'tan çekilmek zorunda kaldığını yazıyordu. Yaşanan bu gelişmenin ardından gözler pek tabii ki Türkiye Tenis Federasyonu'na çevrildi. Zira henüz junior seviyesindeki bir tenisçiye ülke federasyonunun destek sağlaması gerekirdi.

 Federasyon, konuyla ilgili yaptığı açıklamada Selin'i şimdiye dek "Gençlik Olimpiyatı" kapsamında desteklediklerini ancak kendisi söz konusu organizasyona katılım hakkı elde edemeyince desteği kestiklerini duyurdu. Özrü kabahatinden beter bu açıklama insanın aklına şu soruları getiriyor Dünya tenisi için hiçbir kıymeti harbiyesi bulunmayan Gençlik Olimpiyatı hangi gerekçeyle tenisçiler için bir ödenek kriteri olabilir? Spor bakanlığı ve federasyon, tenisteki esas organizasyonların Grand Slam turnuvaları olduğundan bihaber mi, yoksa işin içinde başka hesaplar mı var?

 Ne hesabı diye soracak olanlara aynı federasyonun 
vaktiyle ülke tarihinin en kariyerli tenisçisi Marsel İlhan'ı sırf siyasi rant uğruna Wimbledon'dan feragat ettirerek Akdeniz Oyunları'nda yarıştırdığını hatırlatalım.

 Her şey bir tarafa, hâlihazırda Grand Slam oynayabilecek düzeydeki üç-beş tenisçisinden birine bile maddi destek sağlayamayan bir federasyon hangi yüzle tenisin zengin sporu olduğu yönündeki algıyı kırmaktan bahsedebilir? Siz herkesi kör, alemi sersem mi sanırsınız?